Müslümanlığı Seçenler

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 ... Sonuncu8Sonuncu9
İslami Konular ve Dini Sohbet Bölümünden Müslümanlığı Seçenler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Reklam

    Müslümanlığı Seçenler

    Reklam



    Müslümanlığı Seçenler

    Forum Alev
    Başka dinden oldukları hâlde islâmiyeti kabûl eden muhtelif ırk, memleket, kavm, renk ve meslekten kırkiki [42] zata, bazı mecmû'a veya cem'ıyyetler veya kendi arkadaşları tarafından sorulan (Niçin Müslüman Oldunuz?)(Müslümanlıkta en çok beğendiğiniz husûslar nelerdir?)suâllerine; bunlar gayet açık ve samîmî olarak cevap vermişlerdir. Bu zevât, uzun uzadıya düşündükten ve islâm dînini çok dikkat ile inceledikten sonra, müslüman olmaya karar vermişlerdir. Onların, birer vesika [belge] olan bu cevaplarını, muhtelif kitap ve mecmû'alardan alarak ve Türkçeye tercüme ederek yazıyoruz. Bu cevaplardan alınacak çok ibretler vardır ve bunları okuyanlar, dînimizin ulviyyetini bir kere daha kalblerinde his edeceklerdir.
    Bu vesikalar, yeni müslüman kardeşlerimizin bağlı bulundukları memleketlere göre, alfabe sırası ile sıralanmıştır. Bu memleketler şunlardır: Almanya, Amerika, Avusturya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsvec, Japonya, Kanada, Macaristan, Malaya, Polonya, Srilanka, Zengibar.



  2. 2
    Gölge Adam
    Usta Üye

    Muhammed Emîn Hobohn

    Reklam



    MUHAMMED EMÎN HOBOHN

    (Alman)
    Muhammed Emîn Hobohn, hem bir diplomat, hem de bir misyonerdir. İctimâ'î [sosyal] mes'eleler ile meşgûl olmuş bir ilim ve din adamıdır.
    Avrupalılar niçin dinlerini terk ederek müslüman oluyorlar?Bunun birçok sebepleri vardır. Bunların başında (Hak)gelmektedir. İslâm dîninin esas kâideleri o kadar mantıkî, o kadar doğru ve dürüsttür ki, dinde hakkı, hakîkati arayan aklı başında, okumuş bir insanın bunları kabûl etmemesi imkânsızdır. Meselâ, islâm dîni, bir tek mâbut bulunduğunu bildirir. İnsanların akl-ı selîmine (sağduyusuna) hitâb ederek, onları birçok hurâfelere inandırmaya tenezzül etmez. İslâm dîni, dünyadaki bütün insanların, hangi ırktan gelirse gelsin, hepsinin Allahü teâlânın kulu olarak birbirlerine müsâvî, birbirinin benzeri olduğunu bildirir. Biz almanlar, esasen Allahü teâlânın bize kuvvet ve kudret veren, ruhumuzu kemâle erdiren büyük bir hâlık [yaratıcı] olduğuna inanırız. Allah mefhûmu bizim içimize emniyyet ve huzur getirir. Fakat hıristiyan dîni, bu huzuru verememektedir. Yalnız İslâm dîni Allahü teâlânın büyüklüğünü bize öğretmekte, aynı zamanda öldükten sonra insan ruhunun nereye gideceği hakkında bize rehber olmaktadır. İslâm dîni, yalnız dünyada değil, âhirette de bize yol göstermektedir. Âhirette rahat etmek için dünyada ne yapmak lâzım olduğunu, çok açık ve mantıkî bir tarzda öğretmektedir. Allahü teâlânın, âhirette, insanlardan dünyada yaptıkları işler hakkında âdilâne hesap soracağını bilmek, onları dünyada doğru ve dürüst hareket etmeye sevk eder. Bunun için hakîkî müslümanlar, dünyada iyice düşünmeden ve yapacakları işin hakîkaten hayrlı olduğuna inanmadan hiç bir iş yapmazlar. Böylece, bu büyük din, hiç bir dünyevî polis teşkîlâtının yapamıyacağı bir şekilde, insanları teftîş [kontrol] etmekte ve onların dâimâ doğru yolda kalmalarını te'mîn etmektedir.
    İslâm dîninin Avrupalılar tarafından seçilmesinin başka bir sebebi de, ibâdet şeklidir. Namaz, insanlara dâimâ zamanında iş yapmağı, oruç ise, irâdesini kuvvetlendirmeyi öğretir. Hayatta başarı için, (Zamanında iş yapmak ve irâdesine hâkim olmak) kadar önemli başka ne vardır?Büyük adamlar ancak bu iki âmil sâyesinde muvaffak olmuşlardır. Şimdi, islâm dîninin en güzel bir noktasına geliyorum:İslâmiyet insanlara ahlâkî ve insânî husûsları gayet mantıkî bir tarzda öğretirken, onları hiç bir zaman yapamıyacakları işlere zorlamamıştır. Aksine, onlara iyi ve rahat yaşamak için birçok imkânlar tanımıştır. Allahü teâlâ, insanların rahat ve mes'ûd yaşamasını istemektedir. Bunun için, insanların günah işlememesini emreder. Müslümanlar, kendilerinin dâimâ Allahü teâlânın huzurunda olduklarına inanır. Günah işlememeye çalışırlar. Gerek diğer dinlerde ve gerek Avrupada kurulan nizâmlarda, bu kadar güzel, bu kadar faydalı bir kâide yoktur. Ben, dünyada birçok yerlerde ve muhîtlerde, diplomat ve misyoner olarak bulundum. Diğer dinleri, ictimâ'î nizâmları dikkat ile inceledim. İslâmiyet kadar doğru, islâmiyet kadar mükemmel, ne bir din, ne de ictimâ'î bir nizâm gördüm. Komünizm, insanlara ilk bakışta doğru bir düşünüş gibi görünmektedir. Bunun gibi, dünya işlerinde en büyük idare şekli olduğu zannedilen garbdaki demokrasi ve nazilikte de, bazı doğru noktalar vardır. Fakat bunların hiç biri tam değildir. Hepsinde birçok noksanlar vardır. Tam ve kusursuz olan ancak İslâm dînidir. İnsanları yükseltecek olan âmil, Avrupalıların buluşu olan ictimâ'î düşünceler değil, ancak ve ancak İslâm dînidir. Bunun için, her akl-ı selîm (sağduyu) sahibi, kâmil bir insan hiç tereddüdsüz islâmiyeti kabûl eder. Ben de böyle yaptım. Müslümanlık nazariyyât dîni değil, amelî [pratik] bir dindir. İslâmiyet, insanın rahîm ve gafûr (merhametli ve affedici) olan ve doğru yolu gösteren Allahü teâlâya, kendini teslim etmesi demektir. Bundan daha güzel ne olabilir?







  3. 3
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Dr. HÂMİD MARCUS

    (Alman)
    Dr. Marcus tanınmış bir fikir adamı ve yazar olup, Berlinde Moslemische Revue adlı mecmû'ayı kurmuştur.
    Daha çocukken müslümanlığı merak etmiş ve islâmiyet hakkında mâlûmat [bilgi] toplamaya başlamıştım. Doğduğum şehrin kütübhânesinde 1164 [m. 1750] senesinde basılmış eski bir Kur'an-ı kerim tercümesi buldum. Rivayete göre, Goethe de, islâm dînini incelerken aynı Kur'an-ı kerim tercümesini okumuş ve ondan sonra, bu kitaba karşı olan hayrânlığını izhâr etmişti. Kur'an-ı kerimi okudukca, onun gayet mantıkî olan ve aynı zamanda insanın ruhuna kadar işliyen câzibeli ifâdesi bana çok te'sîr etti. İslâmiyetin koyduğu esasların ne kadar doğru, ne kadar faydalı olduğunu, islâmiyet ile şereflenen milletlerin, az zaman içerisinde, tam bir medeniyete kavuşması, açıkça isbât ediyordu.
    Kendi memleketimden ayrılıp, Berline geldiğim zaman, orada müslümanlarla dost oldum ve onlarla birlikte İslâm merkezi [misyonu] âzalarının vermekte oldukları, çok ilgi çekici ve öğretici konferansları, büyük bir dikkat ile tâkîb ettim. İslâm merkezinin âzaları ile daha fazla temâs etmeye ve islâm dînini daha yakından incelemeye başladım. Bir müddet sonra, bu dînin benim aradığım ve düşündüğüm hak din olduğuna tamamiyle inanarak müslümanlığı kabûl ettim.
    İslâm dîninde, Allah birdir ve tek hâlıka [yaratıcıya] inanmak, islâmın en kudsî akîdesidir. İslâm dîninde akla sığmaz, inanılması mümkün olmıyan hiç bir akîde yoktur. Allahü teâlâdan başka, hiç bir yaratıcı yoktur. İslâmiyette, modern ilimlere uymıyan, onlara zıd hiçbir nokta bulamazsınız. emir ve telkîn ettiği bütün husûslar, tamamiyle mantıkî ve faydalıdır. İslâmiyette, diğer dinlerde olduğu gibi, îman ile mantık arasında hiç bir ayrılık yoktur. Bunun için, benim gibi, tabî'î ilimlerle hayat boyu uğraşmış bir kimsenin, bu uğraşmalardan elde ettiği ilmî sonuçlara tam uyan islâm dînini, bunlara hiç uymıyan diğer dinlere tercîh etmesinden daha tabî'î ne olabilir?
    İkinci bir sebep olarak, şunu da ilâve edeyim ki, diğer dinler, yalnız Mâneviyata hitâb eden birtakım garîb, abes fikirlerle doludur. Bunların hakîkî hayat ile hiç bir ilgisi yoktur. Hâlbuki islâm dîni, insanın hayatta ne yapması Îcap ettiğini de öğreten, amelî bir dindir. İslâm dîninin emirleri, insana yalnız âhirette değil, aynı zamanda dünyada da doğru yolu gösterir, fakat hiç bir zaman onun hürriyetini sınırlamaz. Senelerden beri müslüman olarak dînimi incelemeye devam ediyorum. Her defasında onun en mükemmel olduğunu görerek, ruh rahatlığına kavuşuyorum. İslâmiyet, şahsiyyet ile cemiyet hayatı arasında, ne güzel bir yoldur! İslâmiyet, bu iki ayrı hayatı tanzîm etmektedir. İslâmiyet, tamamiyle âdil ve ancak insanların iyiliğini isteyen bir dindir. Dünyada, ne gibi ictimâ'î bir cereyan olursa olsun, bunun bütün iyi tarafları islâm dîninde vardır.







  4. 4
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Bayan ÂMİNE MOSLER

    Niçin müslüman oldum?
    Oğlumun, bana sorduğu birçok suâllere cevap veremiyordum. O bana: (Anne, Allah niçin üç dâne?) diye soruyor, kendim de üç tanrıya inanmadığım için, ona inandırıcı bir cevap veremiyordum. Nihâyet 1346 [m. 1928] senesinde yaşı artık oldukça ilerlemiş olan oğlum, birgün gözleri yaşlı olarak bana geldi, (Anne, ben müslümanlığı tedkîk ettim. Onlar bir tek mâbuta [yaratıcıya] inanıyorlar. Onların dîni, en doğru din. Ben de müslüman olmaya karar verdim. Sen de bana katıl!)diye yalvarmaya başladı. Onun ricâsı üzerine, ben de islâm dînini incelemeye başladım. Berlin câmiine gittim. Câmiin imamı beni çok iyi kabûl etti ve bana müslümanlığın esaslarını anlattı. O anlattıkca, sözlerinin ne kadar doğru, ne kadar mantıkî olduğunu görüyordum. Artık ben de, oğlum gibi islâm dîninin en doğru bir din olduğuna inanmaya başlamıştım. Herşeyden evvel, daha genç yaşta iken bile, bir türlü anlayamadığım, aklımın bir türlü kabûl etmediği üçlü tanrıyı müslümanlık red ediyordu. Müslümanlığı iyice inceledikten sonra, günah çıkarmanın, Papayı günah işlemez mâsum bir varlık olarak tanımanın, vaftiz yâni günah izâlesinin ve buna benzer birçok merâsimin ne kadar mânasız olduğunu anladım ve bütün bunları red ederek seve seve müslüman oldum.
    Bütün ecdadım koyu hıristiyandı. Ben bir katolik manastırında büyütüldüm. Tamamen hıristiyan terbiyesi aldım. Fakat, aldığım bu dînî terbiye, beni Allahü teâlâya götürecek hak dîni seçmeme yardım etti. Çünkü, terbiyem esnâsında bana öğretilen bütün iyi şeyleri, hıristiyanlıkta değil, müslümanlıkta buldum. Müslümanlığı kabûl etmekliğim benim için büyük bir tâlih eseridir. Bugün ben bir büyük anneyim. Torunum müslüman olarak doğduğundan dolayı bahtiyârım. Biliyorum ki, Allahü teâlâ, doğru yola koyduklarına dâimâ rehberlik eder.

  5. 5
    Gölge Adam
    Usta Üye
    MUHAMMED ALEXANDER RUSSEL WEBB

    (Amerikalı)
    (Muhammed Alexander Russel Webb, 1262 [m. 1846] senesinde Amerikada Hudson şehrinde doğdu. New-York üniversitesinde okudu. Kısa zamanda çok sevilen ve çok takdîr edilen bir fıkra muharriri oldu. (St. Joseph Gazett) ve (Missouri Republican) ismlerinde mecmû'alar neşretti. 1887 tarihinde Filipinlerde Amerika konsolosu oldu. Müslüman olduktan sonra kendini tamamiyle İslâmiyeti neşretmeye vakf etti ve Amerikadaki teşkilâtın başına geçti. 1335 [m. 1916] senesinde vefât etti. )
    Bana, ehâlîsinin pek çoğu hıristiyan olan Amerikada doğan, büyüyünceye kadar mütemâdiyen hıristiyan papazların yaptıkları vaazları, daha doğrusu saçmalıkları dinliyen, benim gibi bir insanın, niçin dînini değiştirerek müslüman olduğunu soranlar çok oldu. Ben de onlara, müslümanlığı niçin hayat rehberi olarak seçtiğimi, kısaca şöyle anlattım:Müslüman oldum! Çünkü, yaptığım incelemeler, araştırmalar, insanların ruhî ihtiyaçlarının, ancak müslümanlığın koyduğu sağlam esaslarla te'mîn edileceğini gösterdi. Ben daha çocukken bile, hıristiyanlığa bir türlü iki elle sarılamamıştım. Yirmi yaşıma geldiğim ve artık reşîd olduğum zaman, kilisenin herşeyi günah sayan, garîb [mistik] ve can sıkıcı terbiyesine tamamen isyân etmiştim. Yavaş yavaş kiliseden ayrıldım ve bir daha dönmedim. Benim araştırıcı ve mütecessis bir ahlâkım [karakterim] vardı. Her şeyin sebebini ve maksadını arıyordum. Bunlar için mantıkî cevaplar bekliyordum. Hâlbuki, râhiblerin ve diğer hıristiyan din adamlarının bana verdiği cevaplar, beni tatmîn etmiyordu. Onlar, çok kereler suâllerime tatmîn edici cevaplar verecekleri yerde, (Bunları biz anlıyamayız. Bunlar ilâhî sırlardır) diyorlar veya (Bunu bizim aklımız kavramaz)gibi kaçamaklı bir cevap veriyorlardı. Bunun üzerine, bir yandan şark dinlerini, diğer taraftan meşhûr filozofların eserlerini incelemeye karar verdim. Filozoflardan Mill, Locke, Kant, Hegel, Fichte, Huxleyin ve diğerlerinin eserlerini okudum. Bu filozofların eserlerinde, hep protoplazmadan, atomlardan, moleküllerden, dâneciklerden bahs olunuyor, fakat (İnsanın ruhu ne oluyor, öldükten sonra nereye gidiyor, bu dünyada ruhun nasıl terbiye edilebileceği) hakkında bir fikir bulunmuyordu. Hâlbuki islâm dîni, insanın bedeni yanında, ruhu ile de meşgûl oluyor ve bizi aydınlatıyordu. Bunun içindir ki, ben, ne yolumu şaşırdığımdan, ne de hıristiyanlara kızdığımdan veya ânî bir karara kapıldığımdan dolayı değil, tam aksine inceden inceye tedkîk ettikten, büyüklüğünü, ulviyyetini, ciddiyyetini, mükemmelliğini iyice anladıktan sonra müslüman oldum. İslâmiyette esas, Allahü teâlânın var ve bir olduğuna inanmak, Ona kendini teslim etmek ve Ona ibâdet ederek lutflarına Şükretmektir. İslâmiyet, bütün insanlara kardeşliği, iyiliği, sevgiyi emreder. Onlardan ruh, beden, dil ve amel [iş] temizliği ister. İslâm dîni, şimdiye kadar insanların bildiği dinlerin muhakkak en mükemmeli, en üstünü ve sonuncusudur.

  6. 6
    Gölge Adam
    Usta Üye
    5 Albay DONALD ROCKWELL
    (Amerikalı)
    Müslümanlığı niçin kabûl ettim?
    Müslümanlığın çok mantıkî ve sâde oluşu, câmilerin insanı kendine çeken câzibesi, bu dîne mensûb olanların, dinlerine büyük bir ciddiyyet ve muhabbet ile bağlanmış olması, bütün dünyada müslümanların günde beş defa aynı saatte büyük bir saygı ve ihlâs ile secdeye kapanışı, benim üzerimde çoktan beri, büyük bir te'sîr yapmıştı. Fakat bunlar, benim müslüman olmaklığım için kâfî gelmedi. Ben ancak, İslâm dînini iyice tedkîkten ve onda güzel, faydalı birçok husûslar bulduktan sonra müslüman oldum. Hayata ciddiyyet, fakat aynı zamanda tatlılıkla bağlı olmak [ki Muhammed aleyhisselâmın kendi hareket tarzıdır], işlerde müşâvere etmek, insanlara dâimâ merhamet ve şefkat ile muamele etmek, yoksullara yardım etmek, ilk defa olarak kadınlara da mâl sahibi olma hakkını vermek gibi, o zamana göre en muazzam medenî inkılâblar, Muhammed aleyhisselâmın kısa ve vecîz sözleriyle ne güzel ifâde edilmiştir! Muhammed aleyhisselâm aynı zamanda (Allahü teâlâya tevekkül, itimat et, fakat deveni bağlamağı unutma!) sözleri ile insanlara, Allahü teâlânın kullarından evvelâ, her türlü tedbîre başvurmalarını, Îcap edeni yapmalarını ve ancak ondan sonra, Allahü teâlâya tevekkül etmelerini emrettiğini bildirmektedir. O hâlde, Avrupalıların iddiâ ettiği gibi, islâm dîni, hiç bir iş yapmadan, her şeyi Allahü teâlâdan bekleyen miskînlerin dîni değildir. İslâm dîni, herkese, önce elinden gelen her şeyi yapmasını ve ancak ondan sonra Allahü teâlâya tevekkül etmesini emreder.
    İslâm dîninin, diğer dinlerdeki insanlara karşı gösterdiği adalet de, benim üzerimde çok büyük bir te'sîr yapmıştı. Muhammed aleyhisselâm, müslümanların hıristiyanlara ve yahudilere karşı iyi muamele etmelerini emrediyor. Kur'an-ı kerim ise, Âdem aleyhisselâmdan başlıyarak, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın Peygamberliğini kabûl ediyordu. Bu, hiç bir başka dinde olmayan bir yüce sadâkat, büyük hakşînaslıktır. Diğer dinlere inananlar, islâmiyet hakkında, akla gelmez fena şeyler söylerken, müslümanlar bunlara karşı kibarca mukâbele ediyorlar.
    İslâmiyetin en güzel husûsiyyetlerinden biri de, onun kendini putlardan tamamiyle kurtarmış olmasıdır. Hıristiyanlıkta hâlâ resmlere, heykellere, işaretlere tapılırken, islâmiyette hiç böyle bir şey yoktur. Bu da, islâmiyetin ne kadar saf, ne kadar temiz olduğunu gösteriyor.
    Allahü teâlânın resûlü olan Muhammed aleyhisselâmın, sözleri ve öğrettiği husûslar, hiçbir değişiklik yapılmadan günümüze kadar gelmiştir. Allah kelâmı olan Kur'an-ı kerim ise, vahy olunduğu gibi aynen muhâfaza edilmiş ve Muhammed aleyhisselâm zamanındaki berraklığını aslâ gayb etmemiştir. Hıristiyanların, Îsâ aleyhisselâmın dînine yaptıkları gibi, İslâm dînine birçok yalan yanlış hurâfeler, efsâneler karıştırılmamıştır.
    Beni müslüman olmaya götüren sebeplerden sonuncusu, islâmiyette bulduğum metânet ve irâde gücü oldu. İslâmiyette yalnız ruhun değil, aynı zamanda bedenin de temiz olması emrediliyordu. Yemek yirken, tıka basa mi'deyi doldurmamak, senede bir ay oruç tutmak, her şeyde ölçülü hareket etmek, harcama yaparken, ne fazla, ne eksik sarf etmek gibi. Değil bugün, yarın da, bütün insanlara rehberlik edecek husûslar, insanlara en güzel bir tarzda telkîn olunuyordu. Ben, müslüman memleketlerinin hemen hepsini ziyâret ettim. İstanbulda, Şâmda, Kudüste, Kâhirede, Cezâyirde, Fasta ve sâir müslüman şehirlerinde, bütün hakîkî müslümanların bu kâidelere riâyet ettiklerini ve bundan dolayı hayatta huzura kavuştuklarını bizâtihi gördüm. Onların, Allahü teâlânın yoluna girmek için süslere, resmlere, heykellere, mumlara, müziğe ve benzeri şeylere ihtiyaçları yoktu. Allahü teâlânın kulu olduklarını his etmeleri ve kendilerini ona teslim etmeleri, onlara en büyük mânevi huzur ve saadeti, lezzeti veriyordu.
    İslâm dînindeki hürriyet ve müsâvât [eşitlik], beni dâimâ kendine çekmiştir. Müslümanlar arasında, en yüksek bir mevkı' sahibi ile en fakir bir kimse, Allahü teâlânın huzurunda müsâvîdir ve birbirinin kardeşi sayılır. Câmide, müslümanlar yan yana ibâdet ederler. Mevkı' sahibi olanlar için ayrılmış, özel yerler yoktur.
    Müslümanlar, Allahü teâlâ ile kul arasında hiç bir kimsenin bulunmadığına îman ederler. Müslümanlıkta ibâdet, Allahü teâlâ ile kul arasında yapılır. Günahlarını affettirmek için, din adamlarına baş vurmazlar. Her müslüman kendi hareketinden, ancak kendisi mes'ûldür.
    Müslümanlar arasındaki kardeşlik, bana hayatta çok kereler yardımcı oldu. Bu din kardeşliği de, beni müslümanlığa götüren âmillerden biridir. Nereye gitsem, bir müslüman kardeşimin bana yardım edeceğini ve üzüntülerimi benimle paylaşacağını biliyorum. Dünyada, ırk, renk ve siyâsî düşünceleri birbirinden farklı olan bütün müslümanlar, birbirinin kardeşidir ve birbirlerine yardım etmeyi kendilerine borç bilirler
    İşte, beni müslüman yapan sebepler bunlardır. Acaba bunlardan daha güzel ve ulvî [yüce] bir sebep düşünülebilir mi?

  7. 7
    Gölge Adam
    Usta Üye
    SALÂHADDÎN BOART

    (Amerikalı)
    1338 [m. 1920] senesinde, bir doktoru ziyâret için mu'âyenehânesine gittiğim zaman, bekleme odasında, Londrada çıkan (Orient Review) ve (African Times) mecmû'alarını görmüştüm. Bu mecmû'ayı karıştırırken okuduğum: (Ancak bir tek Allah vardır) cümlesi, benim üzerimde çok derin bir te'sîr yaptı. Çünkü hıristiyanlık dîninde, tâm üç dâne tanrı vardı ve aklımız kabûl etmediği hâlde, buna inanmak zorundaydık. Bu (Ancak bir tek Allah vardır)ibâresi, bu tarihten îtibaren aklımdan çıkmaz oldu. Bu kudsî ve ulvî îtikat, müslümanların kalblerinde taşıdıkları, behâ biçilmez bir hazînedir.
    Artık islâmiyete alâkam arttı. Bir müddet sonra müslüman olmaya karar vermiştim. Müslüman olduktan sonra, Salâhaddîn ismini aldım. Müslümanlığın en doğru din olduğuna inanıyordum. Zîrâ müslümanlık, Allahü teâlânın hiç bir şerîki olmadığını ve bir günahın ancak Allah tarafından affedilebileceğini esas olarak kabûl etmektedir. Bu îman, tabî'at kanûnlarına ne kadar uygundur! Tarlada, çiftlikte, köyde, şehirde, okulda, hükûmette, devlette, kısaca her yerde, bir tek baş vardır. İkilik dâimâ ayrılığa sebep olmuştur.
    İslâm dîninin en doğru din olduğunu bana gösteren ikinci delîl, islâmiyetten evvel, tamamen vahşî bir tarzda yaşayan arabların, islâm dîni sâyesinde, çok kısa bir zaman içerisinde, dünyanın en medenî, en kudretli bir devleti hâline gelmeleri ve insan sevgisini Arab çöllerinden, tâ İspanyaya kadar götürebilmeleridir. Müslüman Arablar, İspanyayı bir çöl hâlinde buldular. Onu, kısa zamanda, bir gül bahçesi hâline getirdiler. John W. Draper gibi dürüst bir tarihçi, (1226 [m. 1811]-1299 [m. 1882]) (The Intellectual Development of Europe=Avrupanın mânevi tekâmülü) adındaki eserinde, islâmın asrî medeniyetin teessüsünde oynadığı son derece büyük ve mühim te'sîri anlatmakta, (Hıristiyan tarihçiler islâmiyete olan kinlerinden dolayı, bu hakîkati gizlemeye çalışmakta, Avrupanın müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu, bir türlü itiraf edememektedirler) demektedir.
    Aşağıda, müslümanların İspanyayı nasıl buldukları hakkında Draperin yazılarını aynen naklediyorum:
    (O zamanki Avrupalılar tamamîle barbardı. Hıristiyanlık, onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Onlara hâlâ vahşî nazariyle bakmak gerekirdi. Pislik içinde yaşarlardı. Kafaları, hurâfelerle doluydu. Doğru dürüst düşünmek hâssasına bile mâlik değildiler. Âdî kulübelerde yaşarlardı. Eğer kulübenin zemîninde veya duvarlarında bir hasır örtüsü varsa, bu büyük bir zenginlik işareti sayılırdı. Yidikleri, yabânî fasülye, havuç gibi sebzeler, bazı otlar, hattâ bâzan ağaç kabuklarıydı. Elbise olarak, uzun müddet dayandığı için dabağlanmamış hayvan postları kullanıyorlar ve bunun için çok pis kokuyorlardı.
    Müslümanlar, onlara her şeyden önce temizliği öğrettiler. Müslümanlar, günde beş defa yıkanıyorlardı. Onların da günde hiç olmazsa bir kere yıkanmasını sağladılar. Sonra, onların üzerinden pis kokulu, parça parça olmuş, bitlerle dolmuş olan hayvan derilerini çıkarıp atarak, onlara güzel kumaşlardan, renkli ipliklerden örülerek yapılmış olan kendi elbiselerinden verdiler. Onlara yemek pişirmesini, yemek yimesini öğrettiler. İspanyada evler, konaklar, saraylar inşâ ettiler. Mektepler, hastahâneler kurdular. Üniversiteler te'sîs ettiler. Bu üniversiteler, bütün dünyaya bir nûr kaynağı oldu. Her tarafta bahçeler yetiştirdiler. Memleket, güllük gülistanlık oldu. Vahşî Avrupalılar, bütün bunları ağzı açık, şaşkınlık ve takdîrle gördüler ve yavaş yavaş medenî olmaya başladılar. )
    Böyle vahşî insanları terbiyeye muvaffak olan, onlara medeniyet ruhunu aşılayan, onları karanlıktan, cehâletten, hurâfelerden kurtaran müslüman arablar, bu akla sığmaz muazzam işi ancak islâm dîni sâyesinde yapabildiler. Çünkü islâm dîni, en doğru dindir. Allahü teâlâ muvaffak olmaları için, onlara yardım ediyordu.
    Allahü teâlânın emri ile Muhammed aleyhisselâmın teblîg ve neşreylediği islâm dîni ve Allahü teâlânın kelâmı olan Kur'an-ı kerim, dünya tarihini değiştirmiş ve onu karanlıktan kurtarmıştır. Eğer islâm dîni olmasaydı, insanlık bugünkü medeniyet derecesine, ilim ve fende bugünkü seviyesine erişemezdi. Müslümanların gözünde ilmin çok yüksek bir yeri vardır. Muhammed aleyhisselâm, (İlm Çinde de olsa, onu alınız) buyurmaktadır. İşte seve seve kabûl ettiğim islâm dîni böyle bir dindir.

  8. 8
    Gölge Adam
    Usta Üye
    THOMAS MUHAMMED CLAYTON

    (Amerikalı)
    Tam öğle olmak üzereydi. Sıcaktan bunalmış, tozlu yoldan geçerken, bir aralık kulağımıza kendine mahsûs bir güzelliği olan, bir ses gelmeye başladı. Bu ses, etrâfımızdaki bütün boşluğu sanki dolduruyordu. Bir ağaç topluluğunu geçince, önümüze insana hayret verici bir manzara çıktı. Âdetâ gözlerimize inanamıyorduk. Tahtadan yapılmış ufak bir kule üzerine çıkmış, tertemiz cübbeli ve beyaz sarıklı yaşlı bir Arab ezan okuyordu. Ezanı okurken kendinden geçmiş, sanki dünyadan tamamen ayrılarak, hâlıkının, sahibinin huzuruna çıkmıştı. Bu yüce manzara karşısında, biz de sanki hipnotize olmuş gibi durakladık ve yavaş yavaş yere oturduk. Kulağımıza gelen seslerin ve sözlerin mânasını anlamıyor, fakat onun te'sîri altında kalıyor ve ruhumuzda bir başkalık, bir ferahlık his ediyorduk. Sonradan öğrendik ki, Arabın söylediği tatlı sözlerin mânası şu idi: (Allahü teâlâ en büyüktür. Allahü teâlâdan başka ilâh, mâbut yoktur). Birdenbire, etrâfımızda birçok insanlar belirdi. Hâlbuki, biz o zamana kadar etrâfımızda kimseyi görmemiştik. Nereden çıktıklarını, nereden geldiklerini bilmediğimiz bu insanların yüzünde büyük bir hürmet ve muhabbet ifâdesi vardı. İçlerinde her yaştan, her sınıftan insan bulunuyordu. Elbiseleri başka, yürüyüşleri başka, görünüşleri başka idi. Fakat, hepsinin yüzünde aynı ciddî ifâde, büyük vekar ve aynı melâhat [sevimlilik] vardı. Gelenlerin miktârı artıyor ve biz, gâlibâ bunların arkası bir türlü kesilmeyecek diye düşünüyorduk. Nihâyet gelenler toplandı. Hepsi ayakkabılarını ve takunyalarını çıkararak saf saf dizildiler. Saflar kurulurken safa girenler arasında hiç bir fark gözetilmediğini büyük bir hayret ile görüyorduk. Beyaz insanlar, sarı insanlar, siyah insanlar, zengin insanlar, fakir insanlar, tüccarlar, memurlar, işçiler, hiç bir ırk veya rütbe farkı gözetilmeksizin yanyana geliyor ve birlikte ibâdet ediyorlardı.
    Ben, birbirinden bu kadar farklı insanın, kardeşçe yanyana gelmelerine, hayrân olmuştum. Bu, ilk gördüğüm ulvî manzara üzerinden, şimdi üç sene geçti. Bu arada ben de, insanları bu kadar birbirine yaklaştıran bu ulvî din hakkında, bilgi toplamaya başlamıştım. Müslümanlık hakkında edindiğim bilgiler, beni bu dîne büsbütün yaklaştırdı. Müslümanlar, bir tek Allaha inanıyor, hıristiyanların telkîn ettikleri gibi, insanların günah içinde doğmadığını söylüyorlardı. Onları, yalnız Allahü teâlânın kulu olarak kabûl ediyor, onlara karşı büyük bir şefkat gösteriyor, doğru yolda oldukları müddetçe, onların rahat, huzur ve saadet içinde yaşamalarını arzuluyordu. Hıristiyanlıkta, akıldan geçen fena bir düşünce bile günah sayıldığı hâlde, müslümanlar ancak Allahü teâlâya isyânı ve kullara karşı yapılan bir kötülüğü günah sayıyor, insanı düşüncesinde tamamiyle serbest bırakıyordu. İslâm dîni, (İnsan, ancak yaptığı işten mes'ûldür) diyordu.
    İşte, yukarıda sıraladığım bu sebeplerden dolayı, seve seve müslümanlığı kabûl ettim. Aradan üç sene geçtiği hâlde, bazı geceler rü'yamda o Arab müezzinin hazîn ve te'sîrli sesini duyar ve her taraftan koşup gelen türlü türlü insanların saf saf dizildiğini görürüm. Allahü teâlâya ibâdet etmek için, aralarında hiç bir fark gözetmeksizin birlikte secdeye kapanan bu insanlar, muhakkak ki, samîmî olarak Allahü teâlâya ibâdet etmektedirler.

    Hak teâlâ, intikâmını yine kul ile alır.
    bilmiyen (ilm-i ledünnî) anı kul yaptı sanır.
    Cümle eşya Hâlıkındır, kul elîle işlenir. emr-i Bârî olmayınca, sanma bir çöp deprenir!

  9. 9
    Gölge Adam
    Usta Üye
    DEVIS WARRINGTON

    (Avusturyalı)
    Korkunç bir kıştan sonra, ilkbehârın tatlı ve ılık eli, soğuk toprak tabakasına nasıl te'sîr ederse, islâmiyet de bana öyle te'sîr etti. Kalbimi ısıttı ve bana yeni ve güzel bir ilim elbisesi giydirdi. İslâmiyetin öğrettiği şeyler, ne kadar güzel, ne kadar doğru ve mantıkîdir! (Allahü teâlâ birdir ve Muhammed aleyhisselâm Onun resûlüdür) sözü ne kadar açık, ne kadar doğru ve güzeldir! Hıristiyanların inanılması mümkün olmayan, anlaşılmaz (Baba, Oğul ve Ruh-ul-kuds) inancına benzer mi?Hıristiyanların insanı ürküten, onu korkutan, fakat hiçbir zaman onu tatmîn etmeyen akîdeleri yanında, bu sâde ve mantıkî îman, insanı kendisine cezb ediyor. İslâmiyet, hiç değişmemiş ilâhî bir dindir. Aradan asırlar geçmesine rağmen, bugün için de, yarın için de, insanın maddî ve mânevi bütün ihtiyaçlarını karşılar. Meselâ, insanların eşit olduğunu, Allahü teâlâ indinde aralarında bir rütbe veya mevki' farkı bulunmadığını, islâmiyet gayet açık bir tarzda beyan eder ve bunları dünya hayatında da tatbîk eder. Aynı husûsları iddiâ eden hıristiyan kilisesinde, birbirinden rütbece farklı papalar, arşevekler, evekler, piskoposlar ve daha bir sürü din adamları vardır. Bunlar, Allahü teâlâ ile kul arasına girerler ve kendi şahsî çıkarları için, Allahü teâlânın ismini kullanırlar. Hâlbuki, islâmiyette, Allahü teâlâ ile kul arasına kimse giremez. Allahü teâlâ, emirlerini, Kur'an-ı kerim vâsıtası ile kullarına teblîg eder. Size, aşağıda, Allahü teâlânın bir emrinden bahs edeceğim. Bu bir misâldir. Bu misâl, emirlerin ne kadar sâde ve açık ve ne kadar güzel olduğunu gösterir: Bekara sûresinin ikiyüzaltmış yedinci âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Doğru, helâl yoldan kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden yetiştirdiğimiz mahsûllerden ve meyvelerden infâk edin [verin!]. İğrenerek, alamıyacağınız pis şeylerden infâk etmeyin. Biliniz ki, Allahü teâlânın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur ve tâm hamde lâyık olan Odur) buyurulmuştur. Kur'an-ı kerimin bu derin ve güzel emirlerini okuyup öğrendikçe, ruhum ferah buldu ve seve seve müslüman oldum.

  10. 10
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Bayan CECILLA CANNOLY [REŞÎDE]

    (Avusturyalı)
    Niçin müslüman oldum?
    Size çok samîmî olarak söyleyebilirim ki, ben farkına varmadan müslüman olmuştum. Çünkü, daha genç yaşta iken bağlı olduğum hıristiyan dînine karşı, zerre kadar itimadım kalmamış, hıristiyanlıktan soğumaya başlamıştım. Ben, dinde birçok şeyleri bilmek ve anlamak istiyordum. Bana öğretilmeye çalışılan îtikatları, körü körüne kabûl etmek taraftârı değildim. Neden üç tanrımız vardı?Neden dünyaya hepimiz günahkâr olarak gelmiştik ve kefaret vermeye mecbûrduk?Neden ancak râhib vâsıtası ile Allahü teâlâya yalvarıyorduk?Sonra bize gösterilen türlü türlü işaretlerin, anlatılan türlü türlü mucizelerin ne mânası vardı?Ben bunları ders veren râhiblere sorduğum zaman, onlar kızıyor, (Kilisenin sana öğrettiği şeylerin aslını sen soramazsın. Bunlar gizlidir. Sen yalnız inanmakla mükellefsin) diyorlardı, ama buna da benim aklım ermiyordu. İnsan, anlamadığı, aslını bilmediği bir şeye nasıl inanır?Fakat, o zamanlar ben düşüncelerimi açıktan açığa söylemeye cesaret edemiyordum. Ben emînim ki, kendilerini hıristiyan sayan pek çok insan, tıpkı bizim gibi düşünmekte ve kendilerine verilen dînî bilgilerin çoğuna inanmamakta, fakat bunu açıklamaktan da korkmaktadırlar.
    Nihâyet daha yaşlanınca, bana üç tanrıya tapmağı emreden hıristiyan kilisesinden uzaklaşarak, (Tek bir Allaha ibâdet etmeyi öğreten başka bir din var mıdır?)diye aramaya başladım. Çünkü bütün vicdânım, Mâneviyatım, ancak bir tek Allahın mevcut olabileceğini bildiriyordu. Sonra etrâfıma bakınca, papazların bize öğretmeye kalktıkları o anlaşılmaz mucizelerin, kerâmetlerin, o azîzlerin başlarından geçtiğini söyledikleri garîb hikâyelerin, ne kadar mânasız olduğunu hâdiseler bana gösteriyordu. Dünyadaki her şey, insanlar, hayvanlar, ormanlar, dağlar, denizler, ağaçlar, çiçekler, bunları bir büyük hâlıkın [yaratıcının] yarattığını göstermiyor muydu?Yeni doğan bir bebek, bir mucize değil miydi?Hâlbuki kilise, her yeni doğanın, günahla örtülü bir zevallı olduğunu telkîne çalışıyordu. Hayır, bu olamazdı. Bu yalandı. Her doğan çocuk, Allahü teâlânın günahsız bir kulu, bir mahlûku idi. Bir mucize idi ve ben ancak tek Allaha, Onun yarattığı mucizelere inanıyordum.
    Dünyada hiç bir şey günahla dolu, kirli ve çirkin değildi. Ben böyle düşünürken, birgün kızım islâmiyet hakkında yazılmış bir Kitapla eve geldi. Ana kız oturup, bu kitabı büyük bir dikkat ile okuduk. Aman Allahım, bu kitap tâm bizim düşündüklerimiz gibi söylüyordu. İslâmiyet, ancak bir tek Allahın bulunduğunu bildiriyor, insanların mâsum varlıklar olarak dünyaya geldiğini haber veriyordu. Ben o zamana kadar islâmiyet hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Mektepte, islâmiyet bir alay mevzû'u idi. Bize, bu dînin yapma, saçma ve uyuşturucu olduğu, müslümanların Cehenneme gidecekleri öğretilirdi. Bu kitabı okuduktan sonra, beni bir düşünce aldı. İslâmiyet hakkında, biraz daha bilgi sahibi olmak için, bulunduğum şehirde müslümanları aradım. Bulduğum müslümanlar, benim gözümü açtılar. Sorduğum suâllere o kadar mantıkî cevaplar verdiler ki, artık bu dînin bizim papazların dediği gibi uydurma bir din değil, Allahü teâlânın hakîkî dîni olduğuna inanmaya başladım. Kızımla berâber İslâmiyet hakkında yazılı daha birçok eserleri de okuduktan sonra, onun ulviyyetine ve doğruluğuna tamamîle inanarak, ikimiz birlikte müslüman olduk. Ben (Reşîde), kızım da (Mahmûde) ismlerini aldık.
    Bana sorduğunuz ikinci suâle, yâni (İslâmiyette en çok beğendiğiniz nedir?)suâline gelince, buna şu cevabı vereceğim: İslâmiyette en çok beğendiğim şey, duâlardır. Çünkü, hıristiyanlarda duâlar, Allahü teâlâdan Hz. Îsâ vâsıtasıyle, servet, mevkı', îtibar vesâir dünya varlıklarını istemek için yapılır. Hâlbuki, müslümanlar duâ ederken, Allahü teâlâya şükrânlarını arz ederler ve bilirler ki, onlar dinlerine ve Allahü teâlânın emirlerine riâyet ettikleri müddetçe, Allahü teâlâ, onlara muhtaç oldukları her şeyi, onlar istemeden, verecektir.

  11. 11
    acaray
    Emekli

    --->: Müslümanlığı Seçenler

    Reklam



    yabancıların müslüman olması güzel bir şey.ama müslüman lardan bazıları da değiştiriyor dinlerini bu da kötü bi durum..

  12. 12
    Gölge Adam
    Usta Üye
    MUHAMMED ESAD LEOPOLD WEİSS

    (Avusturyalı)
    (Avusturyada Lwow [şimdi Polonyada] şehrinde 1318 [m. 1900] de doğmuş olan Weiss, 22 yaşında iken, bir gazete muhâbiri olarak Arab memleketlerini ziyâret etmiş, İslâm dînine hayrân olarak, onu kabûl ettiğini söylemiş ve sonra, bütün islâm devletlerini, bu arada Hindistânı ve Afganistânı da ziyâret ederek, intibâlarını dünyanın en büyük gazetelerinden biri olan (Frankfurter Zeitung)da neşretmiştir. Bir müddet Frankfurter Zeitung'un neşriyat müdîrliğini yapan Weiss, Pâkistânın istiklâle kavuşmasından sonra, bu hükûmet tarafından dînî tedrîsâtın kurulmasında yardımcı olarak, Pâkistâna gitmiş ve ondan sonra Pâkistânı temsîl için Birleşmiş Milletler merkezine gönderilmiştir. Kendisinin (İslâm yol kavşağında), (Mekkeye giden yol) adlı iki eseri vardır. Son zamanlarda Kur'an-ı kerimin İngilizce yeni bir tercümesini yapmıştır. İslâm ilimlerinden haberi olmıyan bu kimsenin tefsîr yapmaya kalkışmasından, Ehl-i sünnet mezhebinde olmadığı anlaşılmakta, tefsîrinin ve diğer yazılarının zararlı olacaklarını göstermektedir. Vehhâbîler ve diğer mezhepsizler, bu câhil, sapık adamı medh etmekte, islâm âlimi olarak tanıtmaktadırlar. )
    Muhâbir ve muharrir olarak çalışmakta olduğum gazeteler, beni 1922 senesinde “husûsî muhâbir” ünvânı ile Asya ve Afrikaya yolladı. Başlangıçta müslümanlar ile temâsım, her hangi bir yabancının başka bir yabancı ile temâsından ibâretti. Fakat islâm memleketlerinde uzun zaman kalınca ve müslümanlar ile daha fazla tanışınca, onların dünyaya ve dünyada zuhûr eden hâdiselere Avrupalılardan büsbütün başka bir tarzda baktıklarını görmeye başladım. Onların olaylara çok ağırbaşlı ve soğuk kanlı olarak bakmaları, itiraf edeyim, bizden çok daha insânî bir tarzda düşünmeleri, bende bir alâka uyandırmaya başlamıştı. Ben koyu bir katolik âileden gelmiştim. Bütün çocukluğum esnâsında bana müslümanların dinsiz olduğu, şeytana taptığı telkîn olunmuştu. Müslümanlarla temâs edince, bana söylenen bu sözlerin doğru olmadığını görerek, islâm dînini incelemeye karar verdim. Bu husûsta birçok kitaplar te'mîn ettim. Bunları dikkat ile incelemeye başlayınca, bu dînin ne kadar temiz, ne kadar kıymetli bir din olduğunu hayret ile gördüm. Fakat, kendileri ile temâs ettiğim bazı müslümanların hareket tarzı, benim okuduğum müslümanlık esaslarına uymuyordu. Müslümanlık, her şeyden evvel temizlik, açık kalblilik, kardeşlik, merhamet, sadâkat, sulh ve selâmet telkîn ediyor ve biz hıristiyanların inandığı (insanların dâimâ günahkâr olduğu) akîdesini red ediyor, bunun aksine, (Hayattan, kimseye zarar vermemek ve günah işlememek şartıyle zevk alınız) diyordu. Hâlbuki, ben bu kâidelere uymayan pis ve yalancı müslümanlara da rastladım. Bu işi daha ziyâde anlamak için, tecrîbe maksadıyle kendimi bir müslüman yerine koydum ve kitaplarda okuduğum esaslara uyarak, islâm âlemini incelemeye başladım. Şunun farkına vardım ki, islâm âleminin gittikçe bozulması, zayıflaması, âdetâ inhitâta (çökmeye) uğramasının en büyük sebebi, müslümanların dinlerine, gittikçe kaydsız kalmalarıdır. Müslümanlar, tâm müslüman oldukları müddetçe, dâimâ yükselmişler, müslümanlığı bırakmaya başlayınca, aşağılara düşmüşlerdir. Hâlbuki, bir memleketin, bir milletin, bir cemiyetin yükselmesi ve terakkîsi için ne lâzımsa, müslümanlıkta mevcuttur. Bütün medeniyet esasları onda vardır. İslâm dîni, hem çok ilmî, hem de çok amelî [pratik]dir. Koyduğu esaslar, tâm mantıkî ve herkes tarafından anlaşılabilen, içinde; ilme, fenne, insan tabî'atine uymıyan tek bir unsur bile bulunmıyan kâidelerdir. Onda lüzûmsuz hiç bir şey yoktur. Diğer din kitaplarında bulunan, garîb [anlaşılmaz] yerler, mugâlatalar [yanıltmacalar], mantıka sığmıyan hurâfe [mistik] husûslar, islâm dîninde yoktur. Bu husûsları ben bütün müslümanlarla konuştum ve onları (Niçin bu güzel dîninize daha fazla bağlanmıyorsunuz, niçin ona iki elle sarılmıyorsunuz?) diye azarladım. Nihâyet 1344 [m. 1926] senesinde Afganistânda bir vâlî ile bu husûslar üzerinde görüşürken, o bana, (Siz müslüman olmuşsunuz da haberiniz yok. Zîrâ, ancak hakîkî bir müslüman islâmiyeti sizin gibi müdâfe'a eder) dedi. Vâlînin bu sözü üzerine beynimde bir şimşek çaktı. Eve döndüğüm zaman, derin derin düşünceye daldım ve kendi kendime, (Evet, ben artık müslüman oldum) dedim. Derhâl (Kelime-i Şehâdet) getirdim. O tarihten beri müslümanım. Bana, (Müslümanlıkta sizi en çok ne cezbetti?)diye soruyorsunuz. Buna cevap veremem. Zîrâ bütün müslümanlık benim kalbimi istilâ etmiş, kaplamıştır. Bunun içinde bana ayrıca te'sîr eden hiç bir husûs yoktur. Ben, müslümanlıkta, hıristiyanlıkta bulamadığım her şeyi buldum. Müslümanlığın hangi kâidesinin, hangi esasının bana daha yakın geldiğini söyliyemem. Zîrâ onun her kâidesine, her esasına hayrânım. Müslümanlık, muazzam bir âbidedir. Onun tek parçasını bile ondan ayırmak kâbil değildir. Bütün parçalar birbiri ile bir nizâm içinde kenetlenmiş ve perçinleşmiştir. Parçaların arasında muazzam bir âhenk vardır. Hiç bir eksiği yoktur. Herşeyi yerli yerindedir. Belki, bu son derece takdîre lâyık intizâm, beni islâm dînine bağlıyan bir âmildir. Hayır, beni islâm dînine bağlıyan, ona karşı duyduğum aşktır. Bilirsiniz ki, aşk birçok şeylerden teşekkül eder:Arzu, yalnızlık, ihtiras, te'âlî, yükselmek ve ilerlemek hevesi, kuvvet ve kudretimizle karışık zaaflarımız, mu'âvenet ve muhâfaza edici bir yardımcıya olan ihtiyaç ve benzerleri. İşte ben, bütün kalbimle ve aşkımla islâm dînine sarıldım ve o da, bir daha çıkmamak üzere kalbime yerleşti.

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 ... Sonuncu8Sonuncu9
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi