Allah’a İman Üzerine

+ Yorum Gönder
İslami Konular ve İman Bölümünden Allah’a İman Üzerine ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    mum
    Özel Üye
    Reklam

    Allah’a İman Üzerine

    Reklam



    Allah’a İman Üzerine

    Forum Alev
    “Allah’a İman” Üzerine

    DİN KÜLTÜRÜ ÖĞRETMENLERİYLE SOHBET

    KİTAPLARIMI okuduğunu ve çok istifade ettiğini söyleyen bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni beni telefonla aradı. Zümre toplantısında arkadaşlarına makalelerimden ve Çocuğun Manevi Eğitimi isimli kitabımdan bahsettiğini, arkadaşların ortak kararıyla beni davet edip dinlemek istediklerini söyledi.
    Öğretmen arkadaşların davetini kabul ettim; fikir alışverişinde bulunmak üzere toplantılarına katıldım. Zümre başkanı söz aldı:
    “Öğrencilerimizde ders dinleme alışkanlığı ve disiplini çok zayıf. Onlarda dinleme isteği olmayınca bizde de anlatma motivasyonu olmuyor. Çok azı verdiğimiz ödevleri yapıyor. Namaz kılmaya yetecek kadar sure ve dua ezberletiyoruz, ama ezberde tembellik yapıyorlar. Ezberleyenlere gelince, onların içinde de ancak bir ikisi namaz kılıyor. Derslerde anlattığımız İslâmî ahlak, davranışlarına yansımıyor. Siz din kültürü öğretmeni olsaydınız onlara güzel ahlak ve ibadet hevesini nasıl aşılardınız?” Diğer öğretmen arkadaşlar da söz alan arkadaşlara katıldıklarını, benzer sözlerle ifade ettiler.
    Arkadaşlara dedim ki:
    “Bazı derslerde, özellikle çocukların kulak alışkanlığından dolayı bildiklerini zannettikleri derslerde, motivasyonu sağlamak oldukça zordur. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi de bunlardan biri. Öğrencilerinizin hemen tamamına yakını Müslüman aile çocukları oldukları için, anlatacağınız şeyleri bildiklerini zannedip dinlemek istemezler...”
    Henüz cümlemi tamamlamıştım ki, bir öğretmen arkadaş dayanamadı:
    “Hay ağzınıza sağlık hocam, bizim sıkıntımız da bu!” dedi. “Bildiklerini zannediyorlar, ama bilmiyorlar. Onlara dinlerini nasıl öğreteceğiz; dikkatlerini çekmek için nasıl bir metot izlememiz gerekiyor?”
    Bu arkadaşların işi gerçekten zordu. Şüphesiz her branştan öğretmenin kendine göre bir sorumluluğu ve öğretmek zorunda olduğu konular vardı; ama din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlerinin sorumluluğu daha ağırdı. İngilizce öğretmeninin bir kelimeyi veya cümleyi yanlış söylemesi çocuklar üzerinde inanç ve ahlâk yönünden belki yıkıcı bir etki bırakmayabilirdi; ama din kültürü öğretmeni hatalı bir davranışıyla veya yanlış bir sözüyle çocukları Allah’tan ve dinden soğutabilirdi...
    Eğitimci olarak işimiz çocuk olduğunu göre, çocuğu sevmemiz gerekir. Sevgi bütün kapalı kapıları açan sihirli bir anahtardır. Eğer çocuk sevildiğini bilirse, o da öğretmenini seviyor. Öğretmenini seven bir öğrenci onun dersini de seviyor. Çocukların ders dinlemediğini ve dinleme isteklerinin olmadığını fark eden bir öğretmen kızmak, bağırmak ve onları suçlamak yerine, kendine:
    “Neden çocukların ilgisini derse çekemiyorum?” diye sormalı ve cevabını bulmaya çalışmalıdır.
    Din kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin temelinde “Allah’a iman” vardır. Ancak Allah’a imanı olan bir insan dinini öğrenme isteği duyar. Çocukların Allah’a olan imanları genellikle ailelerinden duydukları ve gördükleriyle sınırlı “taklidi” bir imandır. Taklidi imanda, geleneksel bir ön kabul vardır; araştırma ve bilimsel veriler yoktur. Temelini araştırma ve bilimsel verilerden alan iman, “tahkiki” imandır.
    Bediüzzaman, tahkiki imanın temelinde ilme dayalı Allah bilgisi olduğunu söyler. Yirmi Üçüncü Söz’de, ilim tahsil ederek olgunlaşmayı insanın fıtrî vazifesi olarak izah eder. Ona göre insanın vazifesinin bir diğer boyutu, dua ile ubudiyet, yani Allah’a kul olmaktır. Buradan Bediüzzaman şu sonuca ulaşır:
    “Demek insan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek (olgunlaşmak) için gelmiştir.”
    Daha sonra Bediüzzaman gerçek ilmin adresini de gösterir ve ‘marifetullah’ yani Allah bilgisini, ilmin esası ve madeni ve nuru ve ruhu olarak tarif eder. Marifetullahın esası ise Allah’a imandır. Çünkü Allah’a iman olmadan, Allah bilgisi anlamına gelen marifetullaha ulaşmak mümkün değildir.
    Özetlemem gerekirse, öğretmen arkadaşlara önlerindeki birinci vazifenin öğrencileri Allah’a imana yöneltirken, muhakkak ilmî bir dil kullanmaları ve bu yolla onları hakiki iman yoluna sokmaya çalışmalarının merkezî bir öneme sahip olduğunu izah etmeye çalıştım.

    Fen dersleri kendi dilleriyle Allah’tan bahseder

    DOĞRUSU, sohbet esnasında Bediüzzaman’ın Kastamonu’da kendisini ziyaret eden liseli öğrencilerle yaptığı sohbete benzer bir konu üzerinde döndüğümüz hep aklımdaydı.
    Aslında Üstad’ın öğretmenlerinin Allah’tan bahsetmediğini dile getiren lise öğrencileriyle yaptığı sohbet esnasında verdiği örnekler, başlı başına bir ders konusu haline getirilebilir.
    Bediüzzaman, gençlere, okudukları kimya, fizik, biyoloji gibi müspet ilimlerden her birinin kendi özel diliyle daima Allah’tan bahsettiğini, öğretmenleri değil bu fen derslerini dinlemelerini tavsiye ettikten sonra, bazı örnekler verir.
    Bu örneklerde Üstad’ın hedefi, genç beyinlerin gözü önünde cereyan eden gündelik hadiseler üzerinde kafa yorduktan sonra, bunu kâinat dairesine genişletmeleri ve oradan kâinat ile Allah arasında bir bağ kurmaya yönelmeleridir.
    Bu hedef doğrultusunda, Üstad liseli talebelerin dikkatini önce ‘elektrik lambaları’na çeker. Bu elektrik lambalarının sanki yanmak maddesi tükenmiyormuş gibi bir hal gösterdiğini ifade eder önce. Sonra bu halin açık bir şekilde elektriği idare eden, yapan, bunun için bir fabrika kuran son derece maharetli bir ustaya ve kudretli bir elektrikçiye işaret ettiğini belirtir.
    Gençler bu örneği anladıktan sonra, Üstad ikinci aşamaya geçer. Fen biliminin elektrik konusu üzerinden hareket ettiği bu örnekte, meseleyi yıldızlara getirir. Ve astronominin verilerini esas alarak, bu defa, dünyadan bin kez büyük ve top güllesinden yetmiş kez süratli olan yıldızların hem birbirlerine çarpmadan, hem de sönmeden hareketli bir elektrik ampülü gibi karanlık semayı aydınlattığını vurgular.

    BU İKİNCİ aşamadan sonra, mesele liseli gençlerin akıllarına yakınlaştırılmıştır artık. Üstad, üçüncü aşamada, lafı dünyanın lambası ve sobası hükmünde olan güneşe getirir. Ve güneşin bir milyon seneden beri yanmasının devamı için her gün dünyanın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömüre ihtiyaç olduğunu ifade ederek, kâinatta adi olarak bakılan bu olayların ne büyük bir ilim ve kudret gerektirdiğini akla ifham ettirir.
    Üstad, hiçbir muannidin bilim ağzıyla red edemeyeceği bu tefekkür basamaklarını, her bir basamağında, akla ve onun beraberindeki kalbe, ayrı bir yükselme duygusu yaşatarak, liseli gençlere, ‘gerçek ilmin’ zevkini taddırır.

    SON aşamada, Üstad’ın güneş ve güneş gibi yıldızların, gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandığı ve hiç sönmediği vakıasını, tüm bu yıldız ve gezegenlerin birbirine çarpmadan uzaydaki yolculuklarına devam ettikleri gerçeğini, ‘nihayetsiz bir kudret ve saltanat’ ile izah etmenin kaçınılmaz oluşuna bağladığına şahit oluruz.
    İşte, tüm aşama ya da basamakları, ilmin rehberliğinde tırmanarak çıkılan bu tefekkür yolculuğu, aslında Bediüzzaman’ın ‘hakiki iman’ dediği şeyin uygulama sahasındaki karşılığıdır. Bu tefekkür yolculuğu, nihayetinde, gençleri kâinatı muhteşem bir sergi olarak görmeye, oradan da bu muhteşem serginin sahibine (Sultanına), aydınlatıcısına (Münevvirine), ihtiyaçları önceden bilip karşılayanına (Müdebbirine), sanatkarına (Sâniine) kavuşturur.
    İşte, Fen derslerinin kendi dilleriyle Allah’tan bahsetmesi ve Allah’a kavuşma (O’nun hakkında bilgi sahibi olma) bu şekilde olur. Elbette bu tecrübeyi yaşayan bir gencin imanı, hakiki iman yoluna girmiş demektir.
    Ali Çankırılı



  2. 2
    aygen
    Bayan Üye

    --->: “Allah’a İman” Üzerine

    Reklam



    Allah razı olsun ...







  3. 3
    tahsinkaya33
    Üye
    ALLAH'A İMAN BÜTÜN İNANCIN TEMELİDİR

    Şüphesiz ki, Allah'a, taat ve ibadete layık, kahhar, muhtar, yüce varlığa iman; dinin ruhu ve özüdür. Aynı zamanda Allah'ın Kitabı'nın ve Resûlü'nün (s.a.s.) sünnetinin belirttiği gibi İslâm'ın ruhu, bütün inancın temelidir.
    Kur'an-ı Kerim, imanın rüknü ve ona bağlı konulardan bahsederken, şu ayette olduğu gibi, O'na imanı bunların ilki ve temeli olarak ortaya koyar: "Peygamber ve müminler, O'na Rabbinden indirilene inanırlar. Yine hepsi Allah'a, ahiret gününe, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanırlar.(Bakara,285)Diğer bir ayette ise: "...Lakin iyi olan (el-birr), Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan kimsedir.-(Bakara, 177)Başka bir ayet şöyledir: "Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin (imanınızda sabit olun). Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa dalmıştır." (Nisa, 136)
    Allah Resûlü de meşhur Cibril hadisinde, kendisine iman hakkında sorulduğunda şöyle demektedir: "İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerre inanmaktır."
    Asıl olan Allah'a imandır. Akaidin diğer kısımları buna izafe edilmiş, buna bağlanmıştır. Allah'a iman ettikten sonra, sırasıyla, meleklerine, kitaplarına, resullerine, dirilmeye, hesap vermeye, kaza ve kaderin O'ndan geldiğine iman edilir. Bütün bunlara iman etmek, Allah'a iman etmenin bir parçasıdır, akide bunun üzerine bina edilmiştir. Resûle iman, ancak O'nu gönderene imandan sonra tasavvur edilebilir. Ceza ve hesaba iman da ancak cezalandıran ve hesaba çekene imandan sonra mümkündür.
    Allah'a iman doğal olarak, onun varlığına ve rububiyet ve uluhiyetinde vahdaniyetine, esmâ-i hüsnâsına, kendisinin layık olduğu sıfatlarla sıfatlanması ve bütün eksikliklerden uzak olduğuna imanı beraberinde getirir.
    Bizim için Allah'ın varlığı kesinlikle şüphe bulunmayan bir hakikattir. Daha da öte, hakikatların en aşikâr olanıdır. Buna sağlıklı bünyeler tanıklık etmektedir. Olgun akıllar buna yönelmektedir. İlimde rüsuh (derinlikli bilgi) sahibi olanlar iç ve dış dünyalarında gördükleri dehşetengiz ibda, düzen, takdir ve hidayetten dolayı bu görüşü desteklemektedirler.
    Eğer bu büyük hakikat, bazı insanlara gizli kalmışsa, bu; denildiği gibi, varlığının ve gizliliğinin şiddetinden dolayıdır.
    İnsanlığın ortak olduğu fıtratı reddedip, aklın ve mantığın yoluna direnenler, Allah'ı inkar ederek tevhidin dışına çıkmış kişilerdir.


    İslâm Tevhid Üzerine Kurulur

    Gerçek şu ki, İslâm'ın, Allah Teâlâ'nın varlığına iman üzerine kurulması, bunun fıtrî bir gereklilik oluşundan dolayı değildir. Çok önemle üzerinde durduğu, ancak insanların bunda gafil olduğu, İslâm akidesinin özü ve İslâmî varlığın ruhu olan tevhid akidesinden dolayıdır. Bu evren üzerinde yaratmanın, hükümranlığın, dönüşün kendisine olduğu, her-şeyin Rabbi olan, her işi evirip çeviren, inkar edilmeye değil, sadece O'na iman edilmeye, küfredip nankörlük edilmeye değil şükredilmeye, isyana değil itaata lâyık olan bir tanrıya imandır. "İşte, Rabbiniz, Allah budur. O'ndan başka tanrı yoktur, her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O'nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, haberdardır."(Enam, 102-103.)
    İslâm geldiğinde, dünyanın her köşesinde şirk hakimdi. Arap yarımadasında, İbrahim'in (a.s.) dinine göre ibadet eden birkaç hanif ve semavî dinleri bozan putçu tahrifattan sağlam kalabilen ehli kitap kalıntılarından başka kimse yoktu. Arap toplumunun cahiliye döneminde boğazlarına kadar pulculuğa battıklarını bilmek bizim için yeterlidir. Bu o dereceye varmıştı ki, yalnızca Allah'a ibadet edilsin diye; Put kıran İbrahim (a.s.)'ın inşa ettiği Kabe'nin içinde ve çevresinde 360 tane put vardı. Bunun yanında, her evde, ev halkının taptığı bir put bulunuyordu.
    İmam Buhari, Ebu Reca el-Hari'den şöyle rivayet etmektedir: Taşlara tapardık, ondan daha iyisini bulduğumuzda; onu atar, diğerini alırdık. Taş bulamadığımız zaman ise, bir avuç toprak alır, koyunu getirip üzerine sağar, sonra da onu yanımızda taşırdık."
    Bundan başka, yaptıkları, çoğu zaman yolculuklarında yanlarında acveden.(Bir çeşit hurma. (Çev.) tanrılar taşırlardı. Yiyecekleri bitip açlık bastırınca, başka yiyecek bir şey bulamazlarsa, onu yerlerdi. Bu türden bir ilaha Kur'an şu ayetiyle işaret etmektedir: "Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de aciz." (Hacc, 73.)
    Milâdî altıncı asırda Hindistan'da putçuluk o kadar artmıştı ki; o vakit 360 milyon tanrı vardı.
    Semavi dinlere bile putçuluk girmiş, safiyetini bozmuş, arılığını yok etmişti. "Yahudiler 'Üzeyr Allah'ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar, 'Mesih Allah'ın oğludur' dediler" (Tevbe, 30) Hıristiyanlara göre; İsa, Hak ilahtan hak bir ilahtır.
    Birçok toplumda yaygın bulunan şirk türlerinden biri de, Allah'tan başka veya O'nunla birlikte ibadet edilen Allah'ın kız ve erkek çocuklarının olduğudur. Eski Hintlilerin Kirişna ve Buda hakkındaki zanları gibi.
    Araplar da melekler hakkında şöyle bir zanda bulunmuşlardır. Onlar, Allah'ın kızlarıdır. Bu konuda Kur'an şöyle der: "Rahman çocuk edindi, dediler. Hayır, onlar, ikramda bulunulan kullardır. Allah'tan önce söz söylemezler. Ancak O'nun emriyle davranırlar. Allah, onların yaptıklarım ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar, Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. O'nun korkusundan titrerler. " (Enbiya, 26-28)
    Bundan dolayı İslâm, büyük bir dikkat ve özenle ilim ve amel olarak Allah'ın birliğine davette bulunmaya, şirke karşı hem akide, hem de davranış noktasında direniş ve mücadeleye önem vermiştir: "Tanrınız, tek bir Tanrıdır. Rahman ve Rahim olandan başka tanrı yoktur. (Bakara, 163)

    Fıtratın Allah'ın Birliğine Delalet Edişi

    Fıtrî, aklî ve tarihî delillerin hepsi, ilahın bir ve tek olduğuna delalet etmektedir. İnsan, herhangi bir müdahale ve yönlendirme olmaksızın; fıtrat ve yaratılışı üzerine bırakıldığında, kendisinin, insan üstü, doğa üstü yüce bir güce yöneldiğini görür. İsteyerek ve korkarak ona duada bulunur. Özellikle; boğazına kadar battığında, nefes alması zorlaştığında, acı durumlarla yüz yüze geldiğinde, insanlar yardım elini çektiklerinde. İşte o zaman vehim, cehalet, heva ve çevre etkisiyle, kendisine yöneldiği, insan, hayvan, bitki ya da cansız sahte tanrılardan uzaklaşır, ihlasla Rabbine yönelir. Bu durum, batmak üzere olan gemi yolcularının kıssasına benzer. Kur'an şöyle buyurur: "Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler, bir fırtına çıkıp ta, onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah'ın dinine sarılarak 'bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki şükredenlerden oluruz' diye O'na yalvarırlar."(Yunus, 20)
    Bu örneği, Allah'ın varlığına delil olması nedeniyle zikrettik. Bu, aynı zamanda O'nun birliğine de delildir. Şüphesiz insan dış etkilerden soyutlandığında, özüne döndüğünde, zorluk ve darlık anında puta dua etmez. Tersine, Allah'ın müşriklerin psikolojik yapısını belirtirken dediği gibi, tek olan, kendisinin ve her şeyin Rabbi olan Allah'a yönelir. "Dini ihlasla O'na tahsis ederek dua ettiler."

    Aklî Deliller

    Akıl da bu evrenin bir yaratıcısının bulunduğuna delalet eder. Bu koskoca evreni, içindeki küçük büyük, canlı cansız, dilli dilsiz, akıllı akılsız, değerli değersiz bütün varlıkları tek bir "yasa" düzenlemektedir. Bu yasa, hem atomu, hem saman yolunu düzenlemektedir. O kadar ki, fen bilgim atoma baktığında; yapısında güneş sisteminin yapısına benzer, farklı olmayan bir yapıyla karşılaşır. Bütün yaratıklarda çiftlik esastır. Eskiden insanlar bunu, insan ve hayvanda erkeklik ve dişilik olarak tanımlıyorlardı. Hurma gibi bazı bitkiler için de, aynı mülahazayı yaptılar. Daha sonra bilim, bütün bitkilerde erkeklik ve dişiliğin bulunduğunu keşfetti. Hatta elektrik gibi bazı cansız maddelerde de çiftliği eksi artı şeklinde buldular. Bütün evrensel yapının özü olan atom çekirdekle birlikte, bir eksi ve bir artı yükten oluşur. Bu yeni bilimsel buluş, ondört asır önce Kur'an'ın getirdiği şu hakikati tasdik etmekten ibarettir: "Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir." (Yasin,36.)
    "İbret alasınız diye her şeyi çift çift yarattık. "(Zariyat, 49.)Bu "her şey" genellemesi, mecaz ve çoğunluk değil, hakikattir.
    Bu evrenin birliğinin delillerinden biri de onun parçaları ve bölümleri arasındaki yardımlaşma, düzen ve ahenktir. Her bir parça diğer parçalara çarpmaksızın, seyrine engel olmaksızın kendi görevini yerine getirmektedir. Bununla da kalmayıp, ihtiyaç içinde olana yardım elini uzatmakta, kendisinde yoksa başkasından almaktadır. Hayvanlar alemi ile bitkiler alemi arasındaki ilişkide bunu açıkça görmekteyiz. Onlar kendi aralarında, hayatlarını devam ettirmek için solunum konusunda bir anlaşma mı yaptılar? Yoksa, bu iki alem arasındaki ilişkiyi bu şekilde düzenleyen biri mi var?
    Güneş ile ay arasındaki ilişkiyi düzenleyen kimdir? Dünya ile ayınkini, ay ile güneşinkini, güneş sistemindeki yıldızların birbiriyle olan ilişkilerini, şu koskoca gezegenimizdeki milyonlarca yıldız kümesinin güneş sistemiyle ilişkisini düzenleyen kimdir? Gezegenimizle, diğer milyonlarca gezegen arasındaki düzeni sağlayan kimdir? Öyle ki, çatışmayıp, yardımlaşmaktadırlar. Bütün bunlar, bir hesap ve ölçüye göre değil midir? "Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar onun buyruğuna boyun eğerler. O, göğü yükseltmiştir, tartıyı koymuştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. "(Rahman, 5-8).
    "Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede seyrederler.(Yasin, 40)
    Şüphesiz ki evrende, hem göz ile hem de basiret ile görülen bu birlik, hem Yaratıcının varlığının hem de O'nun birliğinin net bir delilidir. Eğer bu evrenin birden fazla yaratıcısı bulunsaydı, nizam bozulur, ölçüsü değişirdi. Her yaratıcının yarattığı ve hükümran olduğu şey üzerinde eserini görürdük. Böylece, yaratıcıların iradelerinin farklılığından dolayı yaratma kanun ve yöntemleri farklılaşır ve çatışırdı. Ve doğal olarak, evrenin toptan yok olmasına neden olurdu. Bu evrensel delile Kur'an gök ve yerden bahsederek şöyle işarette bulunur: "Eğer, yer ve gökte Allah'tan başka bir tanrı olsaydı, ikisi de fesada uğrardı. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.' (Enbiya, 22)
    Diğer bir ayette ise şöyle der: "Allah çocuk edinmemiştir. O'nun yanında hiçbir tanrı yoktur. Olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (Müminun, 91)
    Evrenin birliği delilinden yola çıkarak yüce Rabbin birliğine varma, sağlam insan aklının kabul ettiği bir şeydir. Akıl, çokluktan birliğe gitmeyi öngörür. Birçok nedenden bir nedene ulaşmaya çalışır. Nedenlerin nedeni O'dur. Bazı filozoflara evrenin yaratıcısına ilk illet dedirten de budur.

    Naklî Deliller

    Fıtrî ve aklî delillerden başka, naklî deliller de vardır. Bunlar, nesillerin Allah Teâlâ'nın kitap ve resullerinden çeşitli zaman ve mekanlarda, bir tek olan Allah'a (c.c.) imana, ortağı bulunmadığına, ibadetin yalnız O'na mahsus olduğuna ve Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmeksizin O'na şirk koşan kavimlerin inkarı hususunda edilen rivayetlerdir.
    Yeryüzünün hidayeti için gökten indirilen, korunmuş (mahfuz) ilahî bir belge olan Kur'an bize; tevhid akidesiyle gönderilen bütün peygamberlerden haber vermektedir. Bu, Allah ile birlikte başkalarına ibadet ederek şirk koşanlara karşı onların ne aklî ne de naklî bir delillerinin olmadığının kanıtıdır. Gelin, Enbiya suresinin şu ayetlerine kulak verelim,Kur'an'ın onları nasıl azarladığını, nasıl meydan okuduğunu görelim: "Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı ölüleri diriltecekler? Eğer yer ve gökte Allah'tan başka tanrı olsaydı, ikisi de fesada uğrardı. Yoksa, O'nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: 'Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin Kitabı ve benden öncekilerin kitabı.' Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler. Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; 'Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk edin' diye vahy etmişizdir." (Enbiya, 21-25.)
    Ahkaf sûresinde ise; idraklarına nakli bir delille karşılık vermektedir: "Eğer doğru sözlü iseniz, size indirilmiş bir kitap ve intikal etmiş bir bilgi kırıntısı varsa; bana getirin." (Ahkaf, 4.)


    Tevhid Allah'a İmanın Özüdür

    Kardeşim, Allah'a imanın bütün İslâm akaidinin özü olduğuna inandıktan sonraki vazifen, Allah'ı birlemenin (Tevhid) Allah Teâlâ'ya imanın özü olduğunu öğrenmektir. Hak Tevhid'den ayrılırsa küfür olur, şirk olur, pislik olur, günah olur, büyük bir zulüm ve apaçık bir sapıklık olur.
    Müslüman! Bunun için, Allah'ın emir buyurduğu, dinini üzerine bina ettiği, onunla kitabını indirdiği, Resûlünü gönderdiği, dünya ve ahiret mutluluğunun varlığına ve yokluğuna bağlandığı, ehline ve yardımcılarına cennetin, düşmanlarına ise cehennemin vadedildiği tevhidin hakikatini öğrenmen gerekmektedir. Birçok grup, kendisini ona nispet etmekte, kendilerinin gerçek tevhid üzere olduklarını, diğerlerinin ise batıl üzere olduklarını iddia etmektedirler. Şair şöyle der:
    Herkes Leyla'yı elde ettiğini sanıyor
    Ancak Leyla ne onu, ne de bunu kabul ediyor.
    Aristo felsefesi savunucuları ve onu izleyen müslüman felsefecilerde, tevhidi şu şekilde görmekteyiz: Mahiyet ve sıfattan soyutlanmış bir varlığın ispat edilmesi. Daha da ötesi O, hiçbir mahiyeti olmayan, hiçbir sıfatı bulunmayan mutlak bir varlıktır. Bütün sıfatları ilave ve izafidir. Bunlar o kadar ileri gittiler ki, semavî dinlerin davet ettiği Rabbin zatını, O'nun alemi yarattığını, onu yönettiğini, orada ne olup bitiyorsa bildiğim inkara yöneldiler. Yıldızlar aleminin kadim olduğunu, Allah'ın ölüleri diriltmeyeceğini, peygamberliğin müktesep olduğunu söylediler. Bu, bir hurafedir. Bununla da yetinmeyip şunları ileri sürdüler: Allah'ın (c.c.) kesinlikle bazı varlıkları bilmediğini, dünyadaki bazı şeyleri değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini, yıldızların ne yaratıldığını ne de yok olacağını, helalin ve haramın, emir ve nehyin, cennet ve cehennemin olmadığı. İşte bu, onların tevhididir.
    Peki, ya vahdet-i vücutçular? Onları duydun mu? Onlar, sadece kendilerinin muvahhid (birleyen) olduklarını, başkalarının ise muaddid (çoklayan, Çoğaltıcı) olduklarını zannediyorlar. Onların tevhid zannettikleri şeyi biliyor musun? Şudur: Şüphesiz ki münezzeh olan Hak, yaratılanın kendisidir. O, yani Allah, bütün mahlukatın kendisi, hakikatin mahiyetidir. O, her şeyin ayeti (işareti)'dir. Orada buna delalet eden işaret vardır. Bu, onların araştırmacılarının üslup hatasındandır. Daha da ötesi: İşaretin kendisidir, delilin kendisidir. Delil ve delillendirilendir. Taaddüd (çokluk) vehmi değerlendirmelerin bulunmasındandır, hakikat ve varlıktan değil! Bu, onlara göre; hem nikahlayanın, hem de nikahlananın, hem kesenin hem de kesilenin, hem yiyenin hem de yenilenin kendisidir. Onlara göre bu, ilk devir kuruntularının bir kalıntısıdır. Muhakkikleri İbn-i Seb'in'in de dediği gibi; nebevi mesajın da anlatmak istediği buydu.
    Bu tevhidin bölüm ve sonuçlarından biri de şudur: Firavun ve Nemrud gibiler, kamil iman sahibi müminlerdir. Gerçekten Allah'ı tanıyanlardır. Puta tapanlar, Allah'tan başkasına değil, yalnızca O'na tapınışlardır. Onlar, hak ve hakikat üzeredirler. Anne, kız kardeş ve yabancı kadın, su ve içki, nikahın helalliği ve haramlığı arasında fark yoktur.,Hepsi, bir tek şeydir ve o, her şeydir. Peygamberler insanlara yolu zorlaştırmışlar, hedefi uzaklaştırmışlardır. İş, onların getirdiklerinin ve davet ettiklerinin çok çok ötesindedir.
    Kendilerini "tevhid ve adalet sahibi" olarak adlandıran mutezilenin tevhid anlayışına da bakalım. Onlar tevhidi, beş temel ilkelerinin ilki yaptılar.
    Bu mutezilî tevhidin içeriği hakkında ne biliyorsun? Onlar, Allah'ın takdirini inkar etmektedir. Evrenle ilgili Allah'ın iradesini, gücünü reddederler. Mutezilenin müteahhirin alimleri buna Cehmiyye'nin tevhidini de eklemişler ve tevhid şu şekle bürünmüştür: Kaderin, Allah'ın yüce sıfatlarının, güzel isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) inkar edilmesi.
    Bu bozuk tevhid anlayışının karşısına Cebriyye'nin tevhid anlayışı çıkmaktadır. Bunun da içeriği sudur: Hem yaratma işinin, hem de diğer fiillerin yalnızca Allah tarafından yapılması. Gerçekte, kullar bir şey yapamazlar, fiillerini yaratmazlar, buna güçleri de yetmez, onların ihtiyarî hareketleri, esen rüzgarın önündeki ağacın hareketinden bir farkı yoktur. Mahlukatta, yeti, yetenek, iç güdü, sebep yoktur. Ne olursa, sadece Allah'ın dilemesiyle olmaktadır. Bu, hiçbir sebep, hikmet ve tercihin olmadığını kabul etmektir.
    Basiret sahibi, avamdan bazı dalalet içindeki müslümanların ve kendilerine şeyh süsü verenlerin tevhidinden habersiz kalır mı? Onlar din kisvesine bürünmekte, salih insan pozlarına girmektedirler. Onlar Allah'ı bırakıp veli, kutub, evsat, abdal v.b. sıfatlarla anılan kişilere dua etmekte, onlardan fayda beklemekte, onlardan korkmaktadırlar. Kabirlerini tavaf ederler, Allah'tan istediklerinden daha fazlasını onlardan isterler. Allah'tan diledikleri yardımdan daha fazlasını onlardan dilerler. Zor durumlarda onlara sığınırlar. İhtiyaçlarının giderilmesini ve zorluklarının sona erdirilmesini onlardan beklerler. Bunu, Allah ile kendi aralarında onlar bir aracı olarak gördüklerinden dolayı yaparlar ve şöyle derler: Araç olmasaydı, amaç yok olurdu.
    Her şeyden önce; Hristiyanlığın tevhid anlayışını unutmamalısın. Onlar dinlerini, tevhid dini sanmaktadırlar. Şu söz ve inançlarıyla tevhid dairesinden çıkmaktadırlar: Allah, üçün üçüncüsü. Yani, baba, oğul, Ruh-ul Kudüs. Bu, bir aile ya da kutsal bir ortaklıktır. İlah baba, ilah çocuk, üçüncü olarak ta Ruh-ul Kudüs.
    Onlara, bu "üç" sözünüzle tevhid nasıl oluyor dediğinizde; üç bir, bir de üçtür, akide konusunda aklın ve mantığın yeri yoktur, derler. Ve buradaki sloganları şudur: Körü körüne inan!
    Bundan dolayı İslâm, hakkı batıldan ayırıp ortaya çıkarmak için öncelikle davette bulunduğu, bütün öğretilerini üzerine bina ettiği tevhidin hakikatim açıklamaktadır.


    Nasıl Bir Tevhid?

    İlmî, itikadi bir tehviddir bu. İlmî ve davranışsal bir tevhid. Diğer bir deyişle bu iki tevhid birbirinden ayrılmaz. Bilgide, ispatta, itikadda tevhid. İstekte, maksatta ve iradede tevhid.
    Allah katında, O'na, O'nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ortağı, benzeri olmadığına, doğmadığına ve doğurulmadığına, ilmen ve itikaden inanılmadan tevhid gerçekleşmez. Aynı şekilde, niyet ve amel olarak, ibadet ve taati yalnızca Allah için yapmadıkça, O'na boyun eğmedikçe, O'na yönelmedikçe, O'na tevekkül edip, O'ndan korkup, O'ndan beklemedikçe bu tevhid yine gerçekleşmez.
    İlk anlamdaki tevhid, İhlas suresinin tamamında, Âl-i İmran, Tâhâ, Elif Lam, Secde, Hadid surelerinin baş tarafında ve Haşr suresinin son bölümünde açıklanan tevhiddir. ikinci anlamdaki tevhid ise; Kafirun ve En'am surelerinin bütününde, A'raf suresinin ilk ve son bölümlerinde Yunus suresinin ilk, orta ve son bölümlerinde, Zümer suresinin ilk ve son bölümlerinde v.d. surelerde anlatılan ve Kur'an'ın davette bulunduğu tevhiddir. İbn-ül Kayyım, Kur'an bütün sureleri ile tevhidin her türünü de kapsamaktadır diyor.
    Eski ve yeni birçok yazar birinci tür tevhide (itikadî tevhid), Rububiyyet Tevhidi, ikinci türe (amelî tevhid) ise; Uluhiyyet Tevhidi adını vermektedir.
    Sanırım ki aziz okuyucu, bu iki terimin anlamının, Rabbinden bir delil üzre bulunman ve basiret sahibi olman için biraz daha aydınlatılması gerekiyor. Böylece yok olan delili ile yok olsun, yaşayan da delili ile yaşasın. Öyleyse, Rububiyyet ve Uluhiyyet Tevhidlerinin anlamı nedir?







  4. 4
    tahsinkaya33
    Üye
    Fıtratın Allah'ın Birliğine Delalet Edişi

    Fıtrî, aklî ve tarihî delillerin hepsi, ilahın bir ve tek olduğuna delalet etmektedir. İnsan, herhangi bir müdahale ve yönlendirme olmaksızın; fıtrat ve yaratılışı üzerine bırakıldığında, kendisinin, insan üstü, doğa üstü yüce bir güce yöneldiğini görür. İsteyerek ve korkarak ona duada bulunur. Özellikle; boğazına kadar battığında, nefes alması zorlaştığında, acı durumlarla yüz yüze geldiğinde, insanlar yardım elini çektiklerinde. İşte o zaman vehim, cehalet, heva ve çevre etkisiyle, kendisine yöneldiği, insan, hayvan, bitki ya da cansız sahte tanrılardan uzaklaşır, ihlasla Rabbine yönelir. Bu durum, batmak üzere olan gemi yolcularının kıssasına benzer. Kur'an şöyle buyurur: "Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler, bir fırtına çıkıp ta, onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah'ın dinine sarılarak 'bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki şükredenlerden oluruz' diye O'na yalvarırlar."(Yunus, 20)
    Bu örneği, Allah'ın varlığına delil olması nedeniyle zikrettik. Bu, aynı zamanda O'nun birliğine de delildir. Şüphesiz insan dış etkilerden soyutlandığında, özüne döndüğünde, zorluk ve darlık anında puta dua etmez. Tersine, Allah'ın müşriklerin psikolojik yapısını belirtirken dediği gibi, tek olan, kendisinin ve her şeyin Rabbi olan Allah'a yönelir. "Dini ihlasla O'na tahsis ederek dua ettiler."


  5. 5
    tahsinkaya33
    Üye
    Aklî Deliller

    Akıl da bu evrenin bir yaratıcısının bulunduğuna delalet eder. Bu koskoca evreni, içindeki küçük büyük, canlı cansız, dilli dilsiz, akıllı akılsız, değerli değersiz bütün varlıkları tek bir "yasa" düzenlemektedir. Bu yasa, hem atomu, hem saman yolunu düzenlemektedir. O kadar ki, fen bilgim atoma baktığında; yapısında güneş sisteminin yapısına benzer, farklı olmayan bir yapıyla karşılaşır. Bütün yaratıklarda çiftlik esastır. Eskiden insanlar bunu, insan ve hayvanda erkeklik ve dişilik olarak tanımlıyorlardı. Hurma gibi bazı bitkiler için de, aynı mülahazayı yaptılar. Daha sonra bilim, bütün bitkilerde erkeklik ve dişiliğin bulunduğunu keşfetti. Hatta elektrik gibi bazı cansız maddelerde de çiftliği eksi artı şeklinde buldular. Bütün evrensel yapının özü olan atom çekirdekle birlikte, bir eksi ve bir artı yükten oluşur. Bu yeni bilimsel buluş, ondört asır önce Kur'an'ın getirdiği şu hakikati tasdik etmekten ibarettir: "Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir." (Yasin,36.)
    "İbret alasınız diye her şeyi çift çift yarattık. "(Zariyat, 49.)Bu "her şey" genellemesi, mecaz ve çoğunluk değil, hakikattir.
    Bu evrenin birliğinin delillerinden biri de onun parçaları ve bölümleri arasındaki yardımlaşma, düzen ve ahenktir. Her bir parça diğer parçalara çarpmaksızın, seyrine engel olmaksızın kendi görevini yerine getirmektedir. Bununla da kalmayıp, ihtiyaç içinde olana yardım elini uzatmakta, kendisinde yoksa başkasından almaktadır. Hayvanlar alemi ile bitkiler alemi arasındaki ilişkide bunu açıkça görmekteyiz. Onlar kendi aralarında, hayatlarını devam ettirmek için solunum konusunda bir anlaşma mı yaptılar? Yoksa, bu iki alem arasındaki ilişkiyi bu şekilde düzenleyen biri mi var?
    Güneş ile ay arasındaki ilişkiyi düzenleyen kimdir? Dünya ile ayınkini, ay ile güneşinkini, güneş sistemindeki yıldızların birbiriyle olan ilişkilerini, şu koskoca gezegenimizdeki milyonlarca yıldız kümesinin güneş sistemiyle ilişkisini düzenleyen kimdir? Gezegenimizle, diğer milyonlarca gezegen arasındaki düzeni sağlayan kimdir? Öyle ki, çatışmayıp, yardımlaşmaktadırlar. Bütün bunlar, bir hesap ve ölçüye göre değil midir? "Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar onun buyruğuna boyun eğerler. O, göğü yükseltmiştir, tartıyı koymuştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. "(Rahman, 5-8).
    "Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede seyrederler.(Yasin, 40)
    Şüphesiz ki evrende, hem göz ile hem de basiret ile görülen bu birlik, hem Yaratıcının varlığının hem de O'nun birliğinin net bir delilidir. Eğer bu evrenin birden fazla yaratıcısı bulunsaydı, nizam bozulur, ölçüsü değişirdi. Her yaratıcının yarattığı ve hükümran olduğu şey üzerinde eserini görürdük. Böylece, yaratıcıların iradelerinin farklılığından dolayı yaratma kanun ve yöntemleri farklılaşır ve çatışırdı. Ve doğal olarak, evrenin toptan yok olmasına neden olurdu. Bu evrensel delile Kur'an gök ve yerden bahsederek şöyle işarette bulunur: "Eğer, yer ve gökte Allah'tan başka bir tanrı olsaydı, ikisi de fesada uğrardı. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.' (Enbiya, 22)
    Diğer bir ayette ise şöyle der: "Allah çocuk edinmemiştir. O'nun yanında hiçbir tanrı yoktur. Olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (Müminun, 91)
    Evrenin birliği delilinden yola çıkarak yüce Rabbin birliğine varma, sağlam insan aklının kabul ettiği bir şeydir. Akıl, çokluktan birliğe gitmeyi öngörür. Birçok nedenden bir nedene ulaşmaya çalışır. Nedenlerin nedeni O'dur. Bazı filozoflara evrenin yaratıcısına ilk illet dedirten de budur.


  6. 6
    tahsinkaya33
    Üye
    Naklî Deliller

    Fıtrî ve aklî delillerden başka, naklî deliller de vardır. Bunlar, nesillerin Allah Teâlâ'nın kitap ve resullerinden çeşitli zaman ve mekanlarda, bir tek olan Allah'a (c.c.) imana, ortağı bulunmadığına, ibadetin yalnız O'na mahsus olduğuna ve Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmeksizin O'na şirk koşan kavimlerin inkarı hususunda edilen rivayetlerdir.
    Yeryüzünün hidayeti için gökten indirilen, korunmuş (mahfuz) ilahî bir belge olan Kur'an bize; tevhid akidesiyle gönderilen bütün peygamberlerden haber vermektedir. Bu, Allah ile birlikte başkalarına ibadet ederek şirk koşanlara karşı onların ne aklî ne de naklî bir delillerinin olmadığının kanıtıdır. Gelin, Enbiya suresinin şu ayetlerine kulak verelim,Kur'an'ın onları nasıl azarladığını, nasıl meydan okuduğunu görelim: "Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı ölüleri diriltecekler? Eğer yer ve gökte Allah'tan başka tanrı olsaydı, ikisi de fesada uğrardı. Yoksa, O'nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: 'Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin Kitabı ve benden öncekilerin kitabı.' Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler. Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; 'Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk edin' diye vahy etmişizdir." (Enbiya, 21-25.)
    Ahkaf sûresinde ise; idraklarına nakli bir delille karşılık vermektedir: "Eğer doğru sözlü iseniz, size indirilmiş bir kitap ve intikal etmiş bir bilgi kırıntısı varsa; bana getirin." (Ahkaf, 4.)


  7. 7
    tahsinkaya33
    Üye
    Tevhid Allah'a İmanın Özüdür

    Kardeşim, Allah'a imanın bütün İslâm akaidinin özü olduğuna inandıktan sonraki vazifen, Allah'ı birlemenin (Tevhid) Allah Teâlâ'ya imanın özü olduğunu öğrenmektir. Hak Tevhid'den ayrılırsa küfür olur, şirk olur, pislik olur, günah olur, büyük bir zulüm ve apaçık bir sapıklık olur.
    Müslüman! Bunun için, Allah'ın emir buyurduğu, dinini üzerine bina ettiği, onunla kitabını indirdiği, Resûlünü gönderdiği, dünya ve ahiret mutluluğunun varlığına ve yokluğuna bağlandığı, ehline ve yardımcılarına cennetin, düşmanlarına ise cehennemin vadedildiği tevhidin hakikatini öğrenmen gerekmektedir. Birçok grup, kendisini ona nispet etmekte, kendilerinin gerçek tevhid üzere olduklarını, diğerlerinin ise batıl üzere olduklarını iddia etmektedirler. Şair şöyle der:
    Herkes Leyla'yı elde ettiğini sanıyor
    Ancak Leyla ne onu, ne de bunu kabul ediyor.
    Aristo felsefesi savunucuları ve onu izleyen müslüman felsefecilerde, tevhidi şu şekilde görmekteyiz: Mahiyet ve sıfattan soyutlanmış bir varlığın ispat edilmesi. Daha da ötesi O, hiçbir mahiyeti olmayan, hiçbir sıfatı bulunmayan mutlak bir varlıktır. Bütün sıfatları ilave ve izafidir. Bunlar o kadar ileri gittiler ki, semavî dinlerin davet ettiği Rabbin zatını, O'nun alemi yarattığını, onu yönettiğini, orada ne olup bitiyorsa bildiğim inkara yöneldiler. Yıldızlar aleminin kadim olduğunu, Allah'ın ölüleri diriltmeyeceğini, peygamberliğin müktesep olduğunu söylediler. Bu, bir hurafedir. Bununla da yetinmeyip şunları ileri sürdüler: Allah'ın (c.c.) kesinlikle bazı varlıkları bilmediğini, dünyadaki bazı şeyleri değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini, yıldızların ne yaratıldığını ne de yok olacağını, helalin ve haramın, emir ve nehyin, cennet ve cehennemin olmadığı. İşte bu, onların tevhididir.
    Peki, ya vahdet-i vücutçular? Onları duydun mu? Onlar, sadece kendilerinin muvahhid (birleyen) olduklarını, başkalarının ise muaddid (çoklayan, Çoğaltıcı) olduklarını zannediyorlar. Onların tevhid zannettikleri şeyi biliyor musun? Şudur: Şüphesiz ki münezzeh olan Hak, yaratılanın kendisidir. O, yani Allah, bütün mahlukatın kendisi, hakikatin mahiyetidir. O, her şeyin ayeti (işareti)'dir. Orada buna delalet eden işaret vardır. Bu, onların araştırmacılarının üslup hatasındandır. Daha da ötesi: İşaretin kendisidir, delilin kendisidir. Delil ve delillendirilendir. Taaddüd (çokluk) vehmi değerlendirmelerin bulunmasındandır, hakikat ve varlıktan değil! Bu, onlara göre; hem nikahlayanın, hem de nikahlananın, hem kesenin hem de kesilenin, hem yiyenin hem de yenilenin kendisidir. Onlara göre bu, ilk devir kuruntularının bir kalıntısıdır. Muhakkikleri İbn-i Seb'in'in de dediği gibi; nebevi mesajın da anlatmak istediği buydu.
    Bu tevhidin bölüm ve sonuçlarından biri de şudur: Firavun ve Nemrud gibiler, kamil iman sahibi müminlerdir. Gerçekten Allah'ı tanıyanlardır. Puta tapanlar, Allah'tan başkasına değil, yalnızca O'na tapınışlardır. Onlar, hak ve hakikat üzeredirler. Anne, kız kardeş ve yabancı kadın, su ve içki, nikahın helalliği ve haramlığı arasında fark yoktur.,Hepsi, bir tek şeydir ve o, her şeydir. Peygamberler insanlara yolu zorlaştırmışlar, hedefi uzaklaştırmışlardır. İş, onların getirdiklerinin ve davet ettiklerinin çok çok ötesindedir.
    Kendilerini "tevhid ve adalet sahibi" olarak adlandıran mutezilenin tevhid anlayışına da bakalım. Onlar tevhidi, beş temel ilkelerinin ilki yaptılar.
    Bu mutezilî tevhidin içeriği hakkında ne biliyorsun? Onlar, Allah'ın takdirini inkar etmektedir. Evrenle ilgili Allah'ın iradesini, gücünü reddederler. Mutezilenin müteahhirin alimleri buna Cehmiyye'nin tevhidini de eklemişler ve tevhid şu şekle bürünmüştür: Kaderin, Allah'ın yüce sıfatlarının, güzel isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) inkar edilmesi.
    Bu bozuk tevhid anlayışının karşısına Cebriyye'nin tevhid anlayışı çıkmaktadır. Bunun da içeriği sudur: Hem yaratma işinin, hem de diğer fiillerin yalnızca Allah tarafından yapılması. Gerçekte, kullar bir şey yapamazlar, fiillerini yaratmazlar, buna güçleri de yetmez, onların ihtiyarî hareketleri, esen rüzgarın önündeki ağacın hareketinden bir farkı yoktur. Mahlukatta, yeti, yetenek, iç güdü, sebep yoktur. Ne olursa, sadece Allah'ın dilemesiyle olmaktadır. Bu, hiçbir sebep, hikmet ve tercihin olmadığını kabul etmektir.
    Basiret sahibi, avamdan bazı dalalet içindeki müslümanların ve kendilerine şeyh süsü verenlerin tevhidinden habersiz kalır mı? Onlar din kisvesine bürünmekte, salih insan pozlarına girmektedirler. Onlar Allah'ı bırakıp veli, kutub, evsat, abdal v.b. sıfatlarla anılan kişilere dua etmekte, onlardan fayda beklemekte, onlardan korkmaktadırlar. Kabirlerini tavaf ederler, Allah'tan istediklerinden daha fazlasını onlardan isterler. Allah'tan diledikleri yardımdan daha fazlasını onlardan dilerler. Zor durumlarda onlara sığınırlar. İhtiyaçlarının giderilmesini ve zorluklarının sona erdirilmesini onlardan beklerler. Bunu, Allah ile kendi aralarında onlar bir aracı olarak gördüklerinden dolayı yaparlar ve şöyle derler: Araç olmasaydı, amaç yok olurdu.
    Her şeyden önce; Hristiyanlığın tevhid anlayışını unutmamalısın. Onlar dinlerini, tevhid dini sanmaktadırlar. Şu söz ve inançlarıyla tevhid dairesinden çıkmaktadırlar: Allah, üçün üçüncüsü. Yani, baba, oğul, Ruh-ul Kudüs. Bu, bir aile ya da kutsal bir ortaklıktır. İlah baba, ilah çocuk, üçüncü olarak ta Ruh-ul Kudüs.
    Onlara, bu "üç" sözünüzle tevhid nasıl oluyor dediğinizde; üç bir, bir de üçtür, akide konusunda aklın ve mantığın yeri yoktur, derler. Ve buradaki sloganları şudur: Körü körüne inan!
    Bundan dolayı İslâm, hakkı batıldan ayırıp ortaya çıkarmak için öncelikle davette bulunduğu, bütün öğretilerini üzerine bina ettiği tevhidin hakikatim açıklamaktadır.


  8. 8
    tahsinkaya33
    Üye
    Nasıl Bir Tevhid?

    İlmî, itikadi bir tehviddir bu. İlmî ve davranışsal bir tevhid. Diğer bir deyişle bu iki tevhid birbirinden ayrılmaz. Bilgide, ispatta, itikadda tevhid. İstekte, maksatta ve iradede tevhid.
    Allah katında, O'na, O'nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ortağı, benzeri olmadığına, doğmadığına ve doğurulmadığına, ilmen ve itikaden inanılmadan tevhid gerçekleşmez. Aynı şekilde, niyet ve amel olarak, ibadet ve taati yalnızca Allah için yapmadıkça, O'na boyun eğmedikçe, O'na yönelmedikçe, O'na tevekkül edip, O'ndan korkup, O'ndan beklemedikçe bu tevhid yine gerçekleşmez.
    İlk anlamdaki tevhid, İhlas suresinin tamamında, Âl-i İmran, Tâhâ, Elif Lam, Secde, Hadid surelerinin baş tarafında ve Haşr suresinin son bölümünde açıklanan tevhiddir. ikinci anlamdaki tevhid ise; Kafirun ve En'am surelerinin bütününde, A'raf suresinin ilk ve son bölümlerinde Yunus suresinin ilk, orta ve son bölümlerinde, Zümer suresinin ilk ve son bölümlerinde v.d. surelerde anlatılan ve Kur'an'ın davette bulunduğu tevhiddir. İbn-ül Kayyım, Kur'an bütün sureleri ile tevhidin her türünü de kapsamaktadır diyor.
    Eski ve yeni birçok yazar birinci tür tevhide (itikadî tevhid), Rububiyyet Tevhidi, ikinci türe (amelî tevhid) ise; Uluhiyyet Tevhidi adını vermektedir.
    Sanırım ki aziz okuyucu, bu iki terimin anlamının, Rabbinden bir delil üzre bulunman ve basiret sahibi olman için biraz daha aydınlatılması gerekiyor. Böylece yok olan delili ile yok olsun, yaşayan da delili ile yaşasın. Öyleyse, Rububiyyet ve Uluhiyyet Tevhidlerinin anlamı nedir?


  9. 9
    mum
    Özel Üye
    Allah cc sizden razı olsun aygen ve tahsinkaya33

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi