Bedirhan GÖKÇE her hafta bi yerde köşe yazısı yazıor

+ Yorum Gönder
Haber Bölümü ve Haberler Bölümünden Bedirhan GÖKÇE her hafta bi yerde köşe yazısı yazıor ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    tuanamlk
    Usta Üye
    Reklam

    Bedirhan GÖKÇE her hafta bi yerde köşe yazısı yazıor

    Reklam



    Bedirhan GÖKÇE her hafta bi yerde köşe yazısı yazıor

    Forum Alev
    Bedirhan GÖKÇE her hafta bi yerde köşe yazısı yazıor
    Bende bu yazıları her hafta elimden geldiğince paylaşmak istiorum
    UMARIM BEĞENİRSİNİZ
    _____________________
    __________________________
    YAPMA BÖYLE GÖZÜN SEVEM
    ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin.’
    ‘Gözlerin doğuyor gecelerime.’
    ‘Gözler kalbin aynasıdır.’
    ‘Gülünce gözlerinin içi gülüyor.’
    ‘Gözlerin bir içim su, içim yandı doğrusu.’
    ‘Gözler yalan söylemez.’
    ‘Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım.’
    ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir.’
    ‘Ela gözlüm ben bu elden gidersem.’
    .
    .
    .
    Bu bıraktığım üç noktaya siz kendi şarkılarınızı ekleyin ama içinde mutlaka ‘göz’ olsun, rengi boyutu değişmez.
    Üzerine en çok yazılan insan uzvu gözdür. Göz her şeyiyle farklı ve kıymetlidir ki, beddualarda bile önce hırsını sözlerle de olsa gözden alır insanlar.
    Göz üzerine söylenmiş bedduaları yazmayı itici ve üzücü bulduğumdan sadece
    “Kör olasın demiyorum,
    Kör olma da gör beni” diyorum ve geçiyorum.
    İlginçtir ki rengi değişse de gözün ebatı asla değişmiyor. Yani bütün vücut büyürken göz büyümüyor, belki de bu yüzden bebeklerin gözlerine baktığımızda kocaman gelir gözümüze ve iri iri deriz anlatırken diğerine.

    Darwin evrimleşme teorisinden vardığı sonucu, arkadaşı olan Karl Marks’a gönderdiği bir makale ile anlatır ve Das Capital adlı derginde yayınlar… Ve özet olarak Darwin kendi teorisini şöyle çürütür…
    Sevgili Marks gözü inceledikçe, ‘Gözün evrimleşmediğini gördüm ve eğer göz evrimleşmiyorsa, evrimleşme diye bir şeyden elbette bahsedemeyiz’… (ama bu arada içinizde bu teoriyi savunan ve benim büyük büyük dedelerim maymundu diyeniniz var ona da saygı duyarım)
    Siz ilkokul çağındaki arkadaşınızı seneler sonra gördüğünüzde nasıl tanırsınız, ya da mahalleden çocukluk arkadaşınızı; sadece gözlerinden. Peki neden, çünkü ışığı değişse de bakışı değişmez gözlerin…


    “ Evlenmiş artık liseli kız gelin olmuş.
    Her gece rüyasını nur topu gibi güzel çocukları süslüyormuş.
    Şimdi çocuklarını görsem diyorum,
    Çocuklarını gözlerinden tanırım,
    Biliyorum hiçbir şey bilmezler ama Bakamam utanırım.”


    Bir anamız, bir de anamız kadar yananımız okur gözlerimizden akıp gideni, çünkü bizim kadar yanar bizim derdimize…
    Ya gözlerimizin feri gider, ya da ışıl ışıl can gelir gözümüzden yüzümüze, bir düşünün: Feri çekilmiş gözler nasıl olurda ışık saçar anlık bir değişmede…
    Askerden gelen oğluyla anasının kavuşma anını ya da iki sevdalının kavuşma anını bir getirin gözünüze…
    Karşılaşırken alabildiğine açılan ve parlayan gözler, kollar kenetlendiğinde niye olabildiğince kapanır öyle.
    Nedir göz kapaklarına o emri veren önce açabildiğin kadar aç sonra kapatabildiğin kadar sıkı sıkı kapat diye…

    Bütün aşklar gözde başlar ilk oradan düşer, ateş yüreğimize hatta belki de bakamayacak kadar yanan ve kızaran yüzümüzden dolaşan elimiz ayağımızdan bir köz düşer bütün bedenimize.
    Biz bir göze düşeriz ansızın bir yerde, o göz ise bizi düşürür gündüz hayalimizden gece düşümüze ateşlerden ateşlere…
    O gözlerdir ki işte, bizi sonra ya vezir eder ya rezil eder ya da mecnun eder… Çölü de gölü de bilmez, düşürür elsiz ayaksız beldelere…
    “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın,
    Aşkın kemendini boynuma taktın…”


    Nedir nazar ya da nazar değmek?

    Bakış mı?
    Peki değen göz müdür kalp midir sizce?
    Göz nur’dur değmez hain olan kalptir, kalp değer işte…
    Bakan gözdür de gören ne?
    Yusuf’un kuyusunda Yakup’un gözlerine düşen ne?


    Öfkeyi sevgiyi, şefkati, hasreti o ele verir.
    Yorgunluğu, canlılığı, caniliği o ele verir.
    Babasından tokat bile yememiş olanlara sorun, o babanın bir bakışı kaç tokada bedeldir?
    Bayramda şeker toplamaya gelen çocuğun gözüne bir bakın ve şekerin yanında bir de para verin şimdi bir daha bakın aynı göze.
    Biri sizden özür dilediğinde, onun sözüne mi bakarsınız yoksa gözüne mi? Ya da sözünü mü dikkate alırsınız gözünü mü?

    Yalan söylerken bakamaz insan söylediğinin gözüne, bu yüzden dehşetle ve nefretle bakarız “gözümüzün içine baka baka yalan söyleyene…”
    Şimdi siz ömrünüzde hiç bakışları ile celalli, bir büyük gözleriyle sizi delen geçen bir manevi büyük, dizinizin bağını çözen, yüreğinizi yerinden çıkaracak gibi olan bir güzel yüz, bakışıyla konuşan acısı gözlerinden okunan bir masum yüz görmediniz mi?
    Peki siz kendi gözünüzle aynada kendinize baksanız da aynı kendinizi gördünüz mü hiç?
    Yalan söyleyen “sen”le doğru söyleyen “sen” aynı sen misin?
    Şimdi yalan söylerken ayna da bir daha bak kendine…
    Ve ne güzel diyordu o türkü öyle: “Yapma böyle gözün sevem”




  2. 2
    tuanamlk
    Usta Üye

    --->: bedirhan gökçe

    Reklam



    PENCERESİZ KALDIM ANNE
    Yeşil pencerenden bir gül at bana,
    Işıklarla dolsun kalbimin içi.
    Geldim işte mevsim gibi kapına,
    Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ


    Nereden bakarsanız bakın, hep bir pencereden bakarsınız hayata.
    Bu belki evinizin, iş yerinizin, okulunuzun her gün baktığınız penceresidir ama o anki ruh halinizle nasıl baktığınız, gönül pencerenizden nasıl gördüğünüzdür görmüş olduğunuz aslında…
    Yani hangi pencereden bakarsan bak, ilk ve son sözü hep gönül penceresi söylüyor…

    YANAR SOBASINDA YALNIZIN ÜŞÜYEN BAKIŞLARI
    LAMBASINDA KARANLIĞA DÖNÜK BİR IŞIK TİTRER SÖNÜK SÖNÜK
    PENCERESİ DIŞINA KAPANMIŞTIR, KAPISI İÇİNE ÖRTÜK…(Ö. Asaf)

    Kapılar bir mekanın ağzı ise hiç şüphesiz pencereler gözüdür.
    Aydınlık oradan girer; temiz hava, çocuk sesleri, karşı mahallenin düğün neşesi, yağan yağmurun camı tıklatmaları… ve yağmur kendi dilinde “geliyorum” der “kapatın tüm pencereleri…”
    Oradan görürüz dışarıya ait görmek istediklerimizin hepsini…

    ‘PENCERENİN PERDESİNİ AÇ BANA GÖSTER YÜZÜNÜ
    GÖRMEK İÇİN BEN YÜZÜNÜ, DAĞLARI AŞTIM DA GELDİM…’

    En çok pencere önü bekleyenlerdir şiirlere türkülere konu olan; ya yukarıdaki o güzel ifadede olduğu gibi dağlar aşar gelir görmek için yüzünü, ya da pencere önünde bekler bir kez geçse de görsem diye yüzünü… ki en çok onlardır önüne dizilmiş çiçekleri sürekli yalandan sulayan, yüreği kıpır kıpır heyecanla dolaşan, yaşayan.
    Pencere çok işlevli bir mekandır evet, yerleşim yeri yani, çünkü bazıları evde değil orada yaşar. Mahalleye kim gelir kim gider, kim ne giyer, kaçta uyanır, kim kimi sever kiminle gezer, sütçü niye geç gelir kime göz eder?..

    O aslında mahallenin gönüllü magazin muhabiridir; gün boyu mesai yapar malzeme toplar sonra aynı mahallenin kendisi kadar meraklı ama onun kadar istikrarlı olamayanlarına ballandıra ballandıra “aman benden duymadın” diyerek tane tane anlatır…

    Eşinin ya da çocuklarının yolunu gözleyen bir annedir bazen, elinde dantel oya işlemesi, dilinde kırık bir türkü.
    Bu heyecansız, dingin, huzurlu bir bekleyiş örneğidir, beklenen görüldüğünde gözünün içinde hafif bir ışıltıyla kapıya yönelecek olan…

    Pencerenin en hüzünlü yüzü sonsuz bir bekleyiştir, belki de en acı tarifi ile gelmeyeceğini, gelmeyeceklerini bile bile ölümüne bir bekleyiştir.

    Bu bazen giden bir sevgilinin penceresi olur, bazen bir huzurevinin…

    “HER AKŞAM AYNI HÜZÜN / YOL GÖZLER İKİ GÖZÜM
    DIŞ KAPIDA BEKLERİM / AVUCUM İÇİNDE YÜZÜM…

    SEN GELMEZSİN BİR TÜRLÜ / DERTLERİM TÜRLÜ TÜRLÜ
    NİCE DERTLERİ ÇEKTİM / BU BAŞKA TÜRLÜ…”

    Bekleyen olmak böyle bir şeydir, sanki gelir geçer de pencereden, göremem kaçırırım diyerek kendini kapının önüne atıp, gözlerini pusuya yatırıp, adasına gelemeyecek kaptanını beklemek.

    Pencerenin; eski yokluk yıllarını yine yoklukla yaşamış ve yine bu yokluk bilinçaltlarına işlemiş olanlara göre işlevi çok farklıdır, parasız ışıktır o. Hava kararana kadar asla o lambayı yakmayacak olan tatlı ihtiyarların Kur’an okuma, tesbih çekme, uyuklama yerleridir pencereler… O divanın o köşesi, koltuk altı minderiyle ölene kadar da ona aittir, ola ki o içeri girdiğinde onun yerinde evin haylaz oğlu filan oturmuş olsun, laf hemen yerini bulur.
    “Kalk ulen, aslan postuna, tilki oturmaz!”

    Herkes kapıdan girse de bazıları pencereden üstelik de gece karanlıktan girmeyi çıkmayı sever; bunlar hırsızlarla, kocaya kaçan kızlardır, hele bir de pencereler demirli ise deli olurlar bu zorluğa.
    Kaçan kızın akıbetini bilmeyiz, ama hırsızınki malum, mahpus damı… Bunlar her demirli pencereden içeri girmek için can atarlar ama sonra yakalanınca da bu sefer o demirli pencereden dışarı çıkmak için can atarlar. Hayatları da genel olarak bu gelgitlerle geçer. Girilmezden gir, çıkılmazdan haydi çık!

    “PENCERESİZ KALDIM ANNE
    UÇURTMAM TEL ÖRGÜLERE TAKILDI
    HANİ BENİM GENÇLİĞİM NERDE?” (Y. Hayaloğlu)

    Pencerenin en arandığı yer, hiç şüphesiz cezaevleri…
    Çoğu şair gibi tüm mahkumlar o demirlere tutunup yırtınırcasına özgürlük şarkısı söylemek isterler. O küçücük pencereden gökyüzüne tırmanmak için hiç olmayacağı kadar, yıldızlara badal vurmak isterler…

    Pencere isyandır mahpus damında duran…
    Pencere tufandır, oğlunun yolunu gözlerken, boynu bükük üç askeri gördüğünde yüreğini yerinden koparan…

    Pencere huzurdur, bir caminin her yanını kaplayarak rengarenk ışıkları avucunuza iki damla yaşla bırakan…
    Pencere hüzündür, gelmeyecekleri beklemek adına menekşelerle “gelir gelir” diye konuşmak…

    Pencere korkudur, bir uçakta ayakları yerden kesildikçe insanın ne kadar küçük olduğunu bağıran…
    Pencere habercidir, ekranlardaki dedikodu programları kesmeyenlere komşudan malzeme olan…

    Pencere sevinçtir, beklenenin görüldüğü an bekleyenin gözlerinde ışıyan…
    Pencere bilinmezdir, kabirde yanı başında cennetine, cehennemine açılan…

    İster bir köy penceresi, ister villa, ister saray, köşk, gökdelen, cami, kilise, okul, hastane, otobüs kısacası penceresi olan nereden bakarsan bak önemli olan nasıl baktığındır ve
    Gönül pencerendir, ‘baktığında gördüğün’ bunu asla unutma…








  3. 3
    tuanamlk
    Usta Üye
    BANA SEN LAZIMSIN
    Hepimizin arzuları ve beklentileri var...
    İyi bir okul bitirmek, iyi bir işe girmek, iyi bir evlilik yapmak, iyi bir muhitte oturmak, iyi ev, iyi araba, iyi makam, iyi çocuk…

    Hep iyisi, en iyisi en güzeli, kısaca "en" olanı…
    Hakeza normal bir insanın içine ilham edilmiş arzu ve beklentiler bunlar…
    Anormal olan bunları hedeflememektir…
    Arzu ve beklentilerin olmaması zaten bitmişliğin ifadesidir… Ama hayat insana her zaman istediğini vermiyor ya da bazen veriyor da alınması risk içeren gerçeklerle bezeniyor...
    Risk almayı beceremeyen de mevcut durumuna razı olmak zorunda kalıyor…

    “Büyüyünce ne olacaksın?”
    “Doktor!”
    Peki niye ? Hık mık…
    Ya baba öyle istiyor ya anne; yani bir şekilde özendirilmiş baskı ya da ebeveynin bilinçaltı baskısının çocuktan dökülen dili...

    Peki her doktor olmak isteyen doktor olsaydı, hemşireliği kim yapacaktı, hasta bakıcılığı?
    Herkes avukat olsaydı, mübaşirliği kim yapacaktı, katipliği kim..?
    Herkes mühendis olsaydı, kim teknisyen, tekniker, usta olacaktı?
    Herkes masa başı görev yapsaydı, çöpleri kim toplayacaktı; otobüsü kim kullanacaktı?..
    Herkes yönetici olsaydı odacılığı, kapıcılığı, kim yapacaktı?
    Her türkücü İbrahim Tatlıses olur mu?..

    Herkes İstanbul’da, büyük yerlerde sahne alırsa, Şırnak'ta, Çorlu'da, Digor'da, Urla da Çemişgezek’te bulunan düğün salonlarında kim sahne alacak;
    oradaki insanımızı kim eğlendirecek?
    Herkes ulusal radyo ve TV’lerde program yapacaksa, yerel TV ve radyolarda kim program yapacak?
    Ara eleman olma arzusu niye olmaz mesela?..


    Hiç, “Ben kalorifer tesisatçısı olmak istiyorum?” diyeni, duymazsınız veya “Ben anahtarcı olmak istiyorum, camcı, fırıncı, elektrikçi, kasap…”
    Oysa dünyanın neresine giderse gitsin "sokak ağzı ile yazayım" "aç kalmaz", mutlaka hayatını idame ettirir, hatta emin olun masa başı çalışan çoğundan daha ferah seviyede...

    Herkesin en iyiyi yaptığı yerde, şu saydıklarımı hayatınızdan çıkarın bakalım nasıl bir yalnızlığa bürüneceksiniz: Bakkala gittin ekmek yok, eve döndün anahtar içerde kalmış, açtırdın kombi bozulmuş...
    Bakın o ara elemanlar nasıl bir anda en önemliniz olacak...


    Türkiye de işsizlik mi var lüks işsizlik mi?
    Hadi samimi olalım... Biz iş beğenmiyoruz ya da her işi beğenmiyoruz, oysa değil Türkiye’de dünyada kaç kişi ideali olan işi yapıyor ki?..
    Baltimore 1817’de yazdığı ‘Duvar Tapınak’ yazısında diyor ki;
    “Ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilen, çünkü hayattaki tek dayanağın odur...”


    Bazıları parasına göre iş beğenmezken -ki buna saygı duyarım ama adına göre iş beğenmeyenlere deli olurum...
    Kapıcı değil "apartman görevlisi"…
    Otel hamalı değil "belboy"…
    Yamak değil "badi"…
    Tezgahtar değil "satış elemanı"…
    Odacı değil "ofis boy"…
    Hademe değil "temizlik görevlisi"
    Şoför değil, “Ulaştırma elemanı”…
    Yani iş aynı ama adı şekilli…
    Değişen ne ? Hiç...
    Yani "sert olsan ne yazarsın adın mülayim" durumu...


    Öğrencilik yıllarında senelerce çaycılık yapmış, altı çocuklu bir ailenin gecekondu mahallesinde büyümüş ve bundan hiç gocunmamış birisi olarak yazıyorum bunları...
    Niye "gocunmamış" notunu düşüyorum, çünkü bugün babasının işinden utanan, annesinin Anadolu şivesinden rahatsız olan, sobalı gecekondusunu arkadaşlarından gizleyen sayısız insan olduğunu biliyorum...

    Sevgili kardeşlerim...
    Helalinden kazandığın, alnın açık başın dik evine döndüğün işin, senin o an için en iyindir, zirvendir ama orda yükselmek ya da yerinde saymak da senin elindedir...
    Ayakkabı mı boyuyorsun, en iyisini sen boya…
    Ev temizliğine mi gidiyorsun "en iyisini sen temizle"…
    En güzel çayı sen demle, en güzel boyacılığı sen yap; arabayı en temiz ve güzel sen kullan sen yıka, tostu en güzel sen yap, çöpü en güzel sen temizle...

    Bir gün fark edilirsin ve en iyi olmanın haklı gururunu yaşarsın...
    Birilerini eleştirmenin, küçümsemenin veya birilerinin seni eleştirip küçümsemesinin, ne sana ne ona hiç bir faydası olmayacaktır.
    Ve şimdi:
    İlk yapman gereken sakın bu yazının altına “Ey Bedirhan Gökçe, söyle yazmışsın ama…" diyerek, bu güne kadar yaşadığın, gördüğün olumsuzlukların notunu düşmeye kalkma...
    Yarın bundan sonraki hayatının ilk günü…
    Ve unutma her şey senin elinde...
    İyi haftalar Türkiye…










  4. 4
    tuanamlk
    Usta Üye
    ESKİDEN GİTMEK İSTİYORDUM BU ÜLKEDEN AMA ŞİMDİ
    Kapatalım…

    Yasaklayalım…

    Konuşturmayalım…

    Tek tip elbise…

    Tek tip insan oluşturalım…

    Siniri alınmış kıyma makinesinde çekilmiş,
    Elinle ne şekil verirsen öyle kalan et yığınlarından olalım…

    Nasıl olsa veya nasıl oluyorsa, birileri her şeyi herkesten iyi biliyor; daha akıllı, daha çağdaş, daha dindar, daha bi, daha bi her neyse…

    Bir yerlerde her gün uyuşturucudan çocuklar ölsün…

    Birileri inanış adı altında kuytularda kediler kessin…

    İnternet üzerinden bağıra bağıra bir nesil elimizden kayıp gitsin…

    Doğunun çocukları bizden destek beklesin…

    Biz kapatalım…
    Yasaklayalım…
    Konuşturmayalım…

    Bu tip baskıcı, ceberrut Gestapo anlayışıyla sonra da Muasır medeniyetler seviyesine çıkalım öylemi?..

    Tüyü bitmemiş çocukların elleri boğazımda…
    Boğuluyorum…

    Ve

    Eskiden kaçmak istiyordum bu ülkeden, şimdi inadına yaşamak istiyorum!



  5. 5
    tuanamlk
    Usta Üye
    KATİLİNİ DOĞURAN ANNELER
    Ya da “besle kargayı” mı deseydik başlığa?..
    Bilmiyorum, bilemiyorum; sadece yazarken bile ürküyorum.

    ***

    Üstü açılmış mıdır yavrumun diyerek uykuları bölmeler…
    Hasta yatağının başucunda, uykusuz gecelerde üstüne kırık dökük dualar eklemeler…
    “Biliyor musun bugün ‘baba’ dedi…”
    “Yavrum bugün karne alıyor, çok duygulandım…”
    “Bak Anadolu lisesini kazandı…”
    “Kızım hukuk fakültesini kazandı…”

    Sonuç: O çocuk, bir gece yarısı annesinin boğazını keserek öldürdü!
    Sebep: “Sürekli tartışıyorduk, yine kimin koynundaydın” dedi…
    Ankara da Başak 21 yaşında annesini öldürmekten katil hükmünde mahkum…”

    ***

    Bir başka yer, bir başka mekan, ama aynı olay…
    Sonuç: Yine bir gece yarısı kızı tarafından parmaklarına kadar kesilen bir anne…
    Sebep: “Annemi ben öldürdüm, pişman değilim. Sürekli tartışıyorduk. Beni sürekli eleştiriyor ve başka insanlarla kıyaslıyordu. Başka insanlar gibi değilsin diyordu.”
    Konya da Benal 33 yaşında annesini öldürmekten katil hükmünde mahkum.
    Ortak yanları; ilaç alıyor, üniversite de okuyor ve eşinden ayrılan annelerin evde yaşanan sinir harbinin dayanılmaz noktaya geldiğini haykırıyor.

    ***

    Sonuç biri pişman, biri değil…
    İki cenaze, iki mahkum…

    ***

    Bizler kendimize ve çocuklarımıza akademik ya da diğer hayata dair yükselme planları yaparken, yan odada sevgi eksiği ile canavarlaştırdığımız yavrular büyüyor…
    Sevgi eksikliğine eklenen inanç boşluğu, bu canavar duyguyu kırbaçlıyor, azdırıyor…
    Anadolu da bir söz söylenir:
    Allah’tan korkmuyorsan kuldan utan…

    “Aman okusun mühendis olsun, avukat olsun, doktor olsun” diye, üstüne titreyen aileler keşke bu çocukların manevi yönüne biraz titreselerdi; hayvan sevgisi, doğa sevgisi, insan sevgisi, Allah sevgisi gibi manevi dinamiklerini sürekli tetikleselerdi…

    “Önce insan ol yavrum!” deselerdi, önce insan… Değerlere saygılı, ülkesine kaygılı, sonra makam... Ama önce insan…

    Peki sonuç ne, insanlıktan yoksun iki çağdaş mahkum, iki çağdaş cenaze…
    Birinde hukuk bitti, birinde Halkla ilişkiler…

    ***

    Aslında iki genç insanı öldürdü bizim içimizdeki canavar…
    Acaba kaç tane daha katilini doğuran ana var?

    -------------------
    :S:S:S



+ Yorum Gönder
bedirhan gökçe yazıları,  bedirhan gökçe köşe yazıları,  bedirhan gökçe köşe yazısı,  Bedirhan gökçe haftalık yazısı,  bedirhan gökçe haftalık yazıları
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi