Verimlilik ve esneklik arasındaki ilişki nedir

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Verimlilik ve esneklik arasındaki ilişki nedir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Verimlilik ve esneklik arasındaki ilişki nedir







  2. 2
    Suskun Karizma
    Özel Üye





    Cevap: Kalkınma ve Verimlilik Konusu ve Bilişim Sektörü Arasındaki İlişki Hakkında


    Bilişim teknolojilerinin günümüzde iş dünyasını ve iş dünyamızın yanında bir o kadar da sosyal hayatımızı ne denli büyük ölçüde etkilediği kaçınılmaz bir gerçek. Türkiye’nin bu teknolojileri kullanma alanında belirli bir performans gösterdiğini kabul etmek mümkünse de, yeni teknolojilerin özellikle de bilişim teknolojilerinin ülkemizin kurumları tarafından üretilmesi ve daha yaygın kullanılması konusunda yeni ve hızlı adımların atılması gerektiği izlenmektedir. Bu yazımızda yenilikler ve özellikle bilişim teknolojisinin ekonomik kalkınma üzerine etkilerini irdeleyen çalışmalar ışığında Türkiye’nin bu alandaki perspektifine ilişkin görüşlerimizi aktaracağız.

    Çalışmayı yaparken bilişim teknolojilerinin kalkınma ve verimlilik üzerinde etkisini analiz eden beklediğimizden çok daha fazla sayıda akademik çalışma olduğu dikkatimizi çekti. Bu alanda çalışmaların yoğunlaşmasının önemli etmenlerinden birinin ABD’nin 2008 mali krizi öncesindeki ekonomik performansı olduğu düşüncesindeyiz. ABD’nin 1990’larda dünyanın diğer bölümlerinde yaşanan durgunluğa rağmen büyümeyi başarması, enflasyonu düşürebilmesi ve işsizliği azaltması dikkat çekmiştir. ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in bu ivmenin gerekçesi olarak bilişim teknolojilerinin verimlilik üzerinde yarattığı etkiyi özellikle vurgulaması bu alana duyulan ilginin yoğunlaşmasına katkıda bulundu.

    Bilişim teknolojilerinin ekonomik kalkınma ve verimlilik üzerine etkisine değinmeden önce ekonomik kalkınma hakkında kısa bir tarihi gezinti yapmak faydalı olabilir. Ekonomik kalkınmayla ilgili girdiler 18. Yüzyıl Adam Smith ekolünden beri bir devinim yaşamaktadır. Çıktının-output elde edilmesinde uzunca bir süre teknolojinin “dışsal” bir faktör olduğu kabul edilmiştir. Ancak Nelson ve Winter adlı iki araştırmacının yaklaşımı, işgücü ve sermayenin yanında teknolojinin üretim fonksiyonları içinde “içsel” bir faktör olduğunu ifade etmeleri ile beraber teknolojiye ve teknolojinin ekonomik kalkınmayla olan ilişkisine dair bakış önemli ölçüde değişime uğramıştır.[1]

    Nelson ve Winter’in geliştirdiği evrimsel yaklaşımda ekonomik kalkınma için teknik değişimin-technical change rolü olduğu, bunun yanında talep tarafındaki faktörlerin de önemli olduğu savunulmuştur. Bu çerçevede, farklı uzmanlaşma yapılarına giderek ülkelerin yaratabildiği teknik imkânlar ve talebin gelir esnekliği ile farklı bir performans sergilenebileceği ortaya konuldu. Bu okulun ekonomist Joseph Scumpeter’den etkilendiği ve esinlediği görülmektedir. Ekonomik Kalkınmanın Teorisi adlı yapıtında Schumpeter, ekonomik kalkınmayı buluş/yenilik/inovasyon, girişimci ve finansal kaynağa bağlamıştır.

    Alman filozof Karl Marx, Das Kapital adlı eserinde mekanik teknolojileri ve makina mühendisliğine bağlı sanayiyi kalkınma için dikkate değer bulmuş ve incelemiştir. Tarihçi Arnold Toynbee, 18. Yüzyıl sanayi devrimi hakkında yansıttığı görüşlerinde dört anahtar endüstriden bahsetmiştir. Bunları; tekstil, mühendislik sanayi, kömür üretimi ve gemi yapımı olarak belirlemiş, Toynbee’nin bu yaklaşımı yeni sanayi dallarına ilgiyi daha da yoğunlaştırmıştır. Bu gelişmeye modern büyüme teorisinin babalarından Kuznet önemli ölçüde ışık tutmuştur. Kuznet’e göre; hızlı büyümenin kaynağı yenilikler ve/veya yeni buluşlardır.[2] Kuznet, sürdürülebilir ve sürekli büyüme için mutlaka eskilerin üzerine yeni buluşların yaratılmasının gerektiğini, buluşlar ve yeniliklerle beraber bir ülkenin ekonomik çıktısının üzerinde yeni endüstrilerin eskilere göre göreli öneminin artması gerektiğini savunmuştur.

    Aslında bu yaklaşım Joseph Schumpeter tarafından bir sistem haline getirilmiştir. Schumpeter ekonomik dinamiklerin şekillenmesinde Kuznet gibi buluşlara büyük önem vermiştir. Ayrıca, girişimcinin nitelikleri, yatırım tutarı ve finansman gibi konuları da ekonomik dinamiklerin şekillenmesinde ön planda tutmuştur.

    Ekonomik kalkınmada teknik değişimin önemini vurguladıktan sonra bilişim teknolojilerinin etkilerini irdeleyelim. Bu teknolojilerin ekonomik büyüme üzerine etkilerini inceleyen çok sayıda akademik çalışma yapılmıştır. Bunlardan en etkili olanlardan biri Freeman ve Perez’in çalışmalarıdır. Bu çalışmalarda büyümenin temel sürükleyicisinin bilişim teknolojileri olduğu savunulmuştur. Büyüme büyük bir tekno-ekonomik paradigma değişimi ile köklü teknolojik gelişimlere bağlanmıştır. Bu değişim için duyulan gereksinimin boyutları da geniş tutulmuştur. Yeni bir organizasyonel yapılanmaya, işgücü içinde yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde eğitim almış ve tecrübe sahibi olmuş insan kaynağına, yeni bir altyapıya, yeni tüketim alışkanlıklarına ve yeni tip şirketlere ihtiyaç duyulduğu savunulmuştur.

    Bazı akademisyenler ise söz edilen çalışmada ve yaklaşık son 15-20 yılı aşkın süredir bu çalışmadan etkilenen diğer çalışmalarda, gerek bilişim gerek diğer yeni teknolojilerde değişimin sosyal ve ekonomik boyutlarının ne denli net yapıldığına dair bir açıklık olmadığına ilişkin değerlendirmeler yapmıştır. Bu görüşlere karşı çıkan ekolun iddiaları çeşitli gerekçelerle mesnetlendirilmiştir. Bunlardan ilki; radikal buluşların ve bu buluşların ekonomik sistem içine entegre olabilmesinin hızla gerçekleşmediğidir. Özellikle bu tip teknolojilerin yaygınlaşmasının çok da hızlı ve kolay olamadığı belirtilmektedir. Yeniliklerin mutlaka belirsizlik içerdiği açıklanmaktadır. İkinci tez ise teknolojinin arzu edilen düzeyde yaygınlaşmasının gerçekleşmesi halinde bile ekonomik çıktı-output üzerinde iddia edilen kadar büyük bir etkisinin olmadığı yönündeki kanıdır. Üçüncü olarak ise; yeni teknolojilerin üretilmediği ülkeler üzerinde etkisinin ölçümünün pek de mümkün olamamasının, bir genelleme yapmak için engel teşkil ettiğidir.

    Buna rağmen, ekonomistler bilişim teknolojilerinin büyüme üzerindeki etkisini analiz etmeye devam etmiştir. 1950’li yıllarda Solow’un geliştirdiği büyüme modeli önemli kavramsal ve teknik bir aydınlanma imkânı sağlamıştır. Solow, ABD ekonomisinin büyümesinin ardındaki itici gücü sadece işgücü ve sermaye girdilerine bağlamamış, yerine kendi ifadesiyle “teknik değişim” adını verdiği teknolojik gelişime odaklanmıştır. Bu sonuç ekonomik büyümenin ölçümlendiği faktörler üzerine bir tartışma yaratmıştır. Ayrıca, örneğin işgücünün niteliklerinde ilerleme gibi ölçülemeyen ve niteleyici-kalitatif büyüklüklerin de araştırılmasına yol açmıştır. Bu durum “büyüme muhasebesi-growth accounting” adı verilen ve işgücünün yeteneklerini, teknik değişimin uzun dönemli ekonomik büyüme üzerindeki etkilerinin analiz edildiği yeni bir araştırma alanı da doğurmuştur.

    Solow’un 1957 yılında ABD ekonomisi üzerinde yaptığı araştırma teknik değişimin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini önemli ölçüde ortaya çıkarmıştır. Yeni büyüme teorileri de firmaların yenilik yapma yeteneklerinin teknik değişimde ve kalkınmada rolü olduğuna dair önemli sayılacak bulguları sunmuştur. Bu çerçevede, bazı deneye/gözleme dayalı-ampirik çalışmalar yeni fikir üretiminin ekonomik sistemlerin performansları üzerindeki etkisini araştırmıştır. Bu çalışmalardan çıkarılan önemli bir bulgu, ülke düzeyinde uzmanlaşmanın ülke kalkınması üzerinde etkisi olduğudur.

    Günümüzde teknik değişimin ekonomik büyümenin en önemli motoru olduğu savunulmaktadır. İlgili diğer çalışmalar özellikle bilişim sektörünün önemli yapısal değişimleri de beraberinde getirdiğini ifade etmektedir. Freeman ve Perez’in çalışmaları bilişim teknolojilerinin yanında biyoteknoloji ve ileri düzeyde gelişmiş materyaller-advanced materials gibi daha çok bilim ve araştırma-geliştirmeye dayalı sektörlerin gelişiminin de kalkınma üzerine etkileri olduğunu belirlemiştir. Özellikle bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin son 25 yıl içindeki gelişimi bu alanlarda geri kalmış ülkelerin stratejik yaklaşımlarını farklılaştırmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Öncelikle, 1960’lardan itibaren bazı büyük Avrupa ülkelerinin ABD ile kendilerini konumlandırdıklarında sahip oldukları statünün önemli ölçüdeki farkı, ulusal şampiyonlar yaratma stratejisini geliştirmelerini teşvik etmiştir. İngiliz ICL, Fransız Bull gibi büyük firmalara yoğun miktarda devlet desteği sağlanmıştır. Özellikle kamunun bilgisayar ve telekomünikasyon sektörü ihtiyaçlarının bu firmalardan tedariki sektörün bu ülkelerde gelişiminde gözle görülür bir ilerleme etkisi yaratmıştır.

    Hemen hemen aynı dönemde Japonya elektronik sektöründe ihracat amaçlı bir atak gerçekleştirmiştir. Japonya’nın bu stratejisi Güney Kore, Hong Kong, Tayvan, Singapur gibi Asya ülkelerinin bu alana odaklanmalarında dayanak teşkil etmiştir. Başlangıçta bu ülkeler bilişim teknolojilerinin dışındaki sektörlerde faaliyet göstermiş olsalar da 1970’li yıllarda ürün gamlarının içinde önemli bir yer teşkil etmeye başlamıştır. Aynı döneme rastgelen üçüncü bir atılım özellikle Brezilya’dan ve Meksika’dan kaynaklanmaktadır. Bu ülkelerde bilişim sektörüne ithal ikamesi politikaları güderek iç üretim potansiyellerini artırma yönünde atılım yapmaya çalışmışlardır.

    Son olarak, bilişim sektöründe aktif olmaya çalışan ülkeler için bazı politika önerileri sunmakta fayda görüyoruz:
    1.İhracat politikalarını doğru platforma oturtmaksızın ithal ikamesi politikaları üretmek başarısızlıkla sonuçlanabilir. Diğer taraftan, teknoloji transferini destekleyen ve bilişim sektöründe iç üretim kaynaklarını teşvik etmenin faydaları görülebilir.
    2.Bilişim endüstrisinde değişim çok hızlı gerçekleşmektedir. Belirgin bir alanda sahip olunan göreli rekabet avantajının sürekli bir kalkınmayı sağlama fırsatı az olabilir. Bu nedenle yenilik yaratabilmenin sürekliliğin sağlayacak politikaların belirlenmesi ve izlenmesi gereklidir.
    3.Bilişim endüstrisinin gelişiminde ihracat odaklı üretimle beraber iç pazarın gelişimi, toplu üretim-mass prodcution imkânlarının yaratılıp yaratılamayacağının iyi analiz edilmesi gerekir. İç pazarın ihtiyacı ile beraber, dünya ve iç pazar talepleri arasındaki farklılığın net bir biçimde ayrımlanmamasından kaynaklanan nedenlerle uyumsuz stratejik yaklaşımlar ve zararlar doğabilir. Bu alanda başarılı olmuş ülkelere dikkat edildiğinde bilişim sektöründe olduğu gibi diğer sektörler için de genel ihracat stratejilerinde bir uyum ve sağlıklı yapılanma olduğu gözlenmektedir. Hindistan, Brezilya, Çin gibi büyük ülkelerin kendi iç pazarlarının büyüklüğü ve teknoloji üretim kapasitelerinin yeterli olması nedeniyle kendi bilişim endüstrilerini destekleme imkânları mevcuttur.
    4.Şu ana kadar yapılan çalışmaların bazılarının gelişmekte olan ülkelerin uluslararası rekabet arenasına çıkacak özellik ve niteliklerde ürün geliştirme yetenekleri olabildiğine dair güçlü bir kanıt henüz elimizde mevcut değildir. Diğer taraftan, bilişim endüstrisinde farklılaştırılmış ürünlerin genellikle gelişmiş ülkelerde üretilebildiği izlenmektedir. İhracat odaklı stratejinin önündeki en büyük engel de budur. Bu nedenle gelişmekte olan ülkelerin bu sektörde işleri daha da güç olmakta ve yoğun çaba sarfetme gereği ortaya çıkmaktadır.
    5.Bilişim sektörünün iç dinamiklerle geliştirilmesine yönelik yorumların yanında, politika belirleyicilerin dikkat etmeleri gereken belirli alanlar mevcuttur: Bu da sektörün dinamiklerini sağlamlaştırıcı tamamlayıcı bilginin yaratılması ve kullanımı şeklinde özetlenebilir. Bilişim endüstrisine verimli kullanım alanları açılması farklı disiplinlerden bilgi birikimine ve bu teknik bilgi birikimi ile yönetim tecrübesinin sentezlenmesine ihtiyaç gösterir. Bir organizasyon içerisinde yeni bir model yaratabilmek bu teknolojilerin kullanımındaki başarı imkânını artırabilecektir.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin bilişim sektörünün elektronik, bilgisayar ve telekomünikasyon komponentlerini kendi kaynaklarıyla ve ülke sınırları içinde üretebilecek insan kaynağı olduğu inancındayız. Sahip olunan bu potansiyeli kinetik enerjiye çevirecek eylemler harekete geçirilmiştir. Ancak çok hızlı ve planlı hareket etmek gerekmektedir. Burada devletin düzenleyici ve destekleyici rolünün önemli ve yönlendirici olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca üniversitede yapılan araştırmaların sadece akademik çevrede kalmaması, işletme dünyasıyla karşılıklı bilgi ve tecrübe paylaşımının yaratabileceği hiçbir zaman kopmayacak kadar sağlam bir ağ sistemi yaratılmalıdır. Bilişim teknolojilerinin kullanımı kadar üretimine yönelik çabaların ülkemizin özellikle bugünlerde ihtiyacı olan işgücü kazanımını ve kalkınmayı destekleyeceği kanaatindeyiz.








+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi