İstiklal Marşının Kabulünün 83. Yılına Özel

+ Yorum Gönder
Öğretim ve Edebi Türler Bölümünden İstiklal Marşının Kabulünün 83. Yılına Özel ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    alicanavar
    Özel Üye
    Reklam

    İstiklal Marşının Kabulünün 83. Yılına Özel

    Reklam



    İstiklal Marşının Kabulünün 83. Yılına Özel

    Forum Alev
    Büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı, Türk Ulusu’nun bağımsızlık ve özgürlük savaşımını ölümsüzleştiren, Türk Milletini ortak düşünce ve değerler düzleminde buluşturan eşsiz bir yapıttır.

    İstiklal Marşı, özlü dizeleriyle Türk Ulusu’nun, yurt ve bayrak sevgisini, özgürlük, bağımsızlık ve çağdaşlık tutkusunu en güzel biçimde yansıtmaktadır.

    Kurtuluş Savaşı, vatan sevgisini tüm değerlerin üstünde tutan Türk Milletinin, Atatürk önderliğinde, özveriyle başarıya ulaştırdığı, tarihin akışını değiştiren bir kahramanlık destanıdır. Kurtuluş Savaşı ile yalnızca vatan toprakları kurtarılmamış aynı zamanda, yeni özgür ve bağımsız bir devletin, demokratik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri de atılmıştır.

    Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’e ve cephedeki kahraman askerlerimize zaferler kazandıran şuur, ülkemizi 21. yüzyılın değişen şartlarına hazırlama mücadelemizde bize cesaret ve güç kaynağı olmaktadır.

    Yüce bir millet ve onun şanlı mensupları olarak, bayrağımızı dimdik ayakta tutmak ve onu ebediyen dalgalandırmak için, her zaman olduğu gibi bugün de birlik ve beraberlik içerisinde olmamız, vatan toprağı üzerinde oynanan oyunlara karşı son derece uyanık olmamız gerekmektedir.

    İstiklal Marşı’nda ortaya konan inanç ve güven, bugün de ihtiyacımız olan manevi atmosferi yansıtmaktadır. İstiklal Marşımızda en veciz şekliyle ifade edilen mesajlar, günümüzde de sadece manevi dünyamızı aydınlatmakla kalmamakta aynı zamanda geleceğimize de ışık tutmaktadır.

    İSTİKLAL MARŞININ KABUL EDİLİŞİ

    İstiklal Marşımız, yurdumuzun düşman işgaline uğradığı felaket günlerinde hazırlandı. Saldırgan düşmana karşı Anadolu’da tutuşan heyecanı koruyacak; ulusal istenci ve inancı canlı tutacak bir marşın hazırlanması düşüncesi, Genel Kurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa’dan geldi. Milli Eğitim Bakanlığı da bu düşünceyi benimseyip bir yarışma düzenledi. Beğenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarışma için 734 şiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrıldı. Ama hiçbiri beğenilmedi; marş olacak değerde bulunmadı. O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in para ödülünden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmadığı öğrenildi.Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi şairin Meclis’teki sıra arkadaşı Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey’in yardımını istedi.

    Hasan Basri Bey bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
    Akif Bey’in yanımda olduğu bir zaman,elime bir kağıt parçası alarak,onun dikkatini çekecek bir tarzda yazmaya başladım.
    - Ne yazıyorsun?
    - Marş İstiklal Marşı yazıyorum.
    - Yahu sen ne adamsın? Seçilecek şiire para ödülü verileceğini bilmiyor musun? içinde para olan bir işe nasıl katılıyorsun?
    - Yarışma kaldırıldı. Seçilecek şiire ne para verilecek, ne de her hangi bir ödül. Anladın mı? Milli Eğitim Bakanı bana güvence verdi.
    - Ya, o halde yazalım.

    İşte böylece yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığının seçici kuruluna sunuldu. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, daha önce seçilen 6 şiirle birlikte yeni şiiri Ordu Komutanlarına gönderdi. Onlardan, şiirlerin askerlere okunmasını, beğenilenleri sıralamalarını istedi. Komutanlar, kısa sürede sonucu bildirdiler: Hepsi de Mehmet Akif’in şiirini birinci sıraya almıştı. Bundan sonraki iş, İstiklal Marşı’nın T.B.M.M’ne getirip kabul ettirmekti. Marş, ilk olarak Meclis’in 1 Mart 1921 günü yaptığı ikinci oturumunda ele alındı. Başkan Mustafa Kemal’in söz vermesi üzerine Hamdullah Suphi kürsüye gelerek, sık sık alkışlarla kesilen şiiri okudu ve son seçimin Meclis’e ait olduğunu söyledi. O gün oylama yapılmadı. Şiirle ilgili konuşmalar ve oylama, Meclis’in 12 Mart 1921 günü öğleden sonraki oturumunda yapıldı. Bazı milletvekilleri, bir komisyon kurularak şiirin yeniden incelenmesini, bazıları da hemen görülüp karara bağlanmasını istediler. Uzunca tartışmalardan sonra, şiirin kabulü için verilen 6 önerge benimsendi ve İstiklal Marşı çoğunlukla kabul edildi.

    Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930 da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922 de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu. Marşın armonilenmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı. İlk iki dörtlük İSTİKLÂL MARŞI’nın güftesi olarak söylenir.

    ATATÜRK VE İSTİKLAL MARŞI

    Marşın bestelenmesi için, Ankara’da bir komisyon kurulmuş, bestelenecek mısraları seçilerek ilân edilmişti.

    Komisyonun çalışmalarını yakından takip eden ATATÜRK, bu seçimi uygun bulmamıştı. İstiklâl Marşının uzun olmasında mutabakatını söyleyerek okunduğu ve çalındığı zaman, herkesin uzun uzun ayakta tutulmamasının elbette doğru olmadığı, ancak Marşın İstiklâl davamızı anlatışı cihetinden, büyük mânası olan, bilhassa şu mısralarının marştan çıkarılmasının doğru olmadığını söylemiştir.
    Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
    Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl

    ATATÜRK:
    - Benim bu milletten daima hatırlamasını istediğim vecizeler, işte bunlardır, demiştir.
    Cumhuriyetin 15. yıl şenlikleri yapılırken, takatsiz yattığı Dolmabahçe Sarayı’nın önüne gelen bir vapur dolusu gençlik, İstiklâl Marşını söylüyordu. ATATÜRK, büyük bir içtenlikle dinlemiş ve hazin hazin gülümseyerek:
    - Beni çağırıyorlar, seviniyorlar, sevinecekler tabii, sevinmek de haklıdırlar, onbeş yıl Cumhuriyet... Bu sevinilecek neticedir, demiştir.

    12 Mart 1921’de kabul edilen İstiklal Marşı’nın yerini, bugüne kadar yazılmış ve bundan sonra yazılacak hiçbir marş tutamayacaktır. İstiklal Marşı’nın rüçhaniyeti onun yazıldığı dönemden ve yazarından geliyor. Ne bir İstiklal Savaşı daha yaşayabiliriz, ne de bir Mehmed Akif bulabiliriz.

    Zaten Akif de böyle bir marşın bir daha yazılmasını Allah’ın nasip etmemesini söylemektedir.
    Bizim tarihten gelen çok büyük değerlerimiz var. Millet olarak zor dönemlerde biraraya gelmek, bütünleşmek ve korkmadan yılmadan özgürlüğümüzü korumak için yaptığımız destansı kahramanlıklar var. İstiklal Marşı bize tarih boyunca her zaman Türk varlığını, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü, çağdaş medeniyete ulaşacağımızı adeta emreden, bunun gereğini yapmamızı söyleyen bir şiirdir. Dolayısıyla İstiklal Marşı’mızı, bu anlamıyla, bu içeriğiyle yaşatmamız gerekiyor.
    Bayrağımızın sonsuza kadar dalgalanması dileğiyle, İstiklal Marşımızı kahraman şehitlerimize ve Türk milletine armağan eden büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u saygı ile anıyorum.



  2. 2
    alicanavar
    Özel Üye

    --->: İstiklal Marşının Kabulünün 83. Yılına Özel

    Reklam



    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.
    Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.

    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...

    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

    Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.

    Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Şair “ben” diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.

    Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.

    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

    Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:

    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.

    Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?

    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

    Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,

    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.

    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-

    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.

    O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,

    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

    Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!

    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

    Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi