Mimarlık(Gelecekteki meslek)

+ Yorum Gönder
Diğer Konular ve Meslekler Bölümünden Mimarlık(Gelecekteki meslek) ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    ZEYCANSU
    Emekli
    Reklam

    Mimarlık(Gelecekteki meslek)

    Reklam



    Mimarlık(Gelecekteki meslek)

    Forum Alev
    Mimarlık veya mimari mekan tasarlama işidir. İnsanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak üzere gerekli mekânları, işlevsel gereksinmeleri ekonomik ve teknik olanaklarla bağdaştırarak estetik yaratıcılıkla inşa etme sanatı; başka bir tanımlamayla, yapıları ve fiziksel çevreyi uygun ölçülerde tasarlama ve inşa etme sanat ve bilimidir. İnsan barınmak için yaşamak ve doğa şartlarından korunmak için bir mekan ihtiyacı duyar ve bu mekanı kendine özgü kültürel, fonksiyonel, teknik ve farklı zevklerde yaratır.
    Mimarlık evrensel bir meslektir. İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olmuştur. Dini yapıların tanrıya ulaşma arzusundan, iktidarı simgeleyen saraylara ya da bir kentin dokusunu oluşturan basit konut tiplemelerine kadar her türlü açık ve kapalı mekanı tasarlar.
    Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın hergün artan çeşitliliği gözönüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel, demografik farklılıklar içerir.
    MÖ 1. yy.'da yaşamiş olan Roma'lı mimar Vitruvius "De Architectura" adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans' ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık,süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19.yy'da İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı" nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula ( kullanılışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. Frank Lloyd Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."
    Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır. Yapı sektörü ise, tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.
    Son elli yıldır mimarlık mesleği konusunda “Çizim yapma sanatı” gibi bir yanlış kanaat oluşmuş, mimarlık sanatına yardımcı olan ancak çalışma alanı, tüm yapılarda kullanılan elemanların malzeme, mukavemet, statik ve dinamik durumlarını ve ekonomisini inceleyen bilim dalı olan inşaat mühendisliği ile mimarlık kavramları birbirine karışmıştır.
    Mimarlık sanatının kültürel yanını gözardı eden bu anlayış sonucunda , yüzyıllardır ülkemizin kimliği ile bütünleşen ve kültürümüzün ve değerlerimizin en kalıcı kanıtı olan mimarlık, kimliğini kaybetmiş, kültürel kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü kentlerin görünür kimliğine damgasını vurmuştur.
    Oysa Mimarlık ülkelerin kartvizitine yazdığı değerlerin en önemlilerinden biri belki de en önemlisidir.
    Mimarlık okullarından mezun olanların, mesleğin ilgi alanının çok geniş bir yelpazeyi kapsaması nedeni ile, birbirinden çok farklı alanlarda çalışabildikleri gözlemlenmektedir.



    Mimarlık Öğrencilerinin Bakışıyla Antik Bergama

    Mimarlık Öğrencilerinin Bakışıyla Antik Bergama sergisi, İTÜ Mimarlık Fakültesi lisans programında Prof. Dr. Turgut Saner tarafından verilen "İlkçağ ve Bizans Mimarlığı" dersinin bir ürünüdür. Mimarlık öğrencilerinin 2006/07 bahar yarıyılındaki dersleri kapsamında Antik Bergama kenti ve yapılarına ilişkin hazırladıkları sunuşlara dayanmaktadır. Tüm yarıyıl boyunca dersin konuları Bergama�ya odaklanmış, bir haftasonu gezisiyle Bergama ziyaret edilerek yerinde de gözlemlerde bulunulmuştur.

    Bergama, Antik Çağ�daki adıyla Pergamon, yerleşim izleri daha önceye gitmekle birlikte, esas olarak Hellenistik dönemde kurulan ve gelişen bir kenttir. Özellikle İ.Ö. 3. ve 2. yüzyıllar içinde, kente ve Batı Anadolu�ya egemen olan Attalos hanedanı, Bergama�yı ikinci bir Atina olma iddiasıyla geliştirmiş ve yapılarla donatmışlardır. Bergama parlak bir politik, ticari ve kültürel merkezdir. Burada gerçekleşen yapım etkinliği, Antik Çağ Yunan ve Roma mimarlıklarının tüm temel yapı tiplerini barındırmakta, özellikle akropol yamaçlarında inşa edilen yapılar, kendi içinde ve kentsel mekan ilişkileri bağlamında çok iyi kavranır durumdadır. Sarp tepenin en üst kısmından itibaren, saraylar, imparator Traian Tapınağı, Athena kutsal alanı, tiyatro, Dionysos Tapınağı, Zeus Sunağı, yukarı agora, Demeter kutsal alanı, gymnasion ve aşağı agora ile surlar akropolün en önemli yapıları olarak ders ve sergi kapsamında ele alınmıştır. Bir kent dışı kutsal alanı olan Asklepion ile büyük Roma yapısı Kızıl Avlu da bunlara katılmıştır.

    Bergama 19. yüzyıldan bu yana Alman araştırmacılar tarafından kazılmakta ve bilimsel anlamda ayrıntılı olarak incelenmektedir. Başarılı çevre düzenlemeleri ve kısmi restorasyonlarla kalıntıların bugün daha iyi korunması ve ifadeli olmasına özen gösterilmektedir. Bergama�nın bugünkü görünümünü alması ve bilimsel yayınlar aracılığıyla yoğun biçimde tanıtılmasında en büyük pay, kuşkusuz yaklaşık son 30 yıldır alanda çalışan Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi eski ikinci müdürü Prof. Dr. Wolfgang Radt�a aittir.

    Öğrenci çalışmaları, konulara bağlı olarak gruplar halinde düzenlenmiş, ancak her konu grubu içinde her öğrencinin ayrı katkısının ve yorumunun olması öngörülmüştür. Paftaların birlik içinde bir etki bırakması mimar Cem Kozar�ın tasarımıyla sağlanmış, çalışmanın seyri içinde İTÜ Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı araştırma görevlileri Gül Cephanecigil ile Mehtap Serim�in ve öğrenciler Ertunç Denktaş ile Tutku Sevinç�in de katkıları olmuştur. Öğrenciler ilgili konularda çeşitli kaynaklardan yararlanmış olsalar da W. Radt, Pergamon. Antik Bir kentin Tarihi ve Yapıları, İstanbul 2002 temel başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır.


    Mimarlık, insan yaşamının içinde geçeceği mekan/mekanları oluşturmak/üretmek amacı ile, yapı/yapı gruplarını kapsayan fizik çevreyi tasarlamak uğraşına verilen isim. Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın hergün artan çeşitliliği gözönüne alınırsa, oldukça karmaşık i ...


    Mimarlık, insan yaşamının içinde geçeceği mekan/mekanları oluşturmak/üretmek amacı ile, yapı/yapı gruplarını kapsayan fizik çevreyi tasarlamak uğraşına verilen isim. Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın hergün artan çeşitliliği gözönüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel, demografik farklılıklar içerir.

    Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır. Yapı sektörü ise, endüstrileşmiş ülkeler dahil tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.Çalışma alanları

    Mimarlık okullarından mezun olanların, mesleğin ilgi alanının çok geniş bir yelpazeyi kapsaması nedeni ile, birbirinden çok farklı alanlarda çalışabildikleri gözlemlenmektedir. Temelde çalışma alanları şöyle özetlenebilir:
    A.Kamu Kurumları'nda (devlet memuru olarak )
    -Tasarımcı olarak,
    -Yapı denetimi amacı ile,
    -Yasa ve yönetmeliklerin hazırlanmasında,
    B.Özel Sektör'de
    -Serbest çalışan mimarların bürolarında tasarımcı ve/veya uygulamacı olarak,
    -Şirketler, Bankalar vb. kuruluşlarda sürekli görevli mimar olarak,
    -Şantiyelerde görev alarak,
    -Yapı Sektörü'ne ilişkin malzemelerin tasarımında, üretim sürecinde, pazarlamasında ve satış noktalarında,
    -Sergi vb. organizasyonların hazırlanmasında,
    -Mimarlık ve ilgili alanlarda dergi yayıncılığında,
    C.Serbest mimar olarak
    D. Akademisyen olarak

    İnşâ sanatı. Mîmarlıktan maksat, ortaya konan eserde güzellik, sağlamlık ve kullanışlılığı birleştirmektir. Bu unsurlarsa, kültür, iklim ve teknik imkânlara bağlı olduğundan mîmârlık sanatı da devirden devire, milletten millete ve iklimden iklime büyük değişiklikler göstermektedir.

    Ilıman iklimin hüküm sürdüğü memleketlerde binâlar, güneş ışığını en fazla alacak tarzda inşâ edilir. Yağışlar daha çok yağmur şeklinde olduğundan çatı eğimleri azdır. Ekvatora daha yakın sıcak iklim bölgelerinde ise, güneş ışığından sakınılır. Pencereler az sayıda ve ufaktır. Avluların üzeri kapatılmıştır. Kar yağışının fazla olduğu ve uzun zaman erimeden kaldığı, kuzey memleketlerinde, çatılar çok eğimli yapılır. Böylece çatı üzerindeki kar miktarı en aşağı seviyede tutulmuş olur.

    Başlıca inşâat malzemesi taş, tuğla, ahşap, mermer, mâden, kireç ve çimentodur. Her malzemenin fizikî özellikleri başka başkadır. Bu yüzden kullanılan malzemenin cinsine göre, inşâatın şekli ve tatbik edilen usüller de değişiklik gösterir. Çeşitli taş cinsleri, her devirde yaygın olarak kullanılan bir inşâat malzemesidir. En iyi şekil verilebilen taş, kalker (kireç taşı)dir. Mermer de bir kalker türüdür. Granit, çok kullanılan bir başka taş cinsidir. İnşâat malzemesi olarak taş, yüksek basma (sıkıştırma) mukâvemetine karşılık nisbeten düşük eğme mukâvemetine sahiptir. Bu sebeple taş binâlarda kirişler kısa tutulur. Sık ve kalın sütunlara ihtiyaç vardır. Yine eskiden beri yaygın olarak kullanılan ahşap malzemeyse, lifli yapısı sebebiyle yüksek bir eğme mukâvemeti gösterir.

    Böylece uzun krişli, ince sütunlu binâlar inşâ etmek mümkün olmaktadır. Gâyet sıhhî olan ahşap malzemenin tek mahzûru çabucak yanmasıdır. Fakat buna karşı da çeşitli tedbirler geliştirilmiştir. ABD ve Kuzey Avrupa’da evler hâlâ ahşap olarak yapılmaktadır.

    On dokuzuncu yüzyılda, betonun yüksek basma (sıkıştırma), çeliğin ise yüksek eğme mukâvemetinden istifâde etmek için, betonarme inşâ tarzı geliştirildi. Böylece hem geniş, hem de çok yüksek binâlar yapma imkânı ortaya çıktı. Beton içine inşâat demiri yerleştirilerek tatbik edilen betonarme inşâ tarzı, bugün bütün dünyâda yaygın şekilde kullanılmaktadır.

    Kil ve çamurun fırında pişirilmesiyle îmâl edilen ve taş kadar sağlam olmamasına rağmen işlemesi kolay olan tuğlanın ilk defâ M.Ö. 6000 yıllarında Mezopotamya’da kullanıldığı bilinmektedir.

    Mîmârî bir eserde tertip tarzı, büyüklük, ölçülerin birbirine nisbeti ve uygunluğu gibi unsurlar sâyesinde güzellik sağlanmaya çalışılır. Bu maksatla eserlerin ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle ilgili formüller kullanılır. Mîmârlıkta göz önüne alınması gereken bir husus da kullanışlılıktır. Yâni, yapılan eser kullanma gâyesine uygun olmalı, binâ içinde sirkülasyon (hava akışı) ve akustik (ses yayılma) özellikleri iyi bir şekilde sağlanmalı, çeşitli ihtiyaçlar, imkânlar nisbetinde karşılanmalıdır.

    Mîmarlık, ihtisas sâhalarına göre birkaç şûbeye ayrılır:

    1. Dînî mîmarlık (Câmi, mescit, kilise mîmarlığı).

    2. Askerî mîmarlık.

    3. Sivil mîmarlık (Mesken, sınâî, ticârî içtimâî ve siyâsî mîmarlık).

    4. Bahçe mîmarlığı (Bahçe tanzimi).

    5. Şehir mîmarlığı (Şehir îmâr plânlarının hazırlanması, cadde, sokak ve meydanların tanzimi ile uğraşan mîmarlık şûbesi).

    Mîmarlık târihi, insanlık târihiyle başlar. Yeryüzünde ilk mîmârî eser Kâbe’dir. Kâbe’yi ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâm yapmıştır. Oğlu Şit aleyhisselâm Kâbe’yi ikinci defâ taştan inşâ etmiştir. Nûh Tufanından sonra, hazret-i İbrâhim ve oğlu hazret-i İsmâil birlikte yeniden îmâr ettiler.

    Eski Mısır’da mîmarlık: Nil Nehrinin çamurunu güneş ışığında kurutarak elde ettikleri tuğlalarla evlerini yapan eski Mısırlılar dinleri îcâbı, en büyük önemi mâbetlerle mezarlara vermişlerdir. Firavunları mumyalayıp içerisinde muhâfaza ettikleri dev piramitler o devrin sembolü olmuştur. Bu piramitlerin inşâsı için büyük iş gücü gerekmiştir. Aynı şey mâbetleri için de söylenebilir. Eski Mısırlıların mâbetlerinde, kapalı bir avludan geniş bir salona girilir. Bu geniş sâhada o kadar çok sütun vardır ki geriye pek az boşluk kalmıştır. Çok az yağmur yağan Mısır’da bu sütunların üzeri de taştan düz bir çatı ile gereksiz yere örtülmüş, içeriye güneş ışığının gelmesi önlenmiştir.

    Mezopotamya’da mîmarlık: Fırat ve Dicle nehirlerinin suladığı Mezopotamya’da çamurun kurutulmasıyla îmâl edilen kerpiç veya tuğla, başlıca inşâat malzemesidir. Bâbil ve Sümerlerde kemerli inşâ tarzı gelişmiştir. Âsurluların ise sarayları meşhurdur. Tek katlı olan bu saraylarda odaların çoğunu dar koridorlar teşkil eder. Âsurlular, şehirlerin etrâfını da surlarla çevirmişlerdir. Mezopotamya’nın bu eski şehirleri, zamanla toprak altında kalmıştır.

    Yunan ve Roma mîmarlığı: Mısır ve Mezopotamya mîmârisinin tesiri eski Yunan’da da görülür. Kereste, çamur ve taşın yanısıra mermer de inşâat malzemesi olarak kullanıldı. Mısır’daki düz çatıların yerine az eğimli çatılar yapıldı. Yunan tapınaklarında topluca ibâdet edilecek geniş kısımlar yoktur. Tek kişilik küçük hücrelerin yer aldığı bu tapınakların dış kısmında yer alan üstü kapalı avlularda tanrılarına kurban keserlerdi. Eğlenceyi çok seven Yunanlılar birçok açık hava tiyatrosu yapmışlardır. Bu tiyatrolarda dâireye benzer şekildeki sahnenin etrâfında merdiven basamağı gibi kat kat oturma yerleri çepeçevre inşâ edilmiştir.

    Romalılar ise, geniş memleketlere hâkim olduklarından büyük şehirler kurdular. Bu şehirlere kemerler üzerinden su getirdiler. Roma’nın hamamları da meşhurdur. Bu hamamların zemin ve duvarları mermerle kaplanmıştır. Romalılar bunlardan başka gladyatörlerin mücâdelesini seyredip eğlenmek için, Yunanlıların tiyatrolarına benzer yapılar inşâ etmişlerdir. Bütün bu inşâatlarda mahallî malzemelerin yanısıra deniz ve karayolları ile uzak memleketlerden de çeşitli malzemeler getirip kullanmışlardır.

    İlk Müslümanlarda mîmârlık: İslâmiyetin gelmesiyle büyük bir medeniyet kuran Araplar, her sâhada olduğu gibi mîmârlıkta da eşsiz eserler verdiler. Dünyâca tanınmış düşünürlerden Hrischfeld; “Hiçbir millet, Arapların İslâmiyeti kabul etmeleriyle medeniyete girmesi derecesinde hızla uygarlaşmamıştır.” demektedir. Müslümanlar, kısa zamanda Hindistan’dan İspanya’ya kadar uzanan, üç kıta üzerine yayılmış geniş toprakları, bu yeni kültürün eserleriyle süsleyip damgalarını vurdular. Bu eserlerini meydana getirirken, o güne kadar çeşitli milletler tarafından kullanılan mîmârî usûllerini en iyi şekilde tatbik ettikleri gibi, daha evvel görülmemiş



  2. 2
    ZEYCANSU
    Emekli

    --->: Mimarlık(Gelecekteki meslek)

    Reklam



    MİMARLIK GEÇMİŞİMİZİN AYNASIDIR..

    Osmanlı sanatının Türk Sanat Tarihi içindeki tartışılmaz ayrıcalığı ilk kez onun, standart ve uyumlu bir üslup geliştirmiş olmasından ileri gelir. Horasan’dan Filibe’ye kadar uzanan kuşakta etkili olan Osmanlı Mimari Sanatı zaman içinde büyük değişimler geçirmiş ve kendini bu değişimlerden, hakim olduğu topraklar üzerinde gelmiş geçmiş tüm kültürlerin sentezini yaparak yaratmıştı. Elbette bu süre içinde belli dönemlerde bazı kültürlerden daha fazla etkilenmiş ve bu kültürlerin sanat anlayışlarını eserlerinde daha fazla yansıtmıştı.Osmanlı Mimarisi’nin 14.yy dan 20.yy.ın başlarına kadar uzanan etkinlik süreci bu nedenle üç bölümde incelenmektedir:
    •Erken dönem(14.yy-15.yy)
    •Klasik Dönem(15.yy-17.yy)
    •Batılılaşma Dönemi(17.yy-19.yy)
    Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde etkili olan Erken Dönem Mimarisi İznik, Bursa ve Edirne yapıları tarafından temsil edilir.Bunların ilk örnekleri İznik’te bulunur.İkinci payitaht Bursa ise gerek devletin ilk anıtsal taş yapılarını bulundurması gerekse Erken dönem Mimarisi’ne damgasını vurmuş “Bursa Üslubu“nun doğduğu yer olması nedeniyle büyük bir öneme sahiptir.14.yy.ın ikinci yarısında devletin merkezi olan Edirne ise bir cami ve medreseler kentidir. Erken Dönem Mimarisi özellikle taş işçiliği bakımından Selçuk Sanatı’nın izlerini taşır.Fakat Bu dönem eserlerini Selçuklu Sanatı’nın taklitleri olarak kabul etmemek gerekir: Erken Dönemde klasik anlayışın ve özgün Osmanlı sanatının ilk temelleri atılmış;kubbe geleneği ortaya çıkıp gelişmiştir. Klasik Dönem Mimarisi ise üç yüzyıllık geniş bir dönemde,imparatorluğun bütününde etkili olmuş;en parlak örneklerini ise İstanbul’da vermiştir.Bu dönem mimarisinin baş yaratıları,dini ve kamusal yapılardır.Özel mülkiyet anlayışı olmadığından sivil mimariye ait yapılara pek rastlanmaz.Kamusal ve dinsel işleve sahip olmayan ilk ürünler dönemin sonlarında ,batı etkisinin gelişiyle verilmiştir.Bu dönem, Erken Dönemin mirasçısı olarak kubbe geleneğini sürdürmüş,Erken Dönemin sonlarında ortaya çıkan merkezi plan şemasını geliştirerek onu anıtsal ölçülere kavuşturmuştur.Bir çokları Osmanlı Klasik Anlayışının karakteristik özelliği olan ;ana kubbeyi yarım kubbelerle mümkün olduğunca genişletme çabasının Ayasofya’ dan etkilenilmesi sonucu ortaya çıktığını iddia ederler. İmparatorluğun duraklama dönemine girdiği 17.yy. sonlarında ve bunu takip eden gerileme döneminde Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında reform arayışları baş gösterdi; fakat bu arayışlar daha çok Avrupa’nın idari ve kültürel açılardan taklit edilmesi şeklinde gelişti. Mimaride batılı üsluplar benimsenmeye başladı.Böylece 18.yy.dan sonra Klasik dönem eserlerine rastlanmadı,sivil mimari önem kazandı.
    KLASİK OSMANLI MİMARİSİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
    A.Klasik Anlayış
    Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alıp Osmanlı’yı doğu ve batının birleştiği noktaya kadar genişletmesiyle devlet yönetiminde doğu ve batıyı kucaklamak isteyen bir politika önem kazandı.Bu sentez arayışı kültür-sanata da yansıdı.Doğulu kaynakların yanı sıra batılı kaynaklardan da-yalnız burada batı olarak kastedilen Bizans’tır;Avrupa değil-beslenmeye başlandı.Bu durumun ilk örneğini ,Selimiye Camii’nin yapılışına kadar aşılamayacak bir şaheser olarak kabul edilen Ayasofya Kilisesi’nin incelenmesi oluşturur. Bu inceleme gerek estetik gerek teknik açıdan Osmanlı kubbe mimarisinin gelişimini hızlandırmıştır. Birçokları tarafından 16.yy. Osmanlı’nın en parlak dönemi kabul edilir.Siyasi alandaki getirileri açısından bu yargının ne derece doğru olduğu tartışılabilir;fakat sanatsal açıdan özgün Osmanlı Mimarisinin en olgun devrini 16.yy. de yaşamış olduğu su götürmez bir gerçektir.Bu durumun temel sebepleri şöyle sıralanabilir: a-Sınırların büyük bir hızla genişlemesine paralel olarak imar faaliyetleri hız kazandı böylece mimaride büyük gelişim yaşandı. b-16.yy.da çağını en büyük güçlerinden biri haline gelen Osmanlı buna paralel olarak kültürel alanda da en olgun devrini yaşadı.Kendisinden önceki kültürleri sentezlemeyi tamamlayarak kendi kültürünü oluşturdu. c-Devletin ekonomik açıdan oldukça güçlü olmasıyla sanatsal çalışmalar desteklendi.Büyük binaların yapılması mimariyi gelişmesi için hem zorladı hem teşvik etti.
    d-Özellikle mimari alanda bir birini izleyen anıtsal nitelikli yapılar gözden geçirildiğinde bu dönem deki sanatsal üslupta sultanın ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar.Sultanlar Osmanlı Devletinin büyüklüğüne uygun,onu mimari alanda simgeleştirecek özelliklere sahip eserlerin yapılmasına ön ayak oldular.Bu simgesel eserlerle sultanlar tanrıya bağlılıklarını bildirirken bir yandan kendi varlıklarını duyuruyorlardı(bu durumun kanıtı kamusal işlevi olmasına rağmen külliyelerin onu yaptıran sultanın varlığıyla özdeşleşmesi,bu yapıların o sultanın adını taşımasıdır).Bu soylu ve yüce amaca uygun olarak mimari de şaheserler yaratmalıydı. Dönemin ileri gelenlerinin de hünkarın yolunu izlemesi mimarinin gelişimini hızlandırdı. Klasik estetik doruk noktasına ulaştı. Klasik Osmanlı Mimarisi gündelik hayatın gereksinimlerini karşılayacak yapılarda ifadesini bulur.Yani diğer bir değişle klasik anlayış değişen çağla beraber değişen gündelik yaşamın ihtiyaçlarını erken dönem sanatının karşılayamaması üzerine ortaya çıkmıştır.Bu özelliğinden dolayı klasik Osmanlı mimarisinde yapının en önemli özelliği işlevselliğidir. Mimarın amacı ise işlevselliği kapatmayacak ölçüde sanatsal yönü de olan yapılar ortaya koyabilmektir.Böylece Klasik Dönem yapılarında abartıdan uzak duruldu,sade ve dengeli kompozisyonlar oluşturulmaya çalışıldı. 15.yy.dan 16.yy.a kadar uzan dönemde (mimari halkın ihtiyaçlarına yanıt veren bir araç olarak ele alınması ve özel mülkiyet kavramının var olmaması nedeniyle) kamusal yapılar ön plana çıktı.Bulunduğu yerde ,halkın tüm gereksinimlerine yanıt verecek bir yapılar topluluğu olan külliyelerin inşası hız kazandı.Böylece hem kentleşme kontrol altına alınmış oluyor hem de devlet sosyal yükümlüklerini bir kerede yerine getirmiş oluyordu. Ayrıca bu yapılar vakıflar arayıcılığı ile yönetildiğinden hem devlete yük olmuyor hem de yapıyı yaptıran bina üzerinde bir hak iddia edemiyordu. Böylece de binalar tamamen halkın kullanımına açık oluyordu.
    B.Klasik Mimarinin Tarihsel Gelişimi
    Osmanlı Mimarisi bir çok alanda mirasçısı olduğu Selçuklular’ dan mimari alanda ayrılır.Osmanlılar ve arasında görülen en büyük fark Selçuklular’ın süslemeyi yani biçimselliği Osmanlılar’ ınsa mekan kullanımı yani işlevselliği ön plana çıkarmış olmasıdır.Ayrıca Osmanlılar’ da dini mimariye daha çok önem verildiği görülür.Bu farklılıklarına karşın Osmanlılar özellikle erken dönemde Selçuklu sanatından etkilenmişlerdir.Örneğin Osmanlılar Selçuklu bezemelerini kullanmışlar fakat onları biraz sadeleştirmişlerdir. Erken Dönem Mimarisi: Bursa okulunun tek kubbeli yapılarıyla başlayıp Edirne okulunun çift yada çok kubbeli yapılarıyla devam eden bir dönemdir.Bursa okulunun etkisinin daha baskın olduğu görülür. Bu dönem mimarlarının temel arayışı aydınlık ve ferah mekanlar yaratmaktır. Topkapı sarayı,Çinili Köşk,İlk Fatih Camii bu dönem mimarisinin en iyi örnekleridir. Devrin sonunda inşa edilen Üçşerefeli Camii planı açısından Osmanlı Klasik Mimarisine ilk adım sayılır:İç avlulu plan tasarımı ve ana kubbe anlayışının oluşturulması Klasik Anlayışın gelişinin işaretleridir.
    Klasik Dönem 15-16.yy.:
    Bu dönem Osmanlı mimarları camii mimarisinin özelliklerini belirlemeye çalıştılar.Ayrıca merkezi plan sorunun nasıl çözüleceği sorusuna yanıt aradılar. Bu dönem mimarlarının baş amacı her yönden ve herkes tarafından görülebilecek kadar yüksek ve heybetli yapılar yaratmaktı. Bu Dönem camilerinde kubbeli ve yan kubbeli bir örtü sistemi kullanıldı.Bu tavan dörtlü filayak sistemi ile dengelendi.Yukarıdan aşağı genişleyen bir kütle kompozisyonu (prizma biçimli yapılarla hiyerarşik ,basamaklı bir görünüm) tasarlandı.Ana kütle ve kubbe arasında daha uyumlu bir geçiş yapabilmek için kubbe kasnağı sınırlı yükseklikte tutuldu:Bu dönem yapılarında kullanıla kubbeler tam yarı küre şeklinde değildi.(Selatin camilerde) Minare sayısıysa iki veya dörttü. Bu dönemde kullanılan yapı malzemeleri küfeki taşı ve mermerdi.
    16-17.yy.(Sinan Dönemi)
    İmparatorluğun ekonomik alandaki refahını yansıtan büyük boyutlu eserler yapıldı. Şehircilik çalışmaları önem kazandı. Mimari elemanların ölçüleri ve kompozisyonları yeniden düzenlendi.:Ana kubbe genişletildi;yan mekanlar kullanışlı hale getirildi;filayak sayısı altı ve sekize çıkarıldı. Yapı malzemelerinde yalınlık ön plana çıktı.Ayrıca renkli taşlar da yapılarda kullanılmaya başlandı. 17.yy. da ,16.yy.ın etkileri görüldü.Batı etkisi henüz kuvvetli olmadığından bu dönemde Osmanlı kendi kaynakları açısından kısırlaşmamıştı,hala özgün eserler verebiliyordu..Fakat Osmanlı’nın duraklama dönemine girişi,iç karışıklıklar,ekonomik sıkıntılar mimaride büyük atılımlar gerçekleştirecek büyük boyutlu yapıların inşasını engelledi.Bu nedenle bu dönemde İmparatorluğun büyüklüğünün anısını yaşatacak eserlerle yetinildi. Özetle mimari de devletle birlikte duraklama dönemine girdi.
    Batılılaşma Dönemi 18.yy(Lale Devri):
    18.yy.da Lale Devri ile Osmanlı mimarisinde önemli değişiklikler yaşandı.Batılı yaşam tarzının benimsenmesiyle mimaride de batı etkisi hissedilmeye başlandı.Batılı üsluplar tercih edilmeye başlandı.Bunun sonucunda Klasik Osmanlı mimarisinin etki alanı daraldı,bir süre sonra da klasik anlatış yerin tamamen batılı üsluplara bıraktı.
    Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttiği projelerle İstanbul’un imarına el attı:Haliç ve Kağıthane Dersi gezinti yerleri haline getirildi.Kağıthane’de padişah için Sadabad Kasrı inşa edildi ve etrafı lale bahçeleriyle bezendi.Batılı tarzdaki binaların yöneticiler tarafından da benimsenmesiyle varlıklı kesimler arasında lale yetiştirme ve köşk yaptırma modası başladı.Böylece deniz kenarındaki semtler moda oldu:Üsküdar,Beylerbeyi, Bebek,Fındıklı, Alibeyköy , ve Topkapı… Köşk modası cami mimarisinde de etkili oldu :”Yalı camii”denen deniz kıyısı camileri yapılmaya başlandı.
    19.yy(Tanzimat Dönemi): Tanzimat ile birlikte batılılaşma hareketleri daha da hızlandı.Tamamen barok ,rokoko,neogotik ve amper üslupları etkin oldu. Şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı.Boğaziçi ve Sarıyer’e iskan arttı.Ayrıca alt yapı ve kent hizmetleri gelişti:Haliç’e köprü kuruldu;tünel(metro),atlı tramvay,Şirket-i Hayriye(deniz taşımacılığı yapan bir şirket) açıldı.Külliyelerden bağımsız ilk hastane (Vakıf Gureba Hastanesi) hizmet vermeye başladı. Batılı yaşam tarzının orta kesimler tarafından da benimsenmesiyle lüks tüketim arttı.Mobilyalar evlere girdi ve böylece binalar buna uygun yapılmaya başlandı.Aynı zamanda yazlık ve kışlık adeti başladı ve bu nedenle ev fiyatları arttı..Suriçi ve Beyoğlu kışlık ,Boğaz ,Kadıköy ve Adalar ise en gözde yazlık semtler arasındaydı.Kentin yerleşim dokusu değişmişti. Mimari kamusal alanda hizmet vermeyi bırakıp bireye hizmet etmeye başladı. Bu dönemin en önemli camileri Nuruosmaniye Camii,Dolmabahçe Camii,Aksaray Valide Camii ve Nusretiye Camiidir.
    MİMARLIK VE USTALIK
    A.Mimarlığa Yaklaşım
    Osmanlı insanı dinin etkisiyle her şeyin kendisine tanrı tarafından kusursuz verildiğine inanır.Ona göre insana düşen tanrının yarattığı parçaları doğru şekilde Osmanlı toplumunun bir ferdi olan mimar da bu anlayıştan soyutlanamaz.Dolayısıyla mimar miri toprak düzeninin ve dini inancının yarattığı durallığı taşıyan ürünler verecek ,mimariyi bir kompozisyon sanatı olarak görecektir.Bu nedenle Osmanlı klasik mimarisinde yeni formlar yaratma amaçlı bir çalışma görülmez.Örneğin birkaç çeşit kubbe ,pencere vardır;mimar bunları bir legonun parçaları gibi birleştirir.Osmanlı mimarının yaratıçılığı ve becerisi ,mazmunları ve ses kalıplarını birleştirip “söz legoları”ndan şiir yaratan şair gibi parçaları ne derece doğru (uyumlu, göz okşayıcı ve işlevine uygun) birleştirebildiğiyle ölçülür.
    Her şair dili bilir ama o dilin sözcüklerini art arda dizmekteki becerisidir şairin başarısını yaratan.Mimar için de durum aynıdır:mimarın elinde bir pencere vardır;şekli şemali bellidir yada caminin tepesinin kubbe ile kapatılacağı; minarenin ince, uzun, ve sivri olacağı;caminin iç mekanının kare biçimde olacağı açıktır ama kaç pencerenin nasıl sıralanacağını belirlemek ,kubbelerin nasıl dağılacağını tasarlamak mimarın teknik hakimiyet,sanatsal yetkinlik ve yaratıcılığına bakar.Sonunda Sultanahmet Camii’ndeki gibi mekan çiğ ışığa da boğulabilir; ışık Süleymaniye Camii’ndeki kutsallık duygusunu arttıran bir elemana da dönüşebilir.
    Elbette mimar ve edebiyatçıyı eş saymak olanaklı değil.Kullandıkları araçların (söz ve taş) farklılığından çok hitap ettikleri kesimlerin farklılığından kaynaklanır bu: Her şeyden önce mimari yüzünü halka dönmüştür;divan şairi ise saraya.Birinin amacı işlevsel olmaktır diğerinin ki ise biçimsel mükemmeliğe ulaşmak.Diğer bir farkta biçimsel alanda görülür:mimari yalındır ,edebiyat ise süse boğulmuştur. Osmanlıda mühendis yoktur; bu görevi mimar üstlenmiştir.Bu nedenle mimarın ustalığının bir diğer ölçütü onun araziyi doğru kullanabilme becerisi,teknik birikimi ve hassasiyetidir(Klasik dönem eserleri değerlendirilirken teknik açıdan da değerlendirilmelidir). Örneğin Mimar Sinan Osmanlı tarihinin herkesçe bilinen tek mimarıdır çünkü o hem mühendis hem mimar olarak kusursuz denecek binalar yaratmıştır.Bu nedenle Sinan’ın eserleri Klasik dönem anlayışın çok iyi yansıtır.
    Elbette Osmanlı mimarları sadece teknik eleman veya kompozisyoncu değillerdi.Her ne kadar biçimler belli olsa da her mimar eserinde farklı anlatım yolları ve teknikler denerdi.
    B.Mimarların Yetişmesi ve Örgüt Düzeni
    Klasik Osmanlı Mimarisi 15-18.yy.lar arasında oldukça geniş bir alanda etkin oldu.İmparatorluğun her yerine yayılan bu mimari anlayış ilk ağızda tüm yapıların aynı mimari kurum tarafından yapıldığı izlenimini verir.Oysa Osmanlı’nın çok kültürlü yapısı ve geniş toprakları göz önüne alındığında bunun imkansız olduğu anlaşılır.Belgelerden ülke genelinde imar faaliyetlerini denetleyen ve organize eden altı mesleki kuruluş bir de ek olarak bir teşkilatın var olduğu anlaşılmaktadır.Bu teşkilatlar doğrudan yada dolaylı olarak merkeze bağlıdırlar.
    Ehl-i Hiref Teşkilatı:Ehl-i Hiref sanat sahibi esnaf anlamına gelir.Teknik yönü ağır basan ve özel uzmanlaşma isteyen işlerle(süsleme, bezeme…) uğraşanların teşkilatıydı.Bu teşkilat çeşitli zanaatlara ait bölükler halinde örgütlenirdi.Devşirmeler arasında yetenekli olanların alınıp yetiştirilmesi yada kendi dallarında becerilerini kanıtlayanların kaydedilmesi yoluyla kuruma insan kazandırılırdı.Örgüt üyeleri sarayın ihtiyaçlarını karşılamak ve padişahın yaptırdığı mimari eserleri süslemekle yükümlüdürler.Saraya bağlı bir teşkilat olduğu için üyeler ulufe alırlar.Buna karşın atölyeleri saray dışında bulunur. Örgüt çok sayıda zanaat kolunu içerdiğinden yaratılmasına katkıda bulunduğu yada benimsediği başkent üslubunu ülkenin her yanına yayabilmekteydi. Hassa Mimarları Ocağı:Anadolu Selçukluları;Beylikler ve Erken Osmanlı Döneminde düzenli bir mimarlık örgütü bulunmuyordu.Oysa Fatih’in İstanbul’u dünya başkenti yapma tutkusu ,hızla gelişen ve büyüyen devlet ciddi ve kapsamlı bir mimarlık örgütünün varlığını zorunlu kılıyordu.Bu ihtiyacı karşılamak için önce Hassa Mimarlık Ocağı kuruldu ve ardından ocağın alt kuruluşları olacak taşra teşkilatlarının düzenlenmesine geçildi.Devletin ocağa sunduğu imkanlar v mimari alanda yaptığı yatırımlar artıkça ocak da kendini geliştirdi ve klasik üslubun ilk basamaklarına ulaşıldı.1538’den sonra ocağın başına getirilen Mimar Sinan’ın çalışmaları sonucu kuramsal ve uygulamalı dersleriyle(resim,menazır,hesap,hendese=geometri,m imarlık dersleri) ocak bir okul niteliği kazandı ve 16.yy.da gelişmesini tamamlayarak kendine bağlı alt birimler olan taşra teşkilatları sayesinde tüm mimari faaliyetler üzerinde etkili oldu. Hassa Mimarları Ocağı sarayın Birun (dış hizmetler) örgütü içinde yer alan şehr’ emaneti (belediye) örgütüne bağlı yarı askeri bir ocaktı; Topkapı sarayı içindeki Sepetçiler Kasrı’nda eğitim veriyordu.Ocak içinde hiyerarşik bir düzenleme vardı:Yeniçeri Ocağından seçilen yetenekli gençler veya saraya bağlı bazı sanatçılar usta-çırak ilişkisi içinde eğitim görürlerdi.Ayrıca öğrenciler mimarlık dışında en az bir sanat daha öğrenmek zorundaydılar.Ocak içinde bu ek zanaata ,deneyimlerine ve yönetimsel kadrodaki yerlerine göre sınıflandırılırlardı. Hassa mimarlarının görevleri şunlardı: Kamuya ait tüm yapıların planların yapmak, keşif bedellerini denetlemek , yapım işlerini yürütmek, onarımlarını yapmak veya yaptırmak Askeri yapıların yapım ve onarımı, askeri yolları açılması ve tamiri,köprülerin yapımı, konaklama yerlerinin ve menzillerin düzenlenmesi ile ilgilenmek Saray dışından kimselerin yaptırmak istediği yapıların planlarını yapmak veya incelemek;bu yapıların malzeme ve inşaat hesaplarıyla ilgilenmek,binalara yapım izni vermek Şehre gelen inşaat malzemelerinin kalitesini ve bunları satan dükkanları ;sıvacı,duvarcı ve marangozların ehliyetlerini denetlemek Tüm vakıfların tamirat ve onarımını üstlenmek ve bunların yapım-onarım masraflarını onaylamak Donanmanın ihtiyacı olan kereste,seren vb. malzemeyi zamanında hazırlamak Ordu Mimarları:Hassa mimarları ocağı içinden seçilip askeri mimarlık işlerinde uzmanlaşan kişilerden oluşur.Savaş zamanında orduyla sefer çıkar,ordunun geçeceği köprüleri kurar,alınan savunma yapılarını(kale vb.) onarırlardı.Barış zamanında sınırlar üzerindeki askeri yolların keşif ve onarımı yada yenilerinin yapıyla görevlendirilirlerdi. Eyalet mimarları:Genellikle Hassa mimarları ocağında yetişmiş tımar sahibi kişilerden oluşurdu.Bunlar gittikleri yerlerde sürekli hizmet ederlerdi:bulundukları eyaletin inşaat esnafı ve işçileriyle eyalet sınırlarında yer alan savunma yapılarını onartır ve güçlendirirlerdi
    Bölge Mimarları:Hassa mimarlarına vekaleten belli bir bölgenin toplu yerleşme birimlerindeki inşaat işlerini düzenlemekle yükümlüdürler.16.yy.ın başında görevleri çok fazlayken daha sonraları kent mimarlarının kurulmasıyla işleri, kolaylaşmıştır. Kent Mimarları:Şehirleşmeler sonucu devletin kent ölçeğindeki bir çok yerleşme biriminde inşaat malzemelerinin kalitesi ve fiyatlarıyla yapıların denetlenip düzenlenmesi ihtiyacı doğmuştu.Teşkilat bu ihtiyacı karşılamak üzere kuruldu.Kent mimarı unvanı babadan oğla geçerdi.
    Vakıf Mimarları:Külliye niteliğindeki yapıların arasından sorumlusu olduklarının bakım ve onarımı ile ilgilenirlerdi. Maaşları vakfın tahsisatından karşılanırdı.Görev yapabilmek için ustalıklarını kanıtlayan ehliyeti hassa mimarlarına onaylatmak zorundaydılar.Vakıf Mimarlığı kişi ölünceye dek süren bir görevdi v e bu kişiler kent mimarları arasından seçilirdi.
    C.Önemli Mimarlar
    Mimar Hayreddin(15.-16.yy.):II.Mehmet ve II.Bayezit dönemleri arasında yaşadı.Edirne’deki II.Bayezit külliyesinin mimarı,klasik Osmanlı Mimari geleneğinin öncüsüdür.Sinan’ın ustasıdır. Mimar Sinan:Kayserili Hıristiyan bir ailenin çocuğudur.Devşirme yolu ile yeniçeri ocağına alınmış ,yeteneğiyle dikkat çekmiş ve 48 yaşındayken mimarbaşılığa getirilmiştir. Davut Ağa(?-1598):Sinan’ın öğrencisidir.Onun ölümünden sonra mimar başı oldu,III.Murat ve III.Mehmet dönemleri boyunca bu görevde kaldı.Eserlerinden en önemlileri Sarayburnu’ndaki Sepetçiler Kasrı ve İncili köşk ile Sultanahmet Külliyesi içindeki III:Murat Türbesi’dir.Yeni Camii’nin inşasına başladıktan bir ay sonra vebadan ölmüştür. Dalgıç Mehmet Ağa(?-1608):Davut Ağa’ nın ölümünden sonra mimarbaşı oldu. Yeni Camii’ yi tamamladı.III:Murat Türbesi’ni tamamladı. Sedefkar Mehmet Ağa(?-1618):Sinan’nın öğrencisi olup Dalgıç Mehmet Ağa’ dan sonra mimarbaşı oldu. İstanbul’dan götürdüğü yapı ustalarıyla birlikte Mekke’de Kabe’yi Medine’de Mescid-i Nebevi’ yi onardı.Sultanahmet Camii ve Külliyesi’ni yaptı.
    Kasım Ağa(1570-1660):Arnavut kökenlidir.Üsküdar’daki, çinileriyle ünlü Çinili Külliye’ yi yaptı.Davut Ağanın yaptığı Sepetçiler Kasrı’nı genişletti.Saray entrikalarına(Sultan İbrahim entrikaları)azledilerek boğduruldu.Böylece Mimarbaşının eceliyle ölünceye dek görevde kalması geleneği bozuldu. Mehmet Tahir Ağa(18.yy.):III.Mustafa ve I.Abdülhamit zamanında mimarbaşlık yaptı.Fatih Camii’ni yeniledi.I:Abdülhamit adına Hamidiyye Külliyesi’ni (Bahçekapı)inşa etti. III.Mustafa adına yaptığı Laleli camii batılı etkilerle klasik Osmanlı sanatının birleşimi olup doğacak batılılaşma hareketinin habercisidir.

    YAPILAR
    A.Yapıların Genel Özellikleri
    1-sadelik ve işlevsellik:
    2-merkeziyetçilik ve teklik:Klasik dönemde sanat tekliği vurguladı.Bu özellikle camilerin örtü sisteminin ortada büyük bir kubbe ve onu çevreleyen yan kubbeler şeklinde tasarlanması ve tek odalı mekanlar yaratılması olarak kendini gösterdi.Bu durum iki şekilde yorumlanabilir:Birincisi bu anlayışın tanrının,Osmanlı’nın ve sultanın eşsizliğini,biricikliğini simgelemesidir.İkinci ise duruma tasavvufi açıdan yaklaşır;tekliğin öne çıkarılmasının nedenin ikilikten kurtulup vahdet-i vücuda karışma isteği olduğunu söyler. Aslında merkeziyetçilik kendini daha dolaylı yoldan mimari örgütlenmeye bağlı olarak sanat anlayışında göstermiştir.Sultanın o dönemki mutlak gücüne bağlı olarak sanat saray merkezli gelişmiş ve tüm mimari faaliyetlerin denetimi saraya bağlı mimarlık örgütü Hassa Mimar Ocağı’nın elinde bulunduğu için imparatorluğun her yerinde saray üslubu hakim olmuştur; bütün yapılar merkezin belirlediği şekilde inşa edilmiştir.
    3-egemenlik:Yapıların tasarımı sırasında yapının geniş bir alana egemen olmasına(her yerden görülebilmesi vb.)dikkat edilirdi.
    4-çevreyle uyum:Binaların üzerinde inşa edildiği araziye ile uyum içinde olması ve arazinin amacına uygun olması dikkat edile başka bir özelliktir.
    5-hiyerarşi, simetri, denge:Kompozisyonlarda estetik görüntü elde etmek için simetriye ( elemanların dengeli dağılımına) dağılımına baş vuruldu.Hiyerarşik düzenleme ise kütle kompozisyonunda kendini gösterdi:Aşağı doğru genişleyerek inen kütle kompozisyonu basamaklı,uyum sağlayan görünümü , simgesel anlamı ve görüntüye hareket kazandırması nedeniyle tercih edildi.Bu hiyerarşik mimari tanrı-sultan-tebaa ilişkisinin temsil edilişi olarak yorumlanabilir.Bu görüntü camilerde köşelerde kullanılan minarelerle dengelendi.
    6-kubbeli örtü sistemi:Yapıların dış görünüşünü karakterize eden elemanlar yarım küreyi andıran kubbeler ve düzgün kesme taştan yapılmış prizmatik bina gövdeleridir.Plan nasıl olursa olsun alt kütleyi örten tek veya çok (art arda iki eş kubbe veya ortada büyük kenarlarda küçük yarı ve tam kubbeler) kubbeli tavanlar kullanılır.Kubbe binaya derinlik kazandırdığı; basıklığı değiştirilerek farklı iç mekanlar yaratılmasına izin verdiği; mekanı genişlettikleri;alt kütlenin hantal görüntüsünü yumuşattığı ve simgesel anlam taşıdığı için çok tercih edildi.Hiçbir örtü sistemi onun yerini tutamadı.
    B.Sinan Üslubu
    Osmanlı‘nın en ünlü mimarı Mimar Sinan’dır.Oysa Sinan herhangi bir buluşa imza atmamıştır.Misal,klasik anlayışın ortaya çıktığı ilk yapı olan II.Bayezit Camii onun eseri değildir.Ayrıca Sinan’ın yapılarında kullandığı kubbe,yarım kubbe,birkaç şerefeli minareler, kemerler, tonozlar ondan önce defalarca uygulanmıştır.Sinan’ın büyüklüğü mimari geleneğin zengin birikimini yeniden ele alıp yeni boyutlar ve oranlarla farklı bir estetiğe ulaşmak için çabalarken elde ettiği başarıdan kaynaklanır.O,ölçü ve oranlar üzerinde çalışarak klasik mimarinin temel doğrularını ortaya koymuş ,böylece “Sinan Okulu denen kavram ortaya çıkmıştır.Sinan okulunun en önemli özellikleri şunlardır:
    1-Yapının işlevine ve üzerinde inşa edileceği araziye en uygun olan planın tercih edilmesi
    2-Yatay ve düşey doğrultuda gözü rahatsız etmeyecek bir kütle kompozisyonuna gidilmesi,hantallık ve sert geçişlerin önüne geçilmeye çalışılması
    3-Yapı elemanlarının büyüklüklerinin bir tam sayının katları olmasına dikkat edilmesi
    4-Abartılı veya detaycı süslemelerden kaçınılması,bunun yerine teknik işlerde titiz ve detaycı olunması
    5-Kubbe tasarımının sürekli geliştirilmesi
    6-Yapı elemanlarının çok işlevli kullanımı(örneğin Sinan’ın eserlerinde kubbeye geçiş elemanı olarak kullanılan mukarnasların statik-kubbeyi taşımak-,estetik-uyumlu geçiş sağlamak- ve akustik-sesin dağılmadan yansımasını sağlamak- işlevi vardır)
    7-Kagir Karkas tekniğinin kullanılması(Bu ağırlığın kemerlere ve ayaklara verilmesini ,duvarlara hiç yük binmemesini sağlayan ,Sinan tarafından bulunmuş bir tekniktir.Böylece duvarlar yıkılsa bile kubbe ayakta kalacak;hem de duvarlar inceltilerek yapının görünümü zarifleştirilebilecektir.) Sinan üslubu klasik anlayışın standart çizgisini yansıtır.Klasik dönem boyunca Sinan üslubu korunmuştur.Bu mimaride farklı mimarların eserleri arasındaki fark onların değişik etnik kökenlerinden değil,ayrı dönemlerde yaşamalarından ileri gelir:köken farkı genel mimariyi farklı bir çizgiye çekmemiş,yerel bir çok yapıda bile saray üslubunun ağırlığı görülmüştür.Bu mimarların,devletin en ücra yerlerine kadar nüfuz edebilen örgüt düzeninden kaynaklanır.
    C.Klasik dönem Yapıları
    Klasik Osmanlı mimarisinde ne cami,ne türbe,ne de mescit tek başına mevcut yapılar değildir.İnşa,şehircilik ve site anlayışına bağlıdır,bir birlik ifade eder.Camiinin yanı sıra imaret(fakirlere yardım eden sosyal yardım kurumu), medrese(lise ve üniversite), şifahane( hastane)ve bina topluluğunun yapıldığı yere göre kervansaray, hamam, çarşı, bedesten, arasta, çeşme vb. yapılar birlikte inşa edilir.Bu yapı topluluğuna külliye denir.
    1- Türbeler ,Mescitler,Camiler ve Külliyeler
    Cami,mescit ve türbeler külliyeler içinde bulunur,onları tamamlardı.Bunun dışında dinsel yapılar olması dolayısıyla,ibadet edilen herhangi bir mekanın kutsallığının ötesinde dinsel isteklerin simgesi olarak kabul edildiler ve.Bu durum özellikle camilerde daha baskındı; bu nedenle uzun süre camiler şehirlerdeki külliyelerin merkez binası olarak inşa edildiler.
    Türbeler yeniliklerin denendiği yapılar olarak bir çok değişim geçirdi.Dah çok çokgen planlı türbeler yapıldı;bezeme sanatı yoğun olarak kullanıldı(örnek:Şehzade Mehmet Türbesi).Türbenin ihtişamı ise gömülü olan kişinin konumuna bağlıydı(örnek:Kanuni Sultan Süleyman Türbesi).17.-18.yy.da türbeler medreselerle birleştirilerek tekil yapılar olma özelliklerini kaybettiler.Buna karşın ihtişamları arttı(örnek:İbrahim Paşa Türbesi, İstanbul, 1603)
    3-Medreseler ve Eğitim Yapıları
    Temelde Selçuklu ve Beylikler Dönemi mimarisinin şemasını yansıtırdı.15. ve 16. yy.da medreseler sekizgen yada kareplan dahilinde yapılıyordu,derslik bölümü kubbeliydi.Devletin gelişip güçlenmesi 16.yy.da medrese yapımında yeni tekniklerin kullanılmasını sağladı.17.yy.da ulemanın iyice güçlenmesiyle medreseler külliyenin merkez yapıları oldular, ardından külliyeden koptular.
    İlk Osmanlı kitaplıkları (Halil Paşa kitaplığı-Kayseri-, Köprülü Kitaplığı-İstanbul) 17.yy.da inşa edildi.
    4-Kervansaraylar
    Yollar üzerinde veya büyük yerleşim yerlerinde külliye bünyesinde de ayrı olarak da inşa edilebilirdi.Bezemelerin az kullanıldığı yapılardı.Yollar üzerinde inşa edilenleri külliyenin merkez elemanı olarak tasarlanırdı.
    Kervansaraylar vakıf yoluyla işleyen yapılardı.Otel olarak hizmet verdikleri gibi zanaatçılar tarafından atölye olarak da kullanılırlardı.Ayrıca sefer zamanı ordu buraları konaklamak için kullanırdı.Konaklayanların can ve mal güvenliğinden kervansaraycı sorumluydu.
    16.yy.da doğu-batı ticaretinin Akdeniz’den okyanuslara kaymasıyla Anadolu’daki bazı ticaret yolları önemini yitirdi.Bu nedenle şehir kervansarayları önem kazandı.
    Klasik anlayışın en ünlü kervansarayları (şehir kervansarayları) olarak Valide Hanı(1640) ve Çakmakçılar Hanı;(yol kervansarayı olarak) Mehmet Paşa Kervansarayı’dır.Ayrıca Ulukışla Kervansarayı ve Sinan tarafından 15.yy.ın ikinci yarısında Edirne’de Mimar Sinan tarafından yapılmış; bu gün otel olarak kullanılan Rüstem Paşa Kervansarayı da klasik mimarinin ilgiçekici örneklerindendir.
    5-Çarşı ve Bedestenler
    Bunlar karşılıklı dükkan dizilerinden oluşan üstü açık yada kapalı sokaklardır.Daha çok yeni gelişen yerleşim merkezlerinde külliye bünyesinde inşa edilirdi.Bu yapıların klasik üslupta inşa edilmişleri arasında en önemlisi Vezirköprrü Bedesten ve Arastası’dır(İstanbul).
    6-Hamamlar
    Bezeme ve zengin örtü sistemlerinin kullanıldığı yapılardır.Genellikle “yıldızvari” ve “haçvari” planlarına göre yapılırlardı.17.yy.da külliye yapısından koptular.En bilinenleri Sirkeci’ deki Küçük Hamam,Vezirköprü’deki Ayşe Hanım Hamamı ve Merzifon’daki Paşa Hamamı’ dır.
    7-Su Kemerleri ve Köprüler
    15. ve 16.yy.larda sürekli göçler sonucu İstanbul’un nüfusu artmış;zaten kısıtlı olan su kaynakları şehre yetmez olmuştu.Kanuni Sultan Süleyman döneminde su sıkıntısının önüne geçmek için su yolu ve su kemeri yapımına ağırlık verildi.Bunlar arsında en bilineni Sinan’ nın bir eseri olan Mağlova Su Kemeri’dir.Ayrıca çıkılan seferlerde ordunun hareket hızını arttırmak için bir çok köprü yapıldı.17.yy.da köprü yapımı çok azaldı.
    Bu yapılar genellikle süsüzdür fakat biçimsel kaygılarla yapılmış olanlarına da rastlanır.Bunların en ünlüsü dört köprünün birleştirilmesiyle oluşmuş;taşlar arsına döküle kurşunla sağlamlaştırılmış Büyükçekmece Köprüsü’dür.
    8-Saray, Köşk ve Yalılar
    İlk örneklerine 17.yy.da rastlanır(Sultan Ahmet Okuma Odası).Osmanlı köşkleri dikdörtgen ve merkezi hacimli yada çokgen biçiminde yapılır;çeşitli eklentilerle genişletilmeye çalışılırdı.Yalılarda ise erken dönem Osmanlı camilerinin ters T tipi (┴ ) planı kullanıldı.En bilinen yalılar Yalı Köşkü Sepetçiler Köşkü ve Çifte Kasırlar’dır.
    Klasik Dönem boyunca pek fazla saray görülmedi.Hatta Kanuni dönemine kadar İstanbul’da Topkapı Sarayı ve Eski Saray dışında Osmanlı sarayı yoktu.İlk kez 15.yy.da Makbul İbrahim Paşa Sarayı’nın yapılması ile bu gelenek bozuldu.
    D-Önemli Camiler ve Külliyeleri
    II.Bayezit Camii ve Külliyesi
    Yapım Yılı: 1501-1506
    Yapan Mimar: Mimar Yakup Şah Bin Sultan Şah(Mimar Hayreddin)
    Yaptıran kişi:II.Bayezit
    Yapının şehir içindeki yeri:İstanbul’un üçüncü tepesi üzerinde yükselen Külliye Eski sarayın doğusunda bulunur.Tüm semte adını vermiştir.
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:Klasik Osmanlı Mimari üslubun yansıtan camilerin ilk örneğidir.Camii mimarisine bir çok yenilik getirmiştir.
    Şehzade Camii ve Külliyesi
    Yapım Yılı:1544-1548
    Yapan Mimar:Mimar Sinan
    Yaptıran kişi:Kanuni Sultan Süleyman (oğlu Mehmet için yaptırmıştır).
    Yapının şehir içindeki yeri:
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:Eski ve yeni biçimlerin birleştirildiği bir eserdir.Kütle kuruluşuna yenilik getirmiştir.Dengeli ve simetrik yapısıyla ön plana çıkar.Sinan’a özgü piramit biçimli(aşağıya doğru genişleyen) camilerin ilk örneğidir.
    Süleymaniye Camii ve Külliyesi
    Yapım Yılı:1549-1552
    Yapan Mimar:Mimar Sinan
    Yaptıran kişi:Kanuni Sultan Süleyman
    Yapının şehir içindeki yeri:
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:Cami ışık oyunları(her pencereden süzülen ışığın manevi etki yapması için hangi açıyla nereye düşeceği hesaplanmıştır), ve yankı değeriyle (akustik) ön plana çıkar.Ayrıca ağırlık dağılımı Haliç’e kadar inecek şekilde yapıldığı ve kubbe kemeri çok iyi hesaplandığı için çökme tehlikesi altında değildir.
    Camii, şehrin neresinden bakılırsa bakılsın etkileyici görünmesi için şehrin siluetine hakim bir yerde,dik açı etkisi yapacak piramit şekilli bir arazi üstünde kurulmuştur.
    Selimiye Camii ve Külliyesi
    Yapım Yılı:
    Yapan Mimar:Mimar Sinan
    Yaptıran kişi:II.Selim
    Yapının şehir içindeki yeri
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:
    Sultanahmet Camii ve Külliyesi
    Yapım Yılı:1609-1620
    Yapan Mimar:Sedefkar Mehmet Ağa
    Yaptıran kişi:I.Ahmet
    Yapının şehir içindeki yeri:İstanbul’un Eminönü ilçesinde aynı adı taşıyan semtte, Bizans döneminden kalma bir hipodromun yakınında inşa edilmiştir.
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:Klasik Osmanlı Mimarisinin son Görkemli örneklerindendir.Sinan okulunun en sıkı takipçilerinden Sedefkar Mehmet Ağa tarafından yapıldığından Sinan Üslubunun özelliklerini taşır.Bununla birlikte planında yenilikçi düzenlemeler de görülür:ilk defa altı minare kullanılmış;cami bünyesinde Hünkar kasrı inşa etme geleneği bu cami ile başlamıştır.Fatih ve Süleymaniye Camii’ nden farklı olarak düzgünlük ve simetri arayışıyla yapılmamıştır.
    Mimarının Selimiye’den daha yetkin bir eser yaratmak amacıyla yaptığı bu camide hiçbir masraftan kaçınılmamıştır.Yapı özellikle çini işçiliği ile ünlüdür:İstanbul’da Topkapı’ dan sonra en zengin çini koleksiyonu burada bulunur.Mavi çiniler daha çok kullanıldığından batıda “Mavi Camii”(Mosqué Bleu) olarak tanınır.
    Yeni Valide Camii
    Yapım Yılı:1597-1663
    Yapan Mimar:Davut Ağa tarafından yapımına başlanmış fakat onun ölümü üzerine Dalgıç Ahmet Çavuş ve Mustafa Ağa tarafından tamamlanmıştır.
    Yaptıran kişi:
    Yapının şehir içindeki yeri
    Yapının sanat tarihi açısından önemi:Özgün çini kullanımı açısından Osmanlı sanat eserleri arasında önemli bir yere sahiptir.







  3. 3
    ZEYCANSU
    Emekli
    KONUT AYDINLATMASINDA ÖNEMLİ NOKTALAR

    Ev içi aydınlatmasında en önemli ışık kaynağı güneştir. Ancak güneş ışığının yetersiz olduğu durumlarda ev içi aydınlatmada bazı ayrıntılara dikkat etmek gereklidir. Göz sağlığı ve ekonomik ışık kullanımı açısından bu ayrıntıları şöyle sıralayabiliriz:

    Antre
    Evin girişinde yaratılacak sıcak bir atmosfer evin samimi ve güvenli ortamıyla ilk karşılaşma gerekse konuklarla ilk karşılaşma açısından önemlidir. Girişte genel aydınlatmanın yanı sıra duvara yönlendirilmiş bir aydınlatma düzeni istenilen etki ve sıcaklığı sağlayacaktır.

    Koridor
    Işık kaynaklarını koridor boyunca dizmek uygundur. Yarı-şeffaf aplikler koridor boyunca kullanılabilir. Geniş açılı armatürler tercih edilmelidir. Koridor ile odalar arasında çok fazla ışık farkı olmamasına dikkat edilmelidir.

    Oturma Odası
    Pek çok faaliyetin gerçekleştiği bu oda tüm ihtiyaçlara cevap verecek şekilde aydınlatılmalıdır. Lokal veya genel aydınlatma sistemleri bu işi çözebilir. Tablo, aksesuar ve dolapların aydınlatılması daha rahat ve hoş bir mekan yaratılmasında yardımcı olacaktır. Bu odalarda gözü yormayacak endirekt aydınlatma sistemleri kullanılmalıdır. Sarkıt türü armatüerler, abajur, aplik, lambederler bu mekanlar için idealdir. Bu mekanlarda kuvvetli halojen lamba kullanmaktan kaçınmak gereklidir. Aydınlatma ünitesi televizyon setinin üzerinde yada yakınlarında yer almalıdır.

    Çalışma Odası
    -Çalışma yerlerinde direk yansımalar gözü rahatsız edeceği için armatürler ve çalışma yerlerinin konumları birbirine göre ayarlanmalıdır.

    -Uygun seçilmiş renkler çalışma zevki ve verimini arttırır. Işık kaynaklarının bilgisayar ekranında yansıma yapması görsel performansı etkiler. Enerji tasarruflu lambalar ile aydınlatma yapılıp, çalışma alanlarında muntazam gölgesiz aydınlatma sağlanmalıdır.

    Yatak Odası
    -Genel aydınlatma için tavandan yansıtarak endirek aydınlatma kullanılmalı kitap okumak için baş ucu aydınlatması yapılmalıdır. Ayrıca armatürler yataktan kumanda edilebilmelidir.

    -Başucu aydınlatması yarı saydam bir aplikle yada komidin üzerine abajur konularak yapılabilir. Aynanın iki yanına monte edilecek armatürlerle tuvalet masaları için gerekli lokal aydınlatma sağlanabilir.

    -Bu arada çok az aydınlık düzeyi oluşturacak emniyet aydınlatması, çocukların güvenlik duyguları içinde yerinde bir tedbir olur.

    Yemek Odası
    -Oda çok büyük değilse masa üzerinde bölgesel aydınlatma yeterli olacaktır. Yemek bölümü büyük bir odada yer alıyorsa genel aydınlatma
    uygulanmalıdır.

    -Sıcak ve renkli ışık kaynakları kullanılmalıdır. Masadan 1 mt. Yükseklikte tavandan sarkan lambalar ideal aydınlığı sağlayacaktır.

    Mutfak
    -Burada evin diğer bölümlerine göre daha fazla ışık kullanım kolaylığı açısından daha faydalı olur. Burada gölgesiz genel bir aydınlatmaya ihtiyaç vardır. Dolap altında kullanılacak floresan tipi armatürlerle tezgah üstünde lokal aydınlatma yapılabilir.

    -Genel aydınlatma ise sarkıt veya sıva üstü camlı armatürlerle ve sıcak renkli ışık veren lambalarla sağlanabilir. Dolap içlerine ise dekoratif amaçlı noktasal aydınlatmalar yapılabilir.

    Banyo
    -Banyo gibi ıslak alanlarda neme dayanıklı, gömme veya sıvaüstü armatür ve aplikler kullanılabilir. Önü camlı armatür veya kapalı tip lambalarda bu mekanlar için kullanılabilir.

    -Ayna önlerinde ışığın göz almasını önlemek amacıyla, armatürler aynanın iki yanına konulmalı ve ışığın geliş doğrultusuyla bakış doğrultusunun geniş açı yapması sağlanmalıdır







  4. 4
    ZEYCANSU
    Emekli
    Ve ben bir mimar adayı olarak kendi tasarımlarım ve projelerim var

  5. 5
    ZEYCANSU
    Emekli
    ORTOPEDİK ÖZÜRLÜLER İÇİN EV VE MİMARİ DÜZENLEMELER:

    YİNE tesisat dersime ait bi araştırma, kısa bir bilgi ama yararlı. zaman kaybetmezsiniz en azından. Umarım bu şekilde bir paylaşım devam eder.

    Kaldırımlar
    Yürüme güçlüğü çeken ortopedik özürlüler için kaldırımlar yüksek olmamalıdır (yükseklikleri 6 - 15 santimetre). Kaldırımlar kaygan olmayan zemin malzemesi ile kaplanmalı, yüzeyi yürüme güçlüğü olan insanların ve tekerlekli sandalyenin hareketini engellemeyecek şekilde düzgün olmalıdır. Kaldırım yüzeyini oluşturan malzeme arasındaki derzler küçük olmalıdır. Kaldırım genişliği en az 2.0 metre olmalıdır. Tekerlekli sandalye ve yürüteç kullanan insanların yan yana geçebilmeleri için bu genişlik gereklidir.
    Rampalar
    Bir kısım insanların caddeden kaldırıma daha rahat geçişleri için de rampa kullanılır. Kaldırım rampaları özürlü ve yaşlı insanlarla, çocuk arabası süren annelerin şehirdeki yürüyüşlerinin kesintisiz olmasını sağladığı için çok önemlidir.
    Tercih edilen rampa eğimi % 6 dır. Sabit rampaların düzenlenemediği yerlerde seyyar rampalar da kullanılabilir. Dünyada kabul edilmiş bu standartlara uymayan dik bir rampa yapmaktansa hiç yapmamak daha iyidir. Çünkü dik rampalarda birçok kaza meydana gelmektedir
    Yaya Geçitleri ve Yaya Yolları
    Bütün geçitler düzgün ve basit şekillere sahip olmalıdırlar.
    Binalar
    Halka açık bütün binaların özürlü insanların yaşamlarını sürdürmeye uygun olarak düzenlenmeleri gerekir.
    Giriş Katı, Sahanlık ve Asansöre Ulaşma
    Her engelli insan, sağlam kimselerin yararlandığı girişlere ulaşabilmeli ve bunlardan kendi olanakları ile bağımsız olarak yararlanmalıdır. Girişler binanın merkezi bir bölgesinden yapılmalı ve dışardan kolayca algılanmalıdır. Binaların esas girişlerine basamaksız şekilde ulaşılması daha doğrudur. Düz ayak girişler özürlüler açısından son derece uygundur. Eğer bu mümkün değilse bina girişinde basamak varsa bunların yanına bir rampa eklenmelidir. Yere konmuş engeller (çiçeklik vb.) kaldırılmalıdır.
    Binalara eşiksiz girilebilmelidir. Giriş hollerinde tekerlekli sandalye için yeterli hareket alanı bulunmalıdır.
    Merdivenlerin uygun tasarlanması özürlüler tarafından kullanılmasını kolaylaştırır ve düşme tehlikesini azaltır. Dönerek çıkılan merdivenler görme ve hareket özürlü insanlar için tehlikeler oluşturabilirler. Düz kollu, basamakları kaymayan, başında ve sonunda sahanlıkları olan merdivenler tercih edilmelidir. Merdivenin her iki tarafına kavrama güçlüğü çeken kişiler için küpeşte konulması gereklidir. Yürüyen merdivenler özürlüler için uygun değildir.
    Tekerlekli sandalyenin de geçebilmesi için bir kapının açıklığının en az 85cm olması gerekir. Mekanlar arasında eşik bulunmaması tercih edilir.
    Asansörlerin yerleri ve tasarımları özürlüler ve yaşlılar için büyük önem taşır. Tekerlekli sandalyenin girebileceği asansörlerin yapılması gereklidir. Asansörler ara katlara konulmamalıdır. Yani asansörün kapısına kadar basamaksız ve eşiksiz ulaşılabilmelidir. Tekerlekli sandalyenin sığabileceği en küçük asansör kabini 110cm (genişlik) × 140cm (derinlik) boyutlarındadır. Asansörlerdeki kumanda düğmelerinin tekerlekli sandalyedeki insanın da uzanabileceği yüksekliğe konulması önemlidir.
    Halka açık binalardaki ve tesislerdeki tuvalet gruplarında özürlü kişiler için de kabin ayrılmalıdır. Tekerlekli sandalyedeki insana uygun bir tuvalet kabini genel olarak 220cm x 220cm boyutlarındadır. Tuvaletin yan tarafındaki duvara tutunma barları konmalıdır. Tuvaletin kapısı dışarı açılmalıdır. Sürgülü kapılar da uygundur.
    Ortak Garaj ve Otoparklar
    Özürlülerin kullandıkları araçlar için özel otopark yerleri ayrılmalıdır. Özürlü için park yerlerinde yeterli alan bırakılmalı (en az 480cm genişlik) ve bu alan sarı çizgi ile belirtilmelidir. Zemin kesinlikle kaymaz malzemeden düz ve çakılsız olmalıdır.
    Evler
    Kazaların en aza indirilmesi için konutlarımızda gerekli düzenleme ve basit donanımlar sağlanmış olmalıdır. Evin birçok noktasına tutunma kolları konulabilir. Dolaplar uygun yüksekliklerde düzenlenmelidir. Dik ve dönerek çıkılan merdivenler tercih edilmemelidir. Evlerdeki kırılıp yaralanmaya yol açacak geniş cam yüzeyler azaltılmalıdır. Keskin köşeler, kaygan zeminler ortadan kaldırılmalıdır. Zeminde düşmeye yol açacak küçük halılar ve kilimler bulunmamalıdır. Tuşlar, düğmeler, mekanizmalar çok kısa boylu insanların da ulaşabileceği yüksekliklerde olmalıdırlar. Bir evde, kapı açıklığı 85 santimetreden daha az olmamalıdır.
    Odalar
    Tekerlekli sandalyenin oda içerisinde rahatça manevra yapabilmesi için yeterli alan sağlanmalıdır. Elbise dolapları normal kanatlı ya da sürme kapılı olabilir. Dolap yüksekliği tekerlekli sandalye kullananlar için yerden 112 cm olmalıdır. Elektrik düğmeleri ve kapı kolları ortalama 100 cm yükseklikte olmalıdır.
    Yatak kenarlarına ve dolap önlerine özürlü ve tekerlekli sandalye düşünülerek yeterli alan bırakılmalıdır.
    Banyo ve tuvaletler
    Banyo ve tuvaletler özellikle yaşlı ve ortopedik özürlü kişiler için en fazla problem yaratan mekanlardır.Manevra alanının artması için banyo ve tuvaletlerin kapısı dışa doğru açılmalı veya bu mümkün değilse raylı kapılarla değiştirilmelidir. Tuvalet ve banyoda kaymayan zemin tercih edilmelidir. Emniyet için tutunma barları monte edilmelidir. Tutunma barları ihtiyaca göre enine, dik olarak veya yana eğimli (/ ) şekilde yerleştirilebilir. Enine yerleştirilen barların yerden yüksekliği 90 cm olmalıdır. Tutunma barları elin rahatça kavramasına izin verecek kadar geniş olmalı ve bar ile duvar arasındaki mesafe 4cm olmalıdır. Özürlüler için klozet (alafranga tuvalet) daha uygundur. Klozetin her iki yanında yeterli boşluk olmalıdır. Klozetin yerden yüksekliği 45-50 cm olmalıdır. Çok alçak tuvaletlerde tuvalet yükselticileri kullanılabilir. Lavabo tekerlekli sandalye ile yanaşmak için ayaksız olmalı ve lavabonun alt tarafı en az 75 cm yükseklikte olmalıdır. Musluklar kavraması olmayan kişiler için bilek veya kol hareketi ile açılabilir olmalıdır.
    Banyoda emniyeti sağlamak için zemine kaymayan vakumlu paspaslar konmalıdır.
    Banyolarda uygun tasarlanmış duşun bulunması gerekir. Duşun zemini az eğimli (en fazla %2) veya düz olmalıdır. Tekerlekli sandalyenin kolayca girmesine olanak sağlamalıdır. Tutamaklar ve oturaklar özürlünün duşa, tuvalete, küvete veya buralardan tekerlekli sandalyeye geçmesine olanak sağlamalıdır. Duşun yüksekliği ayarlanabilmelidir. Duş başlığı esnek bir hortumla bağlı olmalıdır. Yardıma gerek olduğunda haber vermek için bir telefon bağlantısı bulunursa özürlü için kolaylık sağlar.
    Çamaşır ve kurutma makinesinin yerleri de tekerlekli sandalye kullanan özürlünün rahatça kullanabilmesine izin vermelidir. Musluklar itmeli, kollu çevirmeli ya da otomatik kontrollü olmalıdır. Yüksekliği ayarlanabilen bir ayna bulunmalıdır.
    Mutfak
    Tekerlekli sandalye kullananlar için mutfağın mimari düzenlemesi oldukça önemlidir. Tekerlekli sandalye kullanan kişiler için L şekli mutfaklar daha kolay manevra alanı sağladığı için uygundur. Mutfağın aydınlatması düzgün ve yeterli olmalıdır. Günlük kullanılan aletlere kolay ulaşılabilmelidir. Tekerlekli sandalye kullanıcılarının fırın, buzdolabı ve evyeyi verimli kullanabilmeleri için gerekli düzenleme yapılmalıdır. Üst dolap ve rafların yerden en fazla 140 cm yükseklikte olması gereklidir Fırın ve eviye köşelere konmamalı ve aralarında yeterli açıklık olmalıdır. Mutfak tezgahının köşede olması tekerlekli sandalyedeki özürlünün çalışmasını kolaylaştırır. Tezgah fırın ile eviye arasına konmalı ve yeterli genişlikte (en az 50cm) olmalıdır. Tekerlekli sandalye tezgahın ve eviyenin altına zorluk çekmeden girebilmelidir (yerden yükseklik en az 70cm). Bu yolla özürlü oturur konumda birçok işi (yemek pişirme, bulaşık yıkama vb) kendi başına yapabilir.
    Yemek yeme ve pişirme alanları birleştirilerek mutfak işlevleri kolaylaştırılabilir.
    Katlanabilir masalar ve döner mutfak elemanları tekerlekli sandalyeden uzanarak çalışmayı kolaylaştırırlar. Bulaşık makinesinin önünde yeterli serbest hareket alanı olmalıdır.Elektrik anahtarlarına, sigortalarına, zillerine, diafonlara ve otomatlara kolay erişilebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Elektrik düğmeleri ortalama 100 cm yükseklikte olmalı ve duvar köşelerinden 40 cm uzakta bulunmalıdır

    ULAŞIM
    Metro, otobüs, tren ve tramvay uygun tasarımlarla özürlüler için çok zor olmayan düzenlemelerle, özürlü tarafından kullanılabilir ve "ulaşılabilir" hale getirilebilir. Bunun için istasyonlarda asansörler, özürlü tuvaletleri, peronda bazı işaretlemeler ve seyyar rampalar ile vagonlarda bazı alan genişlikleri ve tutunma donanımları gerekmektedir.
    Belediye otobüsünün ortadaki sahanlığında iki tekerlekli sandalye veya iki çocuk arabası alacak genişlikte bir alan bulunmalıdır. Tekerlekli sandalyenin otobüse bindirilmesini sağlamak için düşük döşemeli ve basamaksız otobüsler olmalıdır. Belediye otobüslerinin ulaşılabilir olmasında durakların tasarımının da büyük önemi vardır.
    Halka açık yerlerde mimari düzenlemeler
    Bu düzenlemeler resmi daireler, lokantalar, oteller, tiyatro ve sinemalar, eczaneler, marketler, müzeler, kütüphaneler, stadyumlar, spor salonları ve okullar gibi halka açık olan yerlerdeki mimari düzenlemeleri içerir. Tekerlekli sandalye kullanan özürlüler ile ilgili uluslararası örgütlerin tüm dünya için kabul ettikleri standartlar kriterlere göre;
    1. Kaldırım genişliği; İki tekerlekli sandalye için en az 180 cm. bir tekerlekli sandalye için 120 cm olmalıdır.
    2. Kaldırım ve rampa eğimi en fazla % 6 olmalıdır.
    3. Tehlikeli yerlerde emniyet barları olmalıdır.
    4. Yaya geçitleri: Yer seviyesinde olmalı, kaldırım yüksekliği azaltılmalı.
    5. Kaldırım taşı yüksekliği: Geçiş seviyesinde (3 cm) ve kesintisiz olmalı
    6- Yaya yolu: Baş ile aynı seviyede olan çıkıntılar tehlikelidir. Güneşliklerin alt kenar yüksekliği yerden minimum 200 cm olmalı. Yolu kapatan uyarı panosu, araba, bisiklet olmamalı. Zemin kaygan olmamalıdır.
    7. Yazı ile yönlendirmeler iyi okunabilmelidir, genellikle 140-180 cm yükseklikte aydınlatılmış yazılar tercih edilir.
    8. Posta kutuları veya çöp kutularının yüksekliği: en fazla 120-130 cm. olmalıdır.
    9. Park yerleri: 50 park yerinden 1 tanesi tekerlekli sandalyeli özürlü için ayrılmış olmalı, sarı renkli pano ile belirtilmelidir.
    10. Garaj: Bina girişinde olmalı, uzaktan kumandalı olmalı, elektrik düğmeleri çıkışa yakın olmalı.
    11. Bina ana giriş kapıları: Eşiksiz, 80-100 cm genişlikte ve yerden otomatik açılışlı olmalı.
    12. İç kapılar: Eşiksiz, ortalama 90 cm genişlikte olmalı,
    13. Zemin kaplama: Kaygan olmamalı, tutan halılar olamamalı
    14. Asansör genişliği: 110-140 cm olmalı.
    15. Asansör kapı genişliği: 80 cm otomatik olmalı.
    16. Asansör düğmelerinin yerleşimi ve yüksekliği: Yerden 90-140 cm yükseklikte ve yatay olmalı, karşı duvardan 40 cm uzakta yerleşmeli.
    17. Asansörün diğer özellikleri: İçinde 85-90 cm yükseklikte tutunma barı, telefonu ve açılır-kapanır koltuk olmalı. Yeterli manevra alanı olmalı.
    18. Yoldan binaya giriş: Caddeden itibaren basamaksız olmalı, kaldırım en fazla 3 cm olmalı.
    19. Tuvalet: Her 10 tuvaletten biri özürlü için ayrılmış olmalı, tekerlekli sandalye için uyarlanabilir olmalı.
    20. Binadaki merdiven genişliği + yükseklik: 2 yükseklik+1 genişlik=63 cm olmalı.
    21. Oteller: Odaların % 5'i ya da en az 2 oda tekerlekli sandalye kullananlar için düzenlenmiş olmalı.
    22. Telefon kabinleri: Her 10 telefondan biri özürlüye ayrılmalı. Kapı genişliği 90 cm, eni 120 cm, boyu 125 cm, yerden telefonun en üst yüksekliği 130 cm, rehber koyma yeri yüksekliği 120 cm olmalı.
    23. Bekleme salonu, lokanta ve mağazalar: Kasalar arası mesafe 90-100 cm olmalı, uygun manevra alanı olmalı, lokantalarda uzun geçişler ve dik açılı kulvarlar en az 100 cm genişlikte olmalı.
    24. Halka yönelik gişeler: Barlar arası mesafe 90-100 cm olmalı.
    25. Tren, uçak, otobüs, taksi: İniş ve binişler için alçak basamaklar ya da rampalar olmalı, en az bir kompartıman özürlüye ayrılmalı, taksi kapı genişliği uygun transferi sağlamalı.
    26. Sinema, tiyatro, konferans salonları: 300 koltuktan biri özürlü için ayrılmış olmalı yada arkadan girişli 4 kişilik 100-120 cm yer ayrılmalı, giriş ve çıkışlar uygun olmalı.
    Okul Ve Sınıf Düzenlemeleri
    Ortopedik özre sahip bir çocuğun eğitim ve öğretimine devam edebilmesi için eğitim binaları ve sınıfta bazı mimari düzenlemeler yapılması gerekir. Çocuğun kullandığı araç gereçlerle ilgili bilgi toplayıp sınıftaki bazı araç gereçleri çocuğun kullanabileceği şekilde değiştirmek gerekebilir. Bu konuda aile ve okul birlikte çalışarak çözüm yolları geliştirmelidirler. Bunun için yapılması gerekenler:
    -Özellikle oda düzenlemelerinizi basit şekilde yapın. Çocuklar kullanmaya alıştıktan sonra araç gereçleri yavaş yavaş artırın. İyi düzenlenmiş ve tutarlı bir çevrenin oluşturulması çocuğun kafasının karışmasını önleyecek ve sınıfa alışmasını kolaylaştıracaktır. Her aktivitenin yapıldığı alanlar açıkça belirlenmelidir.
    -Sınıfın sıkışık olmamasına dikkat edin. Sıraların arasında geçişin mümkün olabileceği boşluklar olmalıdır.
    Koltuk değneği, baston veya yürüteç kullanan çocuklar kolayca yere düşebilirler. Diğer çocuklar özürlü çocuğun nasıl hareket ettiği ve aleti nasıl kullandığı konusunda bilgilendirilmelidirler. Ayrıca koltuk değneklerinin yere sağlam basabilmesi için geniş bir paspas yere serilebilir.
    Düzenlemeler yapılırken güvenliği ve yangın düzenlemelerini de plana ekleyiniz.
    Çocuklar küçük olduklarından aktivitelerin ve malzemelerin çocukların göz seviyesinde olmaları gerekmektedir. Tekerlekli sandalye, koltuk değneği kullanan çocukların göz seviyeleri ise diğer çocuklardan farlıdır. Bu nedenle elinizden geldiğince bu çocuklara uygun düzenlemeler yapmaya çalışın.
    Ortopedik özrü olan çocuklar, idrar veya bağırsaklarını kontrol edemeyebilir ve bu nedenle bez kullanmaktan dolayı utanabilirler. Bu çocuklar için mutlaka özürlü tuvaletleri yapılmalı ve kolay ulaşılmalıdır.

  6. 6
    ZEYCANSU
    Emekli
    Yine mimarlardan ilginç reklam afişleri:(grafik tasarımı)

    ilginc reklam afisleri 0.jpg

    ilginc reklam afisleri 1.jpg

    ilginc-reklam-afisleri.jpg

+ Yorum Gönder
mimarlığın gelecekteki durumu,  forum mimarlık mesleği
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi