Sanat Akımları

+ Yorum Gönder
Kültür-Sanat ve Kültür Sanat Haberleri Bölümünden Sanat Akımları ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    ZEYCANSU
    Emekli
    Reklam

    Sanat Akımları

    Reklam



    Sanat Akımları

    Forum Alev
    Art Nouveau

    Art Nouveau zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımıdır.Köklerinin Britanya merkezli Arts&Crafts hareketine dek gittiği söylenebilir. Avrupa ve Amerika’yı etkilemiştir.
    19.YY sonu ve 20. YY başında etkili olmuş bu akım ülkemizde 1900 Sanatı ya da Yeni Sanat adlarıyla anılmakla birlikte birçok Avrupa ülkesinde bölgesel olarak değişik adlarla anılmış , adlara uygun olarak ta uygulamaların niteliklerinde değişiklikler görülmüştür.

    Modern Style, Yellow Book Style, Fin de Siecle Style, Jügenstil, Secession Stil bölgesel olarak kullanılan adlara örnektir. Stilin ilk aşamalarındaki mimarlıkta aşamalar daha belirgindir; kullanılan abartılı barok stili benzeri dekoratif bezeme ve süslemeler sebebiyle Floral Style, Style Coup De Fouet(Kamçı Vuruşu Stili) ve Style Angouille(Yılanbalığı Stili) olarak da anılmıştır.

    Ortaçağ gotik sanatını savunan İngiliz estetikçi ve tarihçi John Ruskin’den etkilenen; Praeraphaelit grubu üyesi William Morris, mutlulugun el emeğiyle elde edilebileceği, işçi kesiminin yasama sevincine bu tür çalışma ile ulaşabileceği inancındaydı . İnsan ile maddenin arasına giren makinenin , dolayısıyla endüstriyel gelişimin güzelliği yok ettiği görüşündeydi.Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği , ortaçağ sanatçılarının eserlerinin mükemmelliğinden aldıkları zevkle özgür ve mutlu olduklarını savunuyordu.

    Sosyalist fikirlere sahip W. Morris, sanatı ,el emeği niteliğiyle geniş halk topluluklarına mal etmek suretiyle demokratlaştırmak istemiş,sanat kurumları açmış ayrıca imal ve satışın bir arada gerçekleştiği atölye-mağazası Morris Company’i açmıştır(günümüz meslek okulları niteliğinde).

    Doğruluğu tartışıladursun W.Morris’in bakış açısı birçok sanatçı tarafından benimsenmiş,desteklenmiş ;bu yolla el sanatlarına dayalı bir sanat akımı oluşmuştur.Endüstriyel gelişmelerle ev yapımı ürünlerin pahalı kalmasıyla fakir işçi kesim yerine zengin koleksiyonculardan rağbet görmüştür.Kısaca endüstriye yenilmiştir.

    Art Nouveau ismi 1896 yılında Paris’te açılmış olan ,dekoratif mobilya ve aksesuar satan bir mağazadan gelmektedir.Devlet salonuna kabul edilmeyen sanatçıların da bu tur eşyaların alım satımıyla ilgilenmeye başlamasıyla akım güçlenmiş ve anti akademik bir nitelik kazanmıştır.

    Art Nouveau zamanla klasizmi reddetmiştir. Bu toplumsal değişimi de yansıtan bir durumdur. Darwin sonrası bir toplumda, Tanrının varlığının ancak sorgulanabildiği bir zamanda, insan ruhunun karanlık yanları ortaya çıkmaya başlamıştı. ”Fin de siecle” yani “yüzyılın sonu” sanatçıları ve yazarları sis ve loşluğu parlak gün ışığına yeğlerler. Paris gece hayatından,dansçılar ve hayat kadınlarından ilham alan grafik çalımsalar,mimaride Victor Horta’nın Loie Fuller’e tasarladığı tiyatro binası bunu kanıtlar niteliktedir.

    Klasizme sırtını dönen Art Nouveau sanatçıları ilhamı öncelikle doğada aramışlardır.Bitkisel motifler,kadın figürleri kıvrılan bükülen çizgiler akımın etkilediği her alanda kullanıldı.Bitkileri ve hayvanları düzenli kompozisyonlarda statik bir formda kullanan eskilerin aksine doğanın dinamik kuvvetleri dile getirilmeye çalışılmıştır.

    Demirin yapı malzemesi olarak kullanılması (1889 Paris Fuarı için yaptırılan Eiffel Kulesi) mimari için önemli bir devrim hareketi olmuştur. Demir; metro girişlerinde, yapıların değişik bölümlerinde, günlük yaşam araç ve objelerindehem fonksiyonel hem de süs olarak (fer forge) değerlendirilmiştir.

    Demirin kullanımının yanı sıra Art Nouveau’nun karakteristikleri : camın (vitray) yoğun kullanımı bunun bir sonucu olarak ışık ve aydınlatma çözümleridir. Aydınlatmanın önem kazanmasıyla cam pencerelerle aydınlatılan(misterious light) merdiven yada hollerin merkez olarak yerleştirildigi yeni bir plan düzenine gidilmiştir.

    Art Nouveau mimarlık sanatı 3 aşamada incelenebilir:
    • 1896-1900yılları arasında başka stillerin yansımalarının net olarak görüldüğü bu dönemde Neo-Barok denilebilecek motifler ve bitkisel bezemeler ön plandadır.
    • “Gotik’i taklit ya da tekrar etmemeli sadece (ona) devam etmeliyiz” diyen Anton Gaudi yapıtlarında renkli yüzeyler, dalgalı formlar bol dekorasyon ve organik motifler kullanarak bu akımın ilk örneklerini yaratmıştır. Gotik mimari ve Catalan mimarisinin bir sentezi de sayılan yapıtların her yerinde süsleme öğeleri olarak bükük, kıvrık çizgili hacimler kullanılmıştır.
    • 1905-1914 yılları arası geçiş aşamasıdır.Bu dönemde dekoratif süsler sadeleşmiş ,çizgiler stilize edilmiş,eğri çizgiler çokgen ve küpler oluşturmaya başlamıştır.
    1925’te uluslararası stil uygulamaya geçmiş; eğriler-geometrik figürler, yoğun dekor-sistematik sadelik, fantezi-fonksiyon paralellikleri vardır.

    Art Nouveau'nun el sanatlarını yayma ilkesi 20 y.y.da endüstriyel tasarım ekonomik ilkesini oluşturmuş ,el sanatlarının fonksiyonel olması gerekliliği vurgulanmıştır.Mimarlıkta da form fonksiyonu izler. Style Internationale aynı zamanda kübik hacimler oluşturur,düz yüzeyler teras nitelikli katlar bu formları tamamlar; yalınlaşan tasarımda yüzeyler dik açılarla birleşir.Bu mimari stilinin tanınmış temsilcileri arasında Le Corbusier,Walter Gropius,Mies Van Der Rohe, Avlar Aalto sayılabilir.


    Ashcan Ekolü

    New York'lu 20.yüzyıl başında aktif bir realist sanatçı grubu. Akademi tarafından kabul gören konuları reddetmiş; hayatın (ve şehir hayatının) tekdüze hatta bazen rahatsız edici ve çirkin yanlarına yoğunlaşmışlardır.


    Barbizon Ekolü

    Barbizon ekolü, 19. yüzyılda Fransız bir ressam grubu tarafından uygulanan manzara resmi tarzını tanımlamak için kullanılır. Daha önceki idealize manzara resmi reddedilmiş, çoğunlukla açık havada doğrudan gözlem yoluyla daha serbest ve gerçekçi eserler meydana getirilmiştir.


    Barok

    Avrupa'da yaygınlaşan Barok sanatta bir anlatım biçimidir. Aslında başlangıcı ve bitişi için kesin bir tarih verilemez ama 16. ve 18. yüzyılları arasında oluşup şeklini almış bir dönemdir. Mimarlık, müzik, resim ve heykelin etkileyici temalar altında birleştirilmesi amacını güder. Abartılı hareket duygusu ve net gözüken detayları ile dönemin müzik ve edebiyatında da kendini gösterir. Yoğun bir etki bırakan bu anlatım biçimi kendi alanında fazla eser verildiğinden bir dönem adı olarak anılmaya başlanmıştır. 1600'lerde Roma'da kilise etkisinde doğmuşsa da tüm Avrupa'ya yayılmıştır.

    Mimaride Mimar Louis Le Vau ve bahçeci Andre Le Notre tarafından yapılan Versailles Sarayı , Barok Mimarisinin en tipik örneklerindendir. Bunun yanında resimde Caravaggio, Rembrandt, Rubens, Vermeer; heykelde Gianlorenzo Bernini; müzikte Johan Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, L'Estro Armonico, Domenico Scarlatti, Georg Friedrich Handel, Georg Philipp Telemann Barok tarzında eser vermiş kişilere örnek teşkil edebilir.


    Dışavurumculuk

    Doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl Avrupa sanat akımı. Bozunmuş çizgi ve şekiller, abartı renkleri ile duygusal bir iz bırakmayı hedefler. V,ncent van Gogh bu hareketin öncüsü kabul edilir.


    Erotik Edebiyat

    Erotik edebiyat, birey ya da topluluk olarak insanın erotik yaşamını gözlemci, itirafçı, eleştirel, dadaist ve benzeri şekillerde ortaya koyan edebiyat türüdür. İlk ve en başarılı örneklerini Pierre Louys, Sappho, Marquis de Sade gibi isimler vermiştir.

    Fransız edebiyatında asıl yerini bulan bu tür, Geç Amerikan döneminde de büyük ilgi görmüştür. Dünya genelinde, bu türdeki eserlerin büyük çoğunluğu başta sansürlemeye, yasaklamaya uğramıştır.


    Fotorealizm


    Fotorealizm, fotoğraf, özelliklerinin ve kalitesinin resmedildiği, 1960 ve 1970'lerde yaygın bir akımdır.






  2. 2
    ZEYCANSU
    Emekli

    --->: Sanat Akımları

    Reklam



    Happening

    Happening, teyatral doğası olup senaryo dahilinde olmadan, doğaçlama yoluyla yapılan bir çeşit sanatsal etkinliktir. Terim olarak ilk defa Allan Kaprow'un "6 Bölümlük 18 Happening" (18 Happenings in 6 Parts) isimli eserinde kullanılmış ve yaygınlaşmıştır. Slayt gösterileri, dans, koku ve tad gibi hislere hitap eden etkinliklerin sahnelenmesi ve tecrübe edilmesi ön plana çıkar. Birçok örneğinde izleyici katılımı önemlidir ve ortaya çıkan estetik etki, tecrübe edilen etkinliklerin bileşimidir.

    Claes Oldenburg'un "Dükkan" (Store) (1961), "Oto-bedenler" (Autobodies) (1963), ve "Yıkamalar" (Washes) (1965); Robert Rauschenberg'ün "Harita Odası II" (Map Room II) (1965); Robert Whitman'ın "Amerikan Ayı" (The American Moon) (1960); and Kaprow'un "Çağrı" (Calling) (1965) isimli eserleri önemli happening'ler arasında sayılabilir.


    Minimalizm

    Minimalizm, modern sanat ve müzikte, kökeni 1960'lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır. ABC sanatı, minimal sanat gibi tabirlerle de anılır.

    Görsel Sanatlarda Minimalizm

    Soyut dışavurumculuğun biçime ve duyguya verdiği aşırı öneme karşı bir tepki olarak, nesnenin nesne olma özelliğine dikkat çekmek ve ifade, tarihsel, sembolik anlamlarını minimuma indirmek amacıyla hareket eden minimalist sanatçılar, nesnelere ve nesnelliğe olan bu ilgi nedeniyle genellikle heykel üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu alandaki önemli isimler arasında Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Donald Judd, Dan Flavin sayılabilir. Süreç Sanatı, arazi sanatı, performans sanatı ve enstalasyon sanatı minimalizmden etkilenerek ortaya çıkmıştır.

    Müzikte Minimalizm

    Görsel sanatlara benzer şekilde, müzikte de minimalizm, biçimciliğe tepki olarak çıkmış, müzikteki duygusal sterilliği, entellektüel karmaşıklığı ve diğer biçimleri ortadan kaldırma amacı gütmüştür. Tarihi veya duygusal izlenimleri en aza indirgemek için melodi ve harmonide basitlik ön plana çıkarılır, tekrarlara önem verilir. Elektronik enstrümanların kullanımı da bu amaca uygun olduğundan yaygındır. Minimalist besteciler arasında Philip Glass, Steve Reich, Terry Riley, La Monte Young ve John Adams sayılabilir.


    Modernizm

    Kültürel anlamda modernizm, 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır.








  3. 3
    DarK~AnqeL
    Emekli
    Stilizm

    Stilizm
    Stilizm , halen akademik çevreler ve otoriteleri tarafından kabul görmese de kendi içerisinde gelişen bir sanat akımıdır. Kelime, kök olarak stilden türmiş olup, özellikle tekstil moda tasarımı ve stilistlik anlamında mesleki bir terim olarak kullanılmaktadır.
    Stilizm akımı diğer sanat akımlarına göre çok yenidir. Stilizm bulunduğu
    zamana göre eski tarzı stili yenileyebilen bir sanat dalıdır.



    buda benden(=







  4. 4
    DarK~AnqeL
    Emekli
    Fovizm (Fauvism)
    Fovizm (Fauvism) 1898-1908 yılları arasında Henri Matisse tarafından Fransa'da geliştirilen bir sanat akımıdır. En önemli özelliği, tüpten çıkmış gibi çiğ ve bağıran renklerin doğrudan kullanımıdır. Matisse, Derain ve Vlaminck'in Paris'te açtıkları bir sergide ilk kez duyulmuştur. 1905 yılında gercekleşen bu sergi modern resme birçok katkıda bulunmuştur. Sergiye gelenler daha önce hiç karşılaşmadıkları bir anlatımla karşılaşmışlardır. Tuval üzerine sürülmüş dogrudan renkler, bozuk perspektif gelenleri şaşırtmıştır. Sergide bulunan bir eleştirmen bu gruba fauve (vahşi hayvan) adını takmıştır. Akım adını buradan alır.


  5. 5
    ZEYCANSU
    Emekli
    1970 ve Sonrası Sanat Akımları
    Sanat tarihine duyulan yeni ilgi, bir bakıma toplumumuzda sanat ve sanatçının konumunu değiştirmiş olan birçok etkenin bir sonucudur ve sanatı geçmişte hiç olmadığı kadar moda haline getirmiştir. Bu etkenlerden birkaçına değinmek istiyor.
    1. Kuşkusuz birincisi, insanoğlunun gelişme ve değişme konusundaki deneyimidir. Bu deneyim bize, insanlık tarihinin, günümüze kadar gelip, geleceğe uzanan bir dönemler dizisi olduğunu göstermiştir.
    Bir kimsenin kendi döneminin sanatını kabul etmemesi hem boşunadır hem de aptalcadır.
    Tüm büyük sanatçıların kendi zamanlarında reddedildiği ve alaya alındığı gibi bir inanç hâkimdir günümüzde. Bu yüzden toplum artık hiçbir şeyi reddetmemek ve alaya almamak için büyük çaba göstermektedir. Sanatçıların geleceğin öncüsü olduğu ve eğer onların değerini anlamazsak, onların değil bizim gülünç duruma düşeceğimizi savunan görüş, toplumun en azından büyük bir kısmına egemendir.
    2. Şimdiki duruma katkıda bulunan ikinci öge de gelişme ile, özellikle de bilimin ve tekniğin gelişimi ile ilgilidir. Hepimiz, modern bilimin kuramlarının, inanılmaz derecede karışık ve anlaşılması zor görüldüğü halde yine de bir değere sahip olduğunu biliyoruz. Bunun en etkileyici örneği, artık herkesin de bildiği, Einstein'in görecelik kuramıdır. Bu kuram, zaman ve yer hakkındaki tüm akla uygun kavramlarla çelişiyor gibi görünse bile, sonuçta atom bombasının yapımını sağlayan kütle ve enerji formülünü ortaya çıkarmıştır. Bilimin gücünden ve saygınlığından oldukça fazla etkilenen sanatçı ve eleştirmenler, deneylere güven beslemeye başladılar; ne var ki aynı zamanda, anlaşılması güç olan her şeye de inançla sarıldılar. Ne yazık ki bilim, sanattan çok daha değişiktir, çünkü bilim adamı mantıklı yöntemlerle, anlaşılması güç olanı, saçma olandan ayırma gücüne sahiptir. Sanat eleştirmeninin böyle kesin sonuç veren sınama yöntemleri yok. Dahası, yeni bir deneyin anlamlı olup olmadığı üzerinde düşünmek için zaman istemenin mümkün olmadığım da seziyor. Böyle yaptığı takdirde, geride kalabilir. Geçmişin eleştirmenleri için belki de bunun önemi yoktu; bugünse, eski inanışlara bağlı kalanların, değişmeyi reddedenlerin ezilip geçileceğine hemen hemen herkes inanıyor. Ekonomide sürekli olarak ya uyum göstermemiz ya da yok olmamız gerektiği söyleniyor. Açık görüşlü olmamız ve sunulan yeni yöntemlere bir şans tanımamız gerekiyor. Hiçbir sanayici, tutucu olduğu, girişimci olmadığı damgası yeme riskine girmek istemez. Sadece zamana uyması yeterli değildir; zamana uyduğunun algılanması da gerekir. Bu yüzden özel ofisini en son modanın yapıtlarıyla doldurur. Onun için bu yapıtlar ne kadar devrimci olursa, o kadar iyidir.
    3. Günümüz koşullarında üçüncü öge, ilk bakışta öncekilerle çelişir gibi gözüküyor, ne de olsa sanat, sadece bilim ve teknolojiye ayak uydurmak istemiyor, aynı zamanda bu "canavarlar"dan kurtulmak için de bir çıkış yolu arıyor. Daha önce de gördüğümüz gibi, sanatçılar bu yüzden mantıklı ve mekanik olanı reddetmişlerdir. Aralarından çoğu, kendiliğindenliğin ve bireyselliğin önemini vurgulayan gizemli bir inancı kucaklamışlardır. İnsanların mekanikleşmekten ve otomatikleşmekten, aşırı düzenli ve standartlaşmış bir hayata sahip olmaktan niye ürktüklerini anlamak hiç zor değildir. Kişisel tuhaflıklara, kaprislere hâlâ izin verilen ve dahası değer verilen tek yer sanattır sanki. XIX. yüzyıldan beri, birçok sanatçı, boğucu gelenekçiliğe karşı, kentsoyluyu şaşırtarak savaştığını ileri sürmüştür. Ne yazık ki, kentsoylu bu arada, şaşırtılmış olmanın çok eğlenceli bir şey olduğunu anladı. Büyümeyi reddeden ama yine de çağdaş dünyada kendine bir yer bulan insanların tuhaf davranışlarını izlemekten hepimiz biraz hoşlanmaz mıyız? Üstelik, yeni şeyler karşısında şaşırmayı reddederek ne kadar önyargısız olduğumuzu herkese gösterme şansını da elde etmez miyiz? Böylece teknik verimlilik dünyası ve sanat dünyası geçici bir barışa kavuştular. Sanatçı özel dünyasına çekilip, mesleğinin gizleri ve çocukluk düşleriyle ilgilenebilir, yeter ki, ürettiği şeyler toplumun sanat kavramına uygun olsun.
    4. Bu kavramlar, sanat ve sanatçılar hakkında ortaya çıkan belirli psikolojik varsayımların etkisinde kalmıştır. Örneğin kökleri Romantik döneme kadar uzanan "kişisel ifade" kuramı ve dönemini derinden etkileyen Freud'un buluşları gibi. Bu buluşlardan yola çıkarak, sanatla ruhsal rahatsızlık arasında, Freud'un hiçbir zaman kabul etmeyeceği kadar yakın bir ilişki olduğu öne sürülmüştü. Bu görüş, sanatın "çağının bir ifadesi" olduğu inanışıyla birleşince, ortaya şöyle bir sonuç çıktı: her türlü özdenetimi terk etmek, sanatçının sadece hakkı değil, göreviydi de. Eğer bu şekilde özdenetimsiz yapılan eserler hoş görünmüyorsa, bunun nedeni yaşanan çağın da hoş olmamasıdır. Önemli olan, bu çıplak gerçeklerle yüzleşerek kendi durumumuzun teşhisini koymaktır. Bu kusurlu dünyada bize sadece sanatın mükemmeli vereceğini savunan karşıt fikir ise, genellikle "gerçekten kaçış" olarak yorumlanıp dikkate alınmamıştır. Psikolojinin uyandırdığı ilgi, hem sanatçıları hem de seyircileri, insan ruhunun daha önce tabu olarak görülüp uzak durulan derinliklerini keşfetmeye yönlendirmiştir. "Gerçeklerden kaçma" damgası yememe isteği, birçoklarının gözünü, önceki kuşakların uzak duracağı gösterilerden başka yöne çevirmesini engelledi.
    5. Şimdiye kadar sıraladığımız dört unsur, resim ve heykelin yanı sıra edebiyat ve müzikte de etkili oldu. Geri kalan beş unsur daha çok sanatın uygulaması ile ilişkili. Kitapların basılıp yayımlanması, tiyatro eserlerinin oynanması ve müzik eserlerinin çalınması gerekir. Bu işlerin bir mekanizma tarafından yapılması zorunluğu olanların, aşırı deneyler yapma şansını belirli ölçüde frenler. Bu yüzden, tüm sanatlar arasında kökten yeniliklere en açık olanı resim olmuştur. Eğer boyanızı tuvale dökmeyi tercih ediyorsanız, fırça kullanmak zorunda değilsinizdir. Eğer Yeni-Dadacı iseniz, bir sergiye yapıt olarak bir çöp parçası gönderip, bunun sergilenmesi konusunda sergi yöneticilerine meydan okuyabilirsiniz. Onlar neye karar verirse versin, siz dalganızı geçersiniz. Sonuçta sanatçının da bir aracıya, onun çalışmalarını sergileyip tanıtan bir galeri sahibine ihtiyacı vardır. Şimdiye kadar saydığımız, sanatçı ve sanat eleştirmenini yönlendiren tüm etmenler, galeri sahibi üstünde büyük bir olasılıkla daha etkili olacaktır. Eğer değişikliği kollayan, akımları izleyen ve yükselen yetenekleri gözleyen biri varsa, o da galeri sahibidir. Doğru ata oynarsa sadece büyük bir servet kazanmakla kalmayacak, müşterilerini de memnun edecektir. Bir önceki kuşağın tutucu eleştirmenleri, "bu modern sanatın", galeri sahiplerinin bir dalaveresi olduğundan yakınırlardı. Ne var ki, sanatın ticaretini yapan bu insanlar her zaman kâr etmek istemişlerdir. Onlar bu pazarın efendileri değil, hizmetkârlarıdır. Doğru bir seçimin, bir galeri sahibine, sanatçılara ün kazandıracak ya da ün kaybettirecek bir güç ve prestij verdiği zamanlar olmuştur. Ama tıpkı yel değirmenlerinin rüzgâr estiremeyeceği gibi, galeri sahipleri de bir değişim rüzgârı yaratamazlar.

  6. 6
    ZEYCANSU
    Emekli
    6. Öğretmenlerin durumu ise daha farklı olabilir. Bence altıncı öge sanat öğretmenidir ve günümüzde önemli bir yer tutmaktadır. Modern eğitimdeki devrim kendini ilk olarak çocuklara sanatın öğretilmesinde göstermiştir. Bu yüzyılın başında sanat öğretmenleri, geleneksel yöntemlerin insan ruhunu köreltici alıştırmalarını terk ederlerse, çocukların ne kadar daha verimli olacağım görmeye başladılar.
    Aynı zamanda psikologlar, çocukların boya ve oyun macunu kullanırken duydukları hazzı olumlu bir öge olarak gördüler. "Kendini ifade etme" ideali, ilk olarak sanat derslerinde geniş bir kitle tarafından değer gördü. Günümüzde "çocuk sanatı" terimini olağan bir biçimde kullanırken, bu terimin önceki kuşakların sanatla ilgili tüm kavramlarına karşıt olduğunu aklımıza bile getirmiyoruz. Toplumun büyük bir kısmı, gördükleri bu yeni eğitim sonucu yeni bir hoşgörü kazanmıştır. Çoğu özgür yaratıcılığın tadına varmıştır ve dinlenmek amacıyla resim yapmayı bir alışkanlık haline getirmiştir. Amatörlerin sayılarındaki bu hızlı artış, sanatı da birçok yönden etkilemiştir. Bu etkilerden biri, sanata olan ilginin güçlenmesidir ve bu, sanatçılar tarafından olumlu karşılanmalıdır. Buna karşın, çoğu profesyonel, bir sanatçının ve bir amatörün fırça vuruşları arasındaki farkı vurgulamaya önem verir. Usta fırça vuruşunun gizemi de belki bu farktan doğmaktadır.
    7. Aslında rahatlıkla birinci sıraya da koyabileceğimiz yedinci etmene geldik: Resmin rakibi olarak fotoğrafın yaygınlaşması. Geçmişin sanatı elbette ki tümden ve yalnızca gerçekliğin taklidini amaçlamamıştır. Fakat, daha önce de gördüğümüz gibi sanatın doğayla olan bağı bir türlü nirengi noktası sağlamış, en iyi sanatçıların yüzyıllar boyunca kafalarını meşgul edecek ve eleştirmenlere yüzeysel de olsa bir ölçüt sağlayacak bir sorun oluşturmuştur. Fotoğrafın, XIX. yüzyılın başlarında bulunduğu doğrudur ama, onun şu andaki kullanım biçimi başlangıçtaki kullanımıyla karşılaştırılamaz. Artık her ülkede, fotoğraf makinesine sahip milyonlarca insan var. Tatil süresinde çekilen renkli fotoğrafların sayısı milyarları buluyor. Bunca fotoğrafın arasından, bilinçli olmadan, şans eseri çekilmiş ve çoğu manzara resmi kadar güzel ve çekici, birçok portre resmi kadar etkili ve unutulmaz olan görüntüler çıkacaktır elbette. Bu yüzden, "fotoğraf gibi" sözünün, sanatçıların ve sanat beğenisi dersi veren öğretmenlerin gözünde aşağılayıcı bir sıfata dönüşmesine şaşmamalı. Böyle bir aşağılamayı desteklemek için kimi zaman ileri sürülen gerekçeler temelsiz ve haksız olabilir, ama artık sanatın, doğanın betimlenmesi dışında yeni seçenekler sunması gerektiği fikri, birçoklarınca kabul edilmektedir.
    8. Sekizinci nokta olarak şunu unutmamak zorundayız: Dünyanın birçok yerinde sanatçıların yeni seçenekler aramaları engellenmiştir. Eski Sovyet Rusya'nın yorumuna göre ele alınan Marksçı kuramlar, XX. yüzyılın sanatsal deneylerini kapitalist toplumun çürümüşlük belirtisinden başka bir şey olarak görünmüyordu. Sağlıklı bir komünist toplumun belirtisi ise traktör süren neşeli köylüleri ya da güçlü, kuvvetli maden işçilerini resimleyerek, verimli çalışmanın sevinçlerini yücelten bir sanattı. Dolayısıyla, bu tepeden denetim girişimi sanatsal özgürlüğün yararları konusunda bizi eğitebilir. Doğal olarak başka ülkelerde sanatı böyle tepeden gelen bir güçle kontrol etme girişimi, kendi yaşadığımız özgür ortamın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamamıza yardım etmiştir. Ama aynı zamanda bu girişim, sanatı politika arenasına çekmiş ve Soğuk Savaş'ta kullanılan bir silah haline getirmiştir. Batı dünyasında, sanatta aşırı başkaldırılara verilen resmi destek, biraz da diktatörlük ve özgür toplum arasındaki büyük zıtlığı vurgulama olanağından kaynaklanmaktadır.
    9. Yeni durumun dokuzuncu öğesine geldik. Totaliter rejimle yönetilen ülkelerin tatsız tekdüzeliğiyle, özgür bir toplumun neşeli çeşitliliği arasındaki farkta gerçekten bir ders yatmaktadır. Günümüz yaşantısına anlayışlı bir açıdan yaklaşan herkes, toplumda yeniliğe duyulan susamışlığın ve modanın geçici heveslerine karşı ilginin, yaşantımıza tat kattığını kabul etmek zorundadır. Bu sayede sanatta ve tasarımda canlandırılan yaratıcılık ve maceraseverlik ruhu, gerçekten de eski kuşaklan imrendirecek ölçüdedir.
    Bazen, soyut resim alanındaki en son başarıyı, "perdelik kumaş deseni" diye tanımlayarak dikkate almama eğiliminde olabiliriz. Fakat bu soyut deneylerin etkisiyle, perde kumaşlarının ne kadar zengin ve çeşitli desenlere kavuştuğunu da unutmamamız gerekir. Yeni oluşan hoşgörü ile birlikte eleştirmenlerin ve üreticilerin yeni fikirlere şans tanıma konusundaki açıklıkları, gerçekten de çevremizi zenginleştirmiştir. Modanın bu kadar hızlı değişmesi bile eğlendirici oluyor. İnanıyorum ki, gençlerin çoğu kendi zamanlarının sanatı olarak kabul ettikleri eserlere bu gözle bakıyorlar. Onlar, bir sergi katalogunun girişinde yazılmış anlaşılmaz ve gizemli sözcükleri hiç önemsemiyorlar. Olması gereken de bu zaten. Eğer sanattan gerçekten zevk alıyorlarsa, birkaç gereksiz ağırlığın atılmasından memnun olmalıyız.
    Öte yandan, modaya tamamen teslim olmanın tehlikeleri, vurgulamaya gerek bırakmayacak şekilde belirgindir. Sahip olduğumuz özgürlüğün elimizden alınması söz konusudur. Burada devlete ait herhangi bir kolluk kuvvetinin tehdidi yoktur elbette (ve bunun için teşekkür borçlu olmalıyız). Asıl tehdit, topluma boyun eğme baskısı, geride kalma ya da "eski kafalı" olarak nitelendirilme korkusudur. Çok yakın zamanlarda bir gazetede çıkan yazıda, okuyucuların "sanat yarışında geri kalmamak" için o anda açık olan bir tek kişilik sergiye gitmeleri söyleniyordu. Böyle bir yarış yoktur elbette. Ama eğer olsaydı kaplumbağa ve tavşan öyküsünü anımsamak yararımıza olurdu.
    Ancak, sanatta "gelişme"den söz edilemeyeceğini, bir açıdan elde edilen kazancın farklı bir açıdan yaşanılan kayıpla dengelendiğini de göstermeye çalıştık. Bu, geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerlidir, Örneğin, hoşgörünün artması sonucu elde edilen kazanç, standartlarda bir düşüşü de beraberinde getire-cektir; yeni heyecanlar peşinde koşma hevesi, sanatseverlerin eski başyapıtların sırlarını öğrenebilmek için yaptıkları sabırlı gözlemi tehlikeye atacaktır. Geçmişe olan saygı, hayatta olan sanatçıları ihmale yol açtığı durumlarda zararlı olmuştur elbette. Ancak güncele duyduğumuz bu yeni hevesin, modayı ve şöhret olma tutkusunu bir kenara itip azimle çalışan gerçek dehâları ihmal etmemize neden olmayacağını kimse garanti edemez. Ayrıca, kendimizi tümden şimdiye verirken, geçmişin sanatını sadece yeni başarıları anlamlı kılan bir arka plan olarak görürsek, sanat mirasımızdan tamamen kopabiliriz. Müzeler ve sanat tarihi kitapları tehlikeyi artırabilirler, çünkü totem direklerini, Yunan heykellerini, katedrallerin pencerelerini, Rembrandt'ın ve Jackson Pollock'un yapıtlarını bir yerde toplayıp, ayrı dönemlerde yapılmış bile olsalar, tümünün bir arada, büyük S'li "Sanat" ı oluşturduğu izlenimini uyandırırlar. Sanat tarihi, ancak, bunun niçin böyle olmadığını ve ressamlarla heykelcilerin değişik durumlara, modalara, niçin değişik biçimde tepki gösterdiklerini gördüğümüz an bir anlam kazanmaya başlayabilir.
    Geleceğe gelince: Ne olacağını kim bilebilir ki?

  7. 7
    ZEYCANSU
    Emekli
    18.yüzyıl ise bir aydınlanma çağıdır .Rasyonalizm ve naturalizm gibi
    akımlar ön plana çıkmıştır. İnsan beyni boş bir levhadır,önemli olan,eğitimin
    buna yazdıklarıdır.İnsan doğadan iyi olarak gelir, eğer bozulmuşsa bunun nedeni
    içinde yaşadığı kültür ve toplumdur. Aydınlanma çağı eğitimi kısaca akılcı,
    realist, yararcı ve mesleksel yetiştirme esaslarına dayanmaktadır.18.yüzyılın
    son çeyreği ile 19. yüzyılın ilk yarısında Alman klasik ve idealistlerinde eğitim,farklı
    şekilde görülür. Kişi maddi doğa üzerinde egemenlik kurmalı ve otonom bir kişiliğe
    erişmelidir. Kant’a göre bireysel eğitimin amaçları disiplinleştirme ,uygarlaştırma
    ,kültürleştirme ve ahlakileştirmedir. 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19.yüzyıl
    , Sanayi Çağı’dır.Bu çağdaki eğitim akımları Batı ’da ki sanayi devriminin yarattığı
    toplumsal yapı ve onun sorunlarıyla paralellik gösterir. 1840’lı yıllarda ve
    özellikle buhar gücünün iş ortamında kullanılmasıyla başlayan sanayi devrimi
    yeni bir toplumsal hayat biçimin de beraberinde getirmiştir.Buhar gücü ile çalışan
    lokomotifler ve gemiler ,üretilen ürünlerin yeni dünyalara ulaştırılmasını sağlamıştır.
    İşçi sınıfının doğuşu, hızlı kentleşme ve makineleşmenin yer aldığı ve sanayi
    toplumu olarak adlandırılan bu dönemde insanlığın ilgisi sanayi ve makinelere
    yönelmiştir.

    KLASİZM

    Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım
    ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir.
    Bu akamın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne de hatta Aristoteles'tedir.
    Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık,
    evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir
    eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir.
    Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu
    eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma
    aristokrasinin akımıdır.

    ROMANTİZM

    18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar
    uzanan akımdır. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    Önce bir ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin
    en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş
    ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine
    kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık
    ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm,
    doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl
    dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları
    zorlayıp geçmeye önem verir. Tarihsel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın,
    yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır. Zaten Fransız
    devrimini hazırlayan görüşlerle aynı temellere sahiptir.

    Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf,
    duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden
    yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygılaşma şansı buldu. Farklı türlerin
    yan yana olduğunu görüyoruz bu dönemde. Güzel-çirkin,iyi-kötü gibi.. umutlu
    ileriye dönük bir yaklaşım söz konusu olmuştur. Bilimin etkisi yer yer tarzda
    etkili olmuştur. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin temel sebepleri incelenmiştir.
    Ulusalcılığın benimsendiği bir akımdır. Bu dönemde eleştirmenler tiyatro yaşantısından
    uzak estetik kaygılara sahiptir. Klasik sanatla romantizm kıyaslandığında iki
    akım ve dönem arasındaki farkı daha iyi anlayabiliyoruz. Klasik sanat 17. ve
    18. yüzyıllarda egemen olmuş bir sanattır. Tiyatronun yararlı ve zevkli olması
    ilkesi vardır. Anlatım incelikli ve sanatsal olmalıdır. Klasikler Shakespeare’i
    üstün bir deha olarak takdir edip değerlendirirken eleştirel bir tutumda da
    bulunmuşlardır. Shakaespeare’in üç birilik kuralına uymazlığı,bilgisizliği,mantık
    hataları yaptığı ve edebe,ahlaka çok bağlı kalmadığı düşünülerek eleştirilmiştir.
    Klasikçiler doğayı mantıklı bir düzen olarak görürler, ona akılcı yöntemlerle
    yaklaşırlar. Romantikler doğanın gizemli bir özü ,organik bir biçimi olduğuna
    inanırlar ve ülküsel olana doğru evrimleştiğini iddia ederler. Romantikler bu
    öze akıla değil,esin yoluyla ulaşacaklarına inanırlar. Dolaylı anlatım yolunu
    benimsemişlerdir. Klasik düşüncede sanatın tipik ve evrensel gerçeği yansıttığı,
    romantikteyse asal ve tanrısal gerçeği yansıttığı söylenir.

    Klasik sanat nesnel bakarken,romantik sanat öznel bakar. Klasikte inandırıcılık
    önemliyken ,romantikte illüzyon yani yanılsama söz konusudur. Klasik sanat akla
    sağ duyuya yönelmekteyken romantik sanat duygular bu duyguların verdiği coşkulara
    yönelmektedir. Klasik sanat akılcı,ahlakçı,eğitici iken romantik sanatta bütünle
    uzlaşma aklın yalnız yeterli olamayacağı hakimdir. Romantizmde tiyatro seyircisi
    duygulanmalıdır. Duygulanma,acı çekme seyirciye zevk verir ilkesi hakimdir.
    Klasiklerin yanı sıra romantik yazarlar Shakespeare ‘e hayrandırlar. Romantik
    akım birey vicdanına ışık tutmuş insanı uygarlaştırmıştır. Biçimsel kısıtlamaları
    aşma ve düş gücüne özgürlük verir.

    Ülkemizde Namık Kemal ‘in Celalleddin Harzemşah adlı oyunu ilk romantik tiyatro
    oyunumuzdur. Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques
    Rousseau'dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge'nin
    1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi
    sayılır. Yine İngiltere'de William Blake, Almanya'da Friedrich Hölderlin, Johann
    Wolfgang von Goethe, Jea Paul, Novalis, Fransa'da Chateaubriand ve Madame de
    Stael ilk romantizm temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred
    de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset, büyük romantik yazarlardır.

    REALİZM:

    Resim ve heykel sanatlarında,günlük yaşamı ve sorunlarını olduğu gibi ve ayrıntılarıyla
    biçimlemeyi amaçlayan anlayıştır. Bu akımı en iyi şekilde tanımlayan ressam
    Gustave Courbet “Ben hiç melek resmi yapmadım,çünkü hiç melek görmedim.” demiştir.
    Gerçekçilik 19. yy.’ın ikinci yarısında çıkmış olan popüler tiyatro ve romantik
    tiyatroya karşı bir akımdır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde
    ise gerçekçilik yani realizm ise, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır.
    Romantizmin dramatik biçimlere,kalıplara karşı olan tutumu elbette realizmin
    yolunu açmıştır Bu akım 19 yy. Avrupası’nda görülen toplumsal,ekonomik değişimlerden
    oldukça etkilenmiştir Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından
    kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve
    temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin
    amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim
    adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır
    . Fizik kuralları artık hakimdir. Örneğin Darwin’in türlerin kökeni,insan evrimi
    ,doğal seleksiyom yazarların esin konusu olmuştur. Fizyoloji’de Claude Bernard
    , psikoloji’de Sigmund Freud isim yapmıştır. Tiyatro yazarları arasında İbsen,
    Hauptmann ,George Bernard Shaw ve Çehov’u sayabiliriz. Realizmde dramatik olan
    insanın yaşamını sürdürebilmesi için verdiği savaştır. İnsan varlığını sürdürmek
    ve onurunu korumak için çetin bir savaş vermek zorundadır ve ne kadar gözü pek
    olursa olsun o savaşa yenik düşecektir.

  8. 8
    ZEYCANSU
    Emekli
    Realizmle romantizmde var olan yaşamdan kopukluk,toplumsal sorunlara ilgisizlik
    ,hastalıklı duygusallık,yapaylığa karşı çıkılıp;toplumsal sorunlara özellikle
    eğilerek çağdaş tiyatronun temelleri atılmıştır. . Endüstrileşmenin ve güçlenen
    kapitalizmin sonuçlarıyla beslenmiştir. Bu dönemde köyden kente göç , sendika
    ,işçi hakları ,yoksulluk vb. gibi insana dair toplumsal sorunlar varken romantizmin
    deyim uygunsa suyu çıkmıştır. İdealist felsefeden materyalist felsefeye geçilmiştir
    artık. Romantizm düşsel olanı,gerçekçilik ise somut olanı tüm gerçekçiliğiyle
    göstermektedir. Ayrıca bu gerçekleri gösterirken realistler tüm acılığıyla çirkinliğiyle
    göstermekten hiç çekinmemişleridir. Gerçekçilikte kolay çözümlemelerden kaçınılır
    ve bir durum her yönü ile tartışılır. Tiyatro yazarlarının seyircisinden beklentisi
    oyundan gerçekmiş gibi etkilenmesi bunu yaparken de bir oyun izlediğinin bilincine
    varmasıdır. Sahnede illüzyon önemli bir yer taşımaktadır. Seyirci gördüklerine
    inanmazsa olayı bilimsel olarak alamaz.

    Bu dönemin kendi uygulamalarıyla gerçekçi tiyatronun kuramını yaratan Sranislavsky
    her şeyden önce yapay oyunculuğa,tiyatrosallığa dış kalıpların ezberlenerek
    yinelenmesine karşıdır. Modern tiyatro bize ne kazandırmalıdır? Stanislavsky’e
    göre yaşamın yalnızca yansıması verilmemeli;korkunç,gizli bir gerilim içinde
    yaşamda var olan her şey yansıtmalı;sanki günlük yaşammışçasına yalın ama gerçekte
    tüm coşkuların soyutlaştırıldığı ve canlı tutulduğu kesin ,ışıklı imgelerle
    canlandırılmalıdır. Bilinçaltı yaratıcılığını harekete geçirmek için sihirli
    eğer formülü geliştirmiştir. Çok önemli olan bir nokta var ki “ deneme yanılma
    yöntemi ile geliştirilen bu sihirli eğer çalışmasında oyuncu kendi iç gerçeği
    ile dış hareket arasındaki bağıntıyı önce kendinde inceliyor sonra canlandırdığı
    oyun kişisinde görmeye çalışır.” Çalışmalar sırasında akıl uyanık! Sıradan günlük
    bir olayı sahnede yapmak: Othello’nun kendini öldürdüğü hançerin kartondan olması
    önemli değil;kendisini öldürmeye iten duyguları haklı gösterebilmesi önemlidir.
    İçten dışa aksiyon söz konusudur. İnanç gerçeklikten ayrılamaz.

    Bu akımın iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı romanı
    ile Emile Zola'nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop
    altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin
    altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert,
    Zola'nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya'da Lev Tolstoy, İvan Turgenyev,
    Fyodor Dostoyevski, İngiltere'de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika'da
    Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm,
    20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.

    PARNASİZM

    Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. Temel kuralı "sanat
    sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu
    ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal
    biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Ölçülü ve nesnel bir anlatım,
    teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas şiir için "biçimciliği
    amaçlayan" şiir tanımı da kullanılabilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden
    sonraki doğalcılığa da kaynaklık yapmıştır. Zengin bir dil, zengin bir biçim,
    zengin ve yoğun bir duygusallık işlenir. 1830'lu yıllarda ortaya çıkmıştır.
    Theophile Gautier'in şiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiştir.
    Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir. Adarını
    Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes'in hazırlayıp Alphonse Lemerre'in
    bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden almıştır.

    DOĞALCILIK

    19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle
    de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla
    gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar,
    gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir anlatımla ve tam
    bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle
    gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle
    değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma
    göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik
    baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar.
    Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu
    değillerdir.

    Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine'in Historei de la Litterature
    Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman
    Goncourt kardeşlerin bi hizmetçi kızın yaşamını inceleyen Germinie Lacarteux
    adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola'nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı
    eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola'nın yanısıra Guy de Maupassant,
    J. K. Huysmans , Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet doğalcı
    yapıda eserler veren yazarlardır.

    SEMBOLİZM

    19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli
    ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine
    simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel
    Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir
    tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış
    bir hitabetten kurtarmayı, insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları
    betimlemeyi amaçladı. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri
    canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini
    dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla
    varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar. Simgeci şiirin başlıca temsilcileri
    Charles Baudelaire 'nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane
    Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud'dur. Diğer temsilcileri ise Jules Laforgue.
    Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD'li
    Stuart Merrill, Francis Viele Griffin'dir.

    İDEALİZM

    Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin
    temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm
    özellikleri edebi eserlerde yer alır. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.
    Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl
    yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle
    bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın
    yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilincini
    ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi
    tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar
    Jules Romains'tir. Bu akımın temelleri Romains'le Chenneviere'nin yazdığı Petit
    Traite de Versification (Şiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel'le
    Charles Vildrac'ın kaleme aldığı Notes su la technique poetique (Şiir tekniği
    üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuştur.

    GELECEKÇİLİK

    20. yüzyılın başlarında İtalya'da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi
    vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve
    yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti'nin 1909'de Paris'te Le Figaro gazetesinde
    yayınladığı bildiri ile ortaya çıktı. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri
    yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız"
    deniyordu. Bu geçmişin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki
    gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşcı ve ölüme götüren güzel düşünceleri
    yüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizm'den yana
    bir tavrın da açık göstergesiydi.

    Gelecekçiliğin kurucusu Marinette Avrupa'dan birçok yazarı etkilerdi. Rusya'da
    Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliğe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi
    bildirgelerini yayınladı. Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Şiirde sokak
    dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım
    güçlendi. Mayakovski'nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya'daki gelecekçiler
    ilk şiir antolojisini 1912'de yayınladı. İtalya'nın 1. Dünya Savaşı'na girmesini
    ve Mussolini'yi savunuyorlardı. Onunla birlikte hapsedildiler. Gelecekçilik
    faşizm ile özdeşleşti. Ve 1920'lerin ortalarına doğru etkisini yitirdi. Eserlerinde
    mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere
    özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenin
    yazar olarak sayılabilir.

  9. 9
    ZEYCANSU
    Emekli
    DADAİZM

    Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings'in
    aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih'te
    Hugo Ball'in açtığı cafe'de toplandı. Fransızca'da oyuncak tahta at anlamına
    gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı.
    Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin
    sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya
    Savaşı'nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Kamuoyunu şaşkınlığa
    düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı
    çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı.

    Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde
    yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi
    1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld,
    Paul Eluard ve Georges Ribemont-Dessaignes'in yazılarının yer aldığı Litterature'dü.
    Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe
    yöneldi.

    VAROLUŞÇULUK

    Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa'da ortaya çıktı. Öncelikle
    bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers,
    Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi
    bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard, ve Husserl gibi
    düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur: 1) Varoluş
    her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik
    veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.

    2) Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın
    anlamının araştırılmasını da içerir.

    3) Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür.
    Bu görüşher türlü gerekirciliğin karşıtıdır.

    4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden
    oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka
    deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel
    bir durum içindedir.

    Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard'ı
    izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın
    varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik
    arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre'ın oyunları
    ve romanlarında, Simone de Beauvoir'in yapıtlarında, Albert Camus'nün roman
    ve oyunlarında, özellikle de L'Homme revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde
    işlendi.

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi