Müslümanlığı Seçenler

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 34
İslami Konular ve Dini Sohbet Bölümünden Müslümanlığı Seçenler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 37
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Reklam

    Bayan FATMA KAZUE

    Reklam



    Bayan FATMA KAZUE

    (Japon)
    İkinci Cihân Harbinden sonra, dînimize olan rağbetin gittikçe zayıflamakta olduğunu görüyordum. Japonlar, yavaş yavaş Amerikalıların hayat tarzına alışıyorlardı. Bu hayat tarzı, insanın dinle alâkasını azaltıyor, onu bir makina hâline sokuyordu. Fakat, böyle maddîleşen insanlarda bir büyük nâkısa vardır. Ben bu eksikliği his ediyordum. Ruhumda bir boşluk vardı. Bu hayat tarzından memnûn değildim. Fakat, noksan olan neydi, bunu anlamaya imkân bulamıyordum.
    Bir müddet kalmak için, Tokyoya gelen bir müslümanı ziyâret ettim. Onun din hakkındaki sözlerine ve ibâdet tarzına son derecede hayrân oldum. Ona birçok suâller sormaya başladım. Verdiği cevaplar, hem beni memnûn ediyor, hem de ruhumdaki boşluğu dolduruyordu. O, bir tek hâlık [yaratıcı] olduğunu, bu yaratıcının, saadet ve selâmet ile yaşamamız için neler yapmamız lâzım geldiğini bize bildirdiğini, kendisinin de, onun emirlerine uygun olarak yaşadığını anlattı. Bu sözler, benim üzerimde o kadar derin bir te'sîr yaptı ki, ben de onun dînini kabûl etmek istediğimi bildirdim ve onun rehberliği ile müslüman oldum. Müslüman olduktan sonra, yaratana bu kadar yakın olarak yaşamanın ne büyük bir saadet olduğunu kalbimde his etmeye başladım. Hayat tarzım değişti ve huzura kavuştum.
    Müslümanlığın hak din olduğunu anlamak için, birbirlerine selâm verişlerine dikkat etmek yeter. Biz birbirimize (Gün aydın) veya (geceler hayr olsun) der geçeriz. Bu kuru, maddî sözlerin yerine, müslümanlar birbirlerine, (Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühu) derler ki, bunun mânası, (Huzur ve selâmet, Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun)demektir. Bundan daha güzel bir söz, bir selâm tarzı düşünülebilir mi?Müslüman arkadaşım, bana müslümanların nelere îman ettiği, islâmiyetin hangi esaslara dayandığı ve nasıl ibâdet edildiği hakkında birçok kıymetli mâlûmat verdi. Bunlar çok sâde, çok mantıkî ve insânî idi. Gördüm ve inandım ki, İslâmiyet, temiz, sâde, mantıkî ve sulh içinde bir hayatı mümkün kılan bir dindir. Gerek şahsî, gerek ictimâ'î hayatta, insanların sulh ve sükûna kavuşabilmeleri için, bu dîne tâbi olmaları lâzımdır. Bunun için, kendim sulh ve selâmete kavuştuktan sonra, bütün âilem fertlerini, dostlarımı, ahbâblarımı müslüman olmaya kavuşturmak için çalışıyorum.



    Bu Yazı Bayan FATMA KAZUE İsimlidir

  2. 38
    Gölge Adam
    Usta Üye
    THOMAS İRVİNG

    (Kanadalı)
    Niçin müslüman olduğumu size bildirmek için, müslüman olmadan evvel ve müslüman olduktan sonra, neler his ettiğimi ve müslümanlık ile nasıl temâs edip, bundan nasıl feyz aldığımı anlatmam Îcap etmektedir. Her şeyden evvel, şunu bildireyim ki, binlerce Kanadalı ve Amerikalı, benim, müslüman olmadan evvel, düşündüğüm gibi düşünmekte, aynı noksanlığı duymakta, kendilerine hakîkî müslümanlığı öğretecek Ehl-i sünnet âlimlerini beklemektedir.
    Ben çocuk iken, dînim olan hıristiyanlığa iki elimle sarılmıştım. Çünkü din, benim için ruhî bir ihtiyaçtı. Fakat büyüdükçe, hıristiyanlıkta birçok noksanlıklar bulunduğunu görmeye başladım. Îsâ aleyhisselâmın hayatı ve Onun [hâşâ] Allahın oğlu olduğu hakkında verilen bilgiler, bana hurâfe, hayâlî şeyler gibi geliyordu. Çünkü aklım kabûl etmiyordu. Kendi kendime, (Eğer hıristiyanlık, hak din ise, niçin dünyada hıristiyan olmayan birçok insan var?Niçin yahudilerle hıristiyanların esas din kitapları birbirinin aynı iken, diğer husûslarda birbirlerinden ayrılmışlar?Hıristiyan olmıyanlar, başka hiç bir kabahat işlemedikleri hâlde, niçin mahv ve perîşân olacaklar?Birçok milletler, niçin hemen hıristiyan olmuyorlar?) gibi suâller soruyordum.
    Bu esnâda Hindistânda vazîfe görmüş olan bir misyonere tesâdüf ettim. O bana, (Müslümanlar çok inatçıdır. Ne kadar uğraşsam, onları aslâ hıristiyan yapamıyorum. Onlar hakîkî dînin hıristiyanlık değil, müslümanlık olduğunu ileri sürüyor ve dinlerini değiştirmek için yaptığım bütün gayretlerim netîcesiz kalıyor) diye dert yandı. Bu sözler, müslümanlık hakkında duyduğum ilk tarif oldu. İçimde, hem müslümanlığa karşı bir merak, hem de dinlerine bu kadar sâdık olan müslümanlara karşı büyük bir takdîr hissi uyandı. (Şu müslümanlığı biraz yakından tedkîk edeyim) dedim. Üniversitede (Şark Edebiyatı) derslerini tâkîbe başladım. Şarklıların, bizim inandığımız (üç tanrı) akîdesini red ederek, akl-ı selîme tam muvâfık olan (Tek Allah) akîdesini kabûl ettiklerini gördüm. Îsâ aleyhisselâm, kendi dînini neşrederken muhakkak, bir tek Allahdan ve kendisinin yalnız Onun bir kulu ve Peygamberi olduğundan bahs etmişti. Onun bahs ettiği Allah, muhakkak, merhametli bir Allah olmalıydı. Hâlbuki, bu güzel ve doğru îman, birtakım mânasız efsâneler, sonradan eklenen hurâfeler, puta tapanların hıristiyanlığa soktuğu bid'atler arasında gayb olup gitmiş, merhametli ve müşfik tek Allah yerine, kendisine ancak râhibler vâsıtası ile erişilebilinen, insanları daha doğarken günahkâr halk eden bir üçlü tanrı zuhûr etmişti. O hâlde, sâf ve temiz (tek Allah) akîdesini insanlara tekrar telkîn için yeni bir dîne, yeni bir Peygambere lüzûm vardı. Avrupa, o sıralarda yarı barbar bir hâldeydi. Bir taraftan vahşî kavmler memleketleri isti'lâ ediyor, bir taraftan ufak bir zümre, din perdesi altında, her türlü kötülüğü, fenalığı yapıyordu. İşte insanlık böyle feci bir hâlde iken ve tamamiyle putperestliğe ve dinsizliğe dönmüşken, Îsâ aleyhisselâmdan [tarihçilere göre] yedi asır sonra, şarkta Allahü teâlânın son Peygamberi Muhammed zuhûr ederek, insanlara hakîkî Allahın hakîkî dînini telkîne başladı ki, bu dînin esasını, tek hâlıka îman etmek teşkîl ediyordu.
    Ben bunları okuyup öğrenince, Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin, Allahü teâlânın son ve hakîkî Peygamberi olduğuna inandım. Çünkü:
    1)Yukarıda da söylediğim gibi, insanların yeni bir Peygambere ihtiyaçları vardı.
    2)Benim, Allahü teâlâ hakkındaki bütün düşüncelerim, bu büyük Peygamberin neşrettiği dîne tamamen uyuyordu.
    3) Kur'an-ı kerimin Allahü teâlânın kelâmı olduğunu, onu okuduğum zaman hemen his etmiştim. Kur'an-ı kerimin bildirdikleri ile Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin hadis-i şerifleri [sözleri] beni her cihetten tatmîn ediyor, ruhumu huzura kavuşturuyordu. İşte, bunun için müslüman oldum.
    Emîn olunuz ki, yukarıda da beyan ettiğim gibi, binlerce Amerikalı ve Kanadalı, hıristiyanlıktaki noksanları ve yanlışlıkları benim gibi his etmektedir. Amma ne çâre ki, onlar benim gibi İslâm dînine tâm nüfûz etmek imkânını bulamamışlardır ve bir rehbere muhtaçdırlar.
    İslâmiyete böylece îman ettikten sonra, müslümanlık hakkında neşredilmiş olan kitapları tedkîk etmeye başladım. Bu husûsta, burada tavsiye edebileceğim birkaç eserden bahs etmek isterim. Hindli bir hayr sahibi bana Q. A. Jairazby H. W. Lovlegroveun (What is İslâm = İslâm nedir) adlı kitabını yolladı. Bu kitabı bilhâssa tavsiye ederim. İçinde çok sâde, çok pratik ve çok doğru bilgiler vardır. Bu kitap, İslâmı en iyi tarif eden bir kitaptır. Bunun bütün dünyaya dağıtılması, İslâmiyetin intişârı cihetinden çok faydalı olur. Bundan sonra, Maulvi Muhammed Alînin İngilizce Kur'an-ı kerim tercümesini okudum ve beğendim. Bunlardan başka, daha bazı kitapları da okudum ve İslâmiyet hakkında neşriyat yapan mecmû'aları da ihmâl etmedim. Montrealda islâmiyet hakkında neşrolunmuş birçok Fransızca eserler buldum. Bunların bir kısmı İslâmiyetin lehinde, bir kısmı ise aleyhinde yazılmıştı. Fakat aleyhde yazılı eserlerde bile, İslâmın büyüklüğü gizlenemiyordu. Bunlar bile, bu dînin hak din olduğunu bana bir kere daha isbât ediyordu.

    TENBÎH: (Herkese Lâzım Olan Îman) kitabını hazırlayan biz, İhlâs Anonim Şirketi, İslâm dînini doğru olarak öğrenmek istiyen temiz insanlara hizmet etmek için, İngilizce, Fransızca, Almanca ve daha başka dillerde kitaplar hazırladık. Bunların hepsi büyük ve hakîkî islâm âlimlerinin eserlerinden toplanan bilgilerden meydana gelmiştir. Bu kitapların ismleri, bazı kitaplarımızın sonunda bildirilmiştir. Adresi, kitabımızın başında yazılı olan (Hakîkat Kitabevi)nden, mektûbla isteyenlere hemen gönderilmektedir. Bu kitapları dikkat ile okuyan insâflı her insanın islâm dînine samîmî olarak îman edeceğine ve seve seve müslüman olacağına inanıyoruz. Çünkü İslâm dîni, akl-ı selîm sahiplerinin kabûl edeceği akîdelerden ve ahkâmdan ibârettir. Akl-ı sakîm sahipleri, ruhları hasta olanlar, nefslerine düşkün olanlar, yalnız kendi çıkarlarını düşünenler, İslâm dînini idrâk ve takdîr edemez.

  3. 39
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Prof. Dr. ABDÜLKERÎM GERMANUS

    (Macar)
    (Prof. Dr. Germanus, Budapeşte Üniversitesinde “Şark ilimleri” profesörü olup, bütün dünyaca meşhûrdur. Kendisi Birinci ve İkinci Cihân Harbleri esnâsında Hindistânı gezmiş ve bir müddet Tagorenin idare ettiği (Şanti Naketen) Üniversitesinde hocalık yapmıştır. Bundan sonra, Delhîye gelmiş ve (Câmia-i Milliyye)de müslüman olmuştur. Prof. Germanus bilhâssa Türk lisanı ve Türk edebiyatı üzerinde büyük bir nüfûz sahibi [otorite] kabûl edilmektedir. )
    Daha yeni delikanlı olmuştum. Yarı çocuk sayılırdım. Yağmurlu birgün, elime eski bir resimli dergi geçti. Bunda uzak memleketlere âid resimler bulunuyordu. Sayfaları kaydsızca çevirirken, birdenbire bir resime gözlerim takıldı. Bu resimde birtakım tek katlı küçük evler, bunların etrâfında, içinde güller bulunan bahçeler vardı. Evlerin damları üzerinde bizim bilmediğimiz biçimde birtakım güzel elbiseler giymiş insanlar oturuyor ve bir yarım ayın ancak aydınlattığı alaca karanlık sema altında kendileri ile sohbet eden birisini dikkat ile dinliyorlardı. İnsanlar, elbiseler, evler, bahçeler Avrupadakilerden tamamen farklı idi. Resim altında bulunan ifâdeden anlaşıldığına göre, bu resim, Arabistânda, küçük bir şehirde, bir meddâhı dinleyen Arabları gösteriyordu. Ben, o zaman onaltı yaşındaydım. Macaristanda, koltuğa kurulmuş bir üniversite talebesi Macar olarak, bu resime baktıkça, kendimi sanki orada, o Arabların yanında, meddâhın tatlı ve gür sadâsını duyuyor, bundan zevk alıyordum. Bu resim, hayatıma bir istikâmet verdi. Hemen Türkçe öğrenmeye başladım. Çünkü artık şark ile alâkam hâsıl olmuştu. Türkçe öğrendikçe, farkına vardım ki, Türk dilinde Türkçe kelimeler azdır ve Türkçenin şiiri, Fârisî, nesri ise, Arabî ile takviye edilmiştir. O hâlde şarkı iyice anlamak için, bu iki dili de öğrenmek Îcap ediyordu. İlk Üniversite tâtîlinde Macaristana en yakın olan Bosnaya gitmeye karar verdim. Hemen yola çıktım. Bosnaya gelince, bir otele iner inmez (Buradaki müslümanlar nerede bulunur?) diye sordum. Bana bir yer tarif ettiler. Oraya gittim. Türkçeyi daha ancak yarım yamalak biliyordum. Acaba Türklerle anlaşabilecek miydim?Müslümanlar, kendi mahallelerinde, bir kahvede toplanmışlar, keyf çatıyorlardı. Bunlar şalvarlı, bellerinde kuşak ve kuşağın içinde parlak kınlı hançerler bulunan ciddî sûretli, iri yarı insanlardı. Başlarındaki sarıklar ve geniş şalvarları ile hançerleri, onlara biraz acâib bir görünüş veriyordu. Ben, biraz mahcûb, biraz korkak bir hâlde kahveden içeri girerek, bir köşeye büzüldüm. Biraz sonra, onların kendi aralarında gizli gizli hafîf sesle konuştuklarını ve gözleri ile bana işaret ettiklerini gördüm. Muhakkak benden bahs ediyorlardı. Aklıma, Macaristanda işittiğim ve müslümanların hıristiyanları nasıl öldürdüklerini anlatan hikâyeler geldi. (Şimdi yerlerinden kalkacaklar, hançerlerini çekerek beni boğazlıyacaklar) diye düşünüyor, buraya geldiğime bin kere pişman oluyordum. Nasıl firâr edeceğim diye plânlar yapıyor, fakat, korkudan yerimden kımıldayamıyordum. Birkaç dakika sonra, garson bana güzel kokulu bir fincan kahve getirdi. İşâretle, bunun bana kendilerinden, o kadar korktuğum müslümanlardan ikrâm edildiğini bildirdi. Korka korka onlara baktığım zaman, onlardan biri samîmî ve tatlı bir gülümseme ile bana bakarak selâm verdi. Ben de korkudan titreyen dudaklarımla gülümsemeye çalışarak selâmına mukâbele ettim. Benim düşman zannettiğim bu adamlar, yerlerinden kalkarak yanıma geldiler.
    Kalbim hâlâ şiddet ile çarpıyor, (şimdi bana saldıracaklar) diye bekliyordum. Hâlbuki, hepsi dostça etrâfıma dizildiler. Tekrar selâm verdiler. Biri sigara uzattı. Sigarayı yakarken, kibritin verdiği ışıkta, uzaktan vahşî görünen bu adamların yüzlerinde çok mübârek bir ifâde olduğunu hayret ile gördüm. Korkum biraz zâil oldu. Pek noksan Türkçem ile onlarla konuşmaya gayret ettim. Daha ağzımdan ilk Türkçe kelimeler çıkarken, onların yüz ifâdeleri büsbütün güzelleşti. Artık dost olmuştuk. Hançerle saldıracak zannettiğim kimseler, beni evlerine dâvet ettiler. Birçok ikrâmlarda bulundular. Bana şefkat ellerini uzattılar. Onlar yalnız benim istirâhatımı, iyiliğimi istiyorlardı. İşte müslümanlarla ilk muârefem [tanışmam], böyle oldu. Ondan sonra, birçok hâdiseler birbirlerini tâkîb etti. Her yeni hâdise, gözümde başka bir perdeyi açtı. İslâm memleketlerini birer birer ziyâret ettim. Bir müddet, İstanbul Üniversitesinde okudum. Anadolunun ve Sûriyenin güzel yerlerini ziyâret ettim. Bu arada Türkçeden başka, Arabî ve Fârisî de öğrenmiş olduğumdan, Budapeşte Üniversitesi beni (İslâm Eserlerini Araştırma) Enstitüsüne profesör olarak tâyîn etti. Üniversitede asırlardan beri toplanmış birçok eski eserleri buldum. Bunları incelemeye başladım. Pekçok güzel şeyler öğrendim. Bu esnâda, İslâm dîni hakkında da bilgiler topluyordum. Bunları inceledikce, İslâmiyet kalbime nüfûz ediyor ve ben okuduğum kitapların [bunların arasında özellikle Kur'an-ı kerim ile Hadis-i şerif kitaplarının] te'sîri altında kalıyordum. Nihâyet, tekrar şarka giderek bu sefer islâm dînini çok yakından tedkîk etmeye karar verdim. Bu seferki seyâhatim, beni Hindistâna götürdü. Ruhum boştu. Ruhum susamıştı. Delhîye geldiğim gece, rü'yâmda Muhammed bana göründü. Üzerinde sâde, fakat çok kıymetli bir elbise vardı. Bu elbiselerden bana doğru, çok güzel bir koku geliyordu. Kibâr, çok güzel, sevimli, parlak yüzü ve nûr saçan tatlı gözleri karşısında, dilsiz kalmıştım. Bana çok tatlı, fakat emredici bir sesle ve arabî olarak, (Neden üzülüyorsun?Önündeki yolu artık biliyorsun. Doğru yolun hangisi olduğunu seçecek bir seviyeye vardın. Hiç durma ve hemen o yola gir!) buyurdu. Bütün vücûdüm titriyordu. Kendisine arabî olarak, (Yâ Resûlallah ! Sen Allahın Peygamberisin! Ben artık buna inandım. Fakat acaba müslüman olursam huzura kavuşacak mıyım?Sen çok büyük bir varlıksın!Sen, bütün düşmanlarını yendin ve dâimâ doğru yolu gösterdin!Fakat, ben zevallı, âciz bir kul, göstereceğin yolda bulunabilecek miyim?) dedim. Muhammed ciddî ciddî bana baktı ve yavaş yavaş Kur'an-ı kerimden meâl-i şerifi, (Biz dünyayı size bir mesken, dağları da dayanak olarak yaratmadık mı?Sizleri çift olarak dünyaya getirdik ve size dinlenmek için, uyku nîmetini verdik) olan, Nebe' sûresinin yedi, sekiz, dokuz ve onuncu âyetlerini okudu. Bunları söylerken, ağzından çıkan kelimeler, gümüş çıngırakların sesi gibi, tatlı tatlı çınlıyordu. Kan ter içinde kalmıştım. (Allahım, ben artık uyuyamıyorum, etrâfımda bulunan ve kalın örtüler içinde saklı duran muammaları [anlaşılmaz şeyleri] çözemiyorum. Yâ Resûlallah, yâ Muhammed! Bana yardım et, beni aydınlat!) diye bağırmaya başladım. Bir yandan da, o büyük Peygambere eziyyet vermekten korkuyordum. Buğazımdan anlıyamadığım sadâlar çıkıyor, çırpınıyordum. Nihâyet, kendimi bir boşluğa yuvarlanıyormuş gibi his ettim ve tere batmış bir hâlde uyandım. Kalbim şiddet ile atıyor, kulaklarım çınlıyordu.
    Cuma günü, Delhîde Şâh cihân câmiinde şöyle bir hâdise oldu. Sarı saçlı, donuk beyaz yüzlü yabancı bir genç, bazı yaşlı müslümanların arasında câmiye giriyordu. Bu bendim. Üzerimde bir Hindli elbisesi vardı. Yalnız, göğsüme bana İstanbulda verilen bir altın madalyayı takmıştım. Câmideki müslümanlar, bana hayret ile nazar ediyorlardı. Ben ve arkadaşlarım minberin yakînine vâsıl olduk. Biraz sonra, ezan sesi duyulmaya başladı. Câmiin içinde bulunan yaklaşık 4000 kişinin, sanki bir ordu gibi sür'at ile bir hizâya geldiğini gördüm. Namaz başlamıştı. Ben de onlarla berâber namaza durdum. Bu benim için unutulmaz bir ân idi. Namaz bitip hutbe de okunduktan sonra, Abdülhay beni elimden tutarak minbere götürdü. Minbere giderken, yere bağdaş kurmuş olanlara çarpmamak için, son derece dikkat ediyordum. Nihâyet minberin yakînine vâsıl oldum ve merdivenlerini çıkmaya başladım. Daha ilk adımlarımı attığım zaman, beyaz sarıklar altında bulunan birçok yüzlerin, tarla içindeki papatyalar gibi, bana çevrildiğini görüyordum. Minber etrâfında toplanmış olan ulemâ bana teşvîk edici nazarlarla bakıyorlardı. Onların bu bakışı, lâzım olan kuvveti bana veriyordu. Minbere çıktım. Etrâfıma baktım. Önümde muazzam bir insan denizi vardı. Herkes başını kaldırmış, dikkat ile beni dinliyordu. Ağır ağır ve arabî olarak söze başladım. (Ey burada hazır bulunan çok muhterem insanlar!Ben buraya uzak bir memleketten, orada öğrenemiyeceğim şeyleri öğrenmek için geldim. Burada maksadıma kavuştum ve ruhum huzur ile doldu. ) Sonra, onlara, tarihte islâmiyetin aldığı mevki', Allahü teâlânın, büyük Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın elinde muhtelif mucizeler yarattığını, bugün islâm devletleri, eski kudretlerini gayb etmişlerse, bunun sebebinin, müslümanların, dinlerine, Îcap eden ri'âyeti göstermemeleri olduğunu anlattım. Bazı müslümanların, çok kere insanın kendi başına birşey yapamıyacağını, bunun için, çalışmaya lüzûm olmadığını, çünkü her şeyin Allahü teâlâdan geldiğini, insanın bunu değiştiremiyeceğini söylediklerini, hâlbuki, Kur'an-ı kerimde, Allahü teâlânın (İnsanlar kendilerini düzeltmedikce, hiçbir şeyin düzelmiyeceğini ve kendileri gayret etmezlerse, hiçbir şeyi başaramıyacaklarını), (Çalışanlara yardım edeceğini) beyan buyurduğunu ilâve ettim. Kur'an-ı kerimde, insanların dâimâ çalışması, âciz kalmaması hakkında yazılı olan âyet-i kerimeleri ele alarak, bunları birer birer îzâh ettim. Nihâyet, muhtasar bir duâ yaparak minberden indim.
    Minberi terk ederken, gök gürültüsü gibi, bir “ALLAHÜ EKBER!”! sesi câmii çınlattı. Büyük bir heyecan içindeydim. Etrâfımı göremiyordum. Refîkım Aslanın beni kolumdan tutarak sür'at ile câmiden çıkardığının farkına vardım. (Neden böyle acele ediyoruz?) diye sordum. (Arkana bak!) dedi. Başımı arkaya çevirdim. Aman Allahım, bütün cemaat arkamdan koşarak bana yetişmeye çalışıyordu. Yanıma geldiler. Bir kısmı boynuma sarılarak beni kucaklıyor, bir kısmı ise, elimi öpmeye çalışıyordu. Başka bir kısmı, onlara duâ etmemi taleb ediyordu. (Allahım, benim gibi çok âciz bir kulun, onların gözünde âlî bir insan olarak görünmesine müsâade etme!) diye yalvarıyordum. O kadar mahcûb olmuştum ki, kendimi bu temiz müslümanların malını çalmış veya onlara hıyânet etmiş zannediyordum. İşte o gün anladım ki, halkın beğendiği bir politikacının eline muazzam bir kuvvet geçiyor!Eğer böyle bir politikacı, halkın ona verdiği kuvveti fena kullanırsa, memleket harap olur. O gün, bütün müslüman kardeşlerime, çok âciz bir kul olduğumu söyliyerek evime döndüm. Fakat onların dostluğu, sevgisi, bana karşı gösterdikleri hürmet, haftalarca devam etti. Bana, o kadar büyük bir sevgi gösterdiler ki, bunun te'sîri, hayatımın sonuna kadar bana kâfî gelecektir.

  4. 40
    Gölge Adam
    Usta Üye
    İBRÂHÎM VOO

    (Malayalı) Ben, müslüman olmadan evvel katolik bir hıristiyandım. Misyonerler beni katolik yapmıştı. Fakat, bu dîne bir türlü ısınamıyordum. Çünkü, râhibler, üç Allaha inanmaklığımı istiyorlar ve sonra İşâ-i rabbânîyi yâni [Îsâ aleyhisselâmın etinin ekmek ve kanının şarap olduğunu temsîl eden âyini] ve kudsî ekmeğe tapmak mecbûriyetini emrediyorlardı. Papanın, günahsız olduğunu ve o ne derse yapmak Îcap ettiğini ve buna benzer aklın kabûl etmediği birçok şeyleri öğretiyorlar, bunlara inanılmazsa, insanın mahv ve perîşân olacağını söylüyorlardı. Râhiblerden, söyledikleri şeylerin ne demek olduğunu soruyor, onlardan aklımın kabûl edeceği bir îzâh bekliyordum. Fakat hiç biri, bu husûsta tafsîlat veremiyor, (Bunlar kudsî sırlardır. Kimsenin aklı ermez) demekle iktifâ ediyorlardı. Bir insan aklı ermediği bir şeyi nasıl kabûl ederdi ?Ben yavaş yavaş bu işte bir sakatlık olduğunu, hıristiyanlığın doğru bir din olmadığını düşünüyor ve ondan büsbütün nefret ediyordum. Hele, râhiblere başka bir dinden, meselâ islâmiyetten bahs edilse, hemen ifrit kesiliyorlar, (Muhammed bir yalancıdır. İslâm uydurma bir dindir) diye bar-bar bağırıyorlardı. (Peki, bu din, niçin yalancı bir dindir?) diye sorduğum zaman, buna da bir cevap veremiyorlar, kekeliyorlardı. Onların bu hâli, beni islâm dînini yakından tedkîk etmeye sevk etti. Malayada bulunan müslümanlarla temâs ettim. Onlardan dinleri hakkında bilgi taleb eyledim. Bunlar râhiblere hiç benzemiyordu. Bana islâmiyet hakkında çok güzel mâlûmat verdiler. Şunu da sözlerime ilâve edeyim ki, başlangıçta kendileri ile adamakıllı münâkaşa ettim. Fakat onlar, benim bütün suâllerime o kadar inandırıcı cevaplar verdiler, bunları o kadar metânet ve sabrla karşıladılar ki, yavaş yavaş gözümün önünde bir perde açıldığını, içime büyük bir huzur ve ferahlık geldiğini his ediyordum. Birçok hurâfelerle dolu olan hıristiyanlığın tam aksine, bu dinde herşey akla uygun, mantıkî ve fikrî idi. Müslümanlar tek bir hâlıka [yaratıcıya] inanıyorlardı. Bu büyük yaratıcı, insanların günahkâr olduğunu söylemiyor, onlara nîmetini bol bol ihsân ediyordu. Verdiği emirler arasında, benim anlamadığım tek şey yoktu. İbâdetleri, sırf Allahü teâlâya hamd etmek içindi. Onlar muhtelif resmlere, işaretlere tapmıyorlardı. Kudsî kitapları olan Kur'an-ı kerimin her âyetinin lezzetini ruhumda duyuyordum. İbâdet için muhakkak bir mâbete gitmek mecbûriyeti yoktu. İnsan, evinde yâhut herhangi bir yerde ibâdet edebilirdi. Bütün bunlar, o kadar güzel, doğru ve insânî şeylerdi ki, ben artık, hakîkî Allah dîninin, müslümanlık olduğunu kabûl ettim ve seve seve müslüman oldum.

  5. 41
    Gölge Adam
    Usta Üye
    İSMÂ'ÎL WİESLEW ZEJİLERSKİ

    (Polonyalı)
    1900 senesinde Polonyada Krokov şehrinde doğdum. Âilem Polonyanın ismi tarihe geçen meşhûr bir âilesidir. Babam tam bir ateist [dinsiz] idi. Fakat, buna rağmen çocuklarının katolik terbiyesi almasına izin vermişti. Polonyada çok katolik vardı. Annem de koyu bir katolik olduğundan, bizim de katolik olarak yetişmemizi istiyordu. Ben, dîne karşı büyük bir saygı sahibi idim. Gerek ferdin, gerek cem'ıyyetin hayatında dînin en mühim bir rehber olduğuna inanıyordum.
    Bizim âile, sık sık yabancılarla görüşürdü. Babam gençliğinde, çok seyâhatlar yapmış ve birçok ecnebî ahbâblar te'mîn etmişti. Bundan dolayı biz, diğer ırklara, medeniyetlere, dinlere karşı bir saygı besliyorduk. Kimseyi kimseden ayırmaz, her millete, her ırka, kısaca her insana karşı hürmet duyardık. Ben kendimi Polonyalı değil, dünya vatandaşı sayardım.
    Âilemin dünya işlerinde düşüncesi, tam (orta yolu tutmak) fikrine dayanıyordu. Babam, hiçbir iş görme âdeti olmıyan aristokrat [imtiyazlı] bir sınıftan gelmiş olmasına rağmen, tenbelliği, işsizliği hiç sevmez, herkesin muhakkak bir işi olmasını tavsiye ederdi. Diktatörlüğün tamamiyle aleyhinde idi. Fakat, dünyada kurulmuş olan nizâmı ve intizâmı bozacak bir sosyal inkılâbı [devrimi] da aslâ kabûl etmiyordu. Eski zamanın getirdiği âdetlere büyük bir saygısı vardı. Bunların bozulmasını istemiyordu. Kısaca, babam kurûn-u vüstânın [Orta çağın] modernleşmiş ve orta yoldan yürüyen bir şövalyesi idi. Babamın bana verdiği hür terbiye, beni bir müdekkık [araştırmacı] yapmış, sosyal mes'eleleri araştırmaya başlamıştım. Dünyada çözülmesi lâzım birçok sosyal, siyâsî, ekonomik problemler vardı. Bunları çözmek ve doğru yolu bulmak için ne yapmak gerekiyordu?Görüyordum ki, insanlar bu işlerde birbirinden çok uzak iki cebheye ayrılmıştı. Bir tarafta kapitalizm, diğer tarafta komünizm. Bir tarafta baskı ve terör, diğer tarafta tamamen başıboşluk. Hâlbuki, insanların rahat ve huzur içinde yaşaması için, bu iki cebhenin bir anlaşmaya varması ve orta bir yol bulması Îcap ediyordu. Benim kanaatime göre insan cemiyeti, hür, fakat disiplinli, bugünkü hayat şartlarına uygun, fakat eski âdetlere de saygılı bir esasa dayanmak zorunda idi. (Tam orta yolda yürümek) prensiplerine uygun olarak yetiştirilen, benim gibi bir insanın böyle düşünmesi gayet tabî'î idi. Bize (İlerlemiş muhâfazakârlar = Progressive Traditionalist) adını koymuşlardı.
    Onaltı yaşına bastığım zaman, (Acaba katolik dîni, bu esası kuramaz mı?) diye düşünmeye başladım. Bunun için, katolik dînini daha yakından inceledim. O zaman, kilisede bana telkîn edilen akîdelerin bazısının, bir türlü aklıma yatmadığını gördüm. Bunların en başında üç tanrı mes'elesi geliyordu. Sonra İşâ-i rabbânî [Îsâ aleyhisselâmın etinin ekmeğe, kanının şarapa dönmesi] inancı, Allahü teâlâya duâ ederken, muhakkak araya bir papaz koymak mecbûriyeti ve bizim gibi bir insan olan Papanın, günahsız olduğu iddiâsı, yâni ona bir nev' tanrılık verilmesi, birtakım işaret, resim ve heykellere, ibtidâî insanlar gibi tapılması, birtakım garîb hareketler yapılması, beni yavaş yavaş hıristiyanlıktan nefret duymaya sevk etti. Bu dînin insânlığı felaketlerden halâs etmesi şöyle dursun, esası çürük ve hiçbir kıymeti olmıyan bâtıl bir inanış olduğunu düşünmeye başladım. Artık dîne karşı tamamen kayıdsız kaldım.
    İkinci Cihân Harbinden sonra, içimde tekrar bir dîne inanma ihtiyacı duydum. Farkına vardım ki, insanlık hiçbir zaman dinsiz kalamaz. İnsanların ruhu dîne muhtacdır. Din, en büyük rehber, en derin tesellî menbâ'ıdır. Dinsiz insan mahv olmaya mahkûmdur. İnsanlara en büyük fenalık, dinsizlikten gelmektedir. Tâm ve mükemmel bir cemiyet hayatı yaşayabilmek için, insanların birbirine bağlanması, doğru yolda yürümesi, ancak din sâyesinde mümkindir. Şunun da farkına vardım ki, bugünkü mütekâmil bir insan, bugünün hayat şartlarına, ilmin bugün eriştiği dereceye uymıyan, yalnız birtakım garîb fikirlerden ibâret olan ve akl-ı selîme uygun gelmiyen bir dîni de kabûl edemez. Hıristiyanlık dîni böyle idi. Acaba diğer dinler nasıldır diye merak ederek, dünyada bulunan bütün dinleri tedkîk etmeye karar verdim. Amerikalı Quakerlerin dînini, Unitarianları, hattâ Behâîleri bile tedkîk ettim. Fakat bunların hiçbiri, beni tamamiyle tatmîn etmedi.
    Nihâyet İslâmiyeti keşf ettim. Elime Esperanto lisanında yazılmış (İslâmo Esperantiste Regardata) isminde bir kitap geçti. Bu kitabı, müslüman bir İngiliz olan, İsmâ'îl Colin Evans neşretmişti. İşte bu kitap, beni 1949 senesinde, müslümanlığa götüren rehber oldu. Onu okudum. Kâhirede (Dâr-ut-teblîg-ul-islâm) teşkilâtına mürâceat ettim ve onlardan müslümanlık hakkında mâlûmat istedim. Oradan bana gönderilen, gene Esperanto dilinde yazılmış (İslâmo Chies Religio) isminde bir kitap, benim îmanımı tamamladı ve müslüman oldum.
    Müslümanlık, çocukluktan beri taşıdığım düşünce, arzu ve temennîlerime tam cevap vermektedir. İslâmiyette hem hürriyet, hem de disiplin vardır. İslâmiyet, Allahü teâlâya karşı olan vazîfelerimizi sayarken, dünyada da rahat ve huzur içinde yaşamak için lâzım olan şeyleri bildirir. İslâmiyet, bütün insanlar için, hattâ her canlı için, haklar tanır. İctimâ'î mes'elelerde, islâmiyet en mühim problemleri en doğru tarzda çözmüştür. Ben bir sosyolog olarak, islâmiyetteki (zekât) ve (Hac) vazîfelerinin büyüklüğüne ve mükemmelliğine hayrân kaldım. Kendisine, dünya malından fazla pay verilmiş kimsenin, malının belli bir kısmını fakirlere dağıtması [zekât] ve zengin, fakir, büyük rütbeli, küçük rütbeli, yaşlı, genç, tüccâr, esnâf, asker, bütün müslümanların bir araya gelerek yanyana Allahü teâlâya ibâdet etmeleri ve birbirini tanımaları [cemaat ile namaz ve hac], bugün sosyal ilimlerin erişmek istediği ve bir türlü vâsıl olamadıkları yüksek gayelere, islâm dîninin çoktan vardığını göstermektedir. İslâm dîni bu sâyede, kapitalizm ile komünizm arasında en mükemmel vasat yolu göstermiş, bütün insanların arzuladığı husûsları te'mîn etmiştir. İslâmiyet, hangi ırk, hangi milliyyet, hangi sosyal derece, hangi renkten ve dilden olursa olsun, dünyadaki bütün insanları bir araya getirebilen, onlara aynı hakları veren, servet farkını, ictimâ'î [sosyal] yardımı ayarlayan, aynı zamanda onlara Allah korkusunu da aşılayarak, maddî ve mânevi disiplini sağlıyan muazzam bir dindir. İslâmiyette tenkid edilen poligami [yâni teaddüd-i zevcât, birkaç kadınla evlenmek] bile, insanların biyolojik ihtiyacına göre bildirilmiş bir keyfiyyet olup, hiç bir zaman tek kadınla yaşamayan katoliklerin, iki yüzlü monogamisinden [tek kadınla evlenmek] daha dürüst bir hükmdür. Son söz olarak, Allahü teâlâya, bana doğru yolu gösterdiği ve beni kendi rızasına kavuşturan hak yola kavuşturduğu için hamd-ü senâ ederim.

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 34
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi