Atatürk'ün Genel Sağlık Durumu

+ Yorum Gönder
Öğretim ve Mustafa Kemal Atatürk Bölümünden Atatürk'ün Genel Sağlık Durumu ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Börtecine
    Emekli
    Reklam

    Atatürk'ün Genel Sağlık Durumu

    Reklam



    Atatürk'ün Genel Sağlık Durumu

    Forum Alev
    ATATÜRK'ÜN GENEL SAĞLIK DURUMU

    Hayatını ülkesine, milletine adayan ve henüz 57 yaşındayken ebediyete intikal eden Büyük Önder Atatürk’ün sağlığı üzerine yapılan araştırmalar, rahatsızlık geçirdiği dönemlerde bile savaşmayı ve mücadeleyi sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

    Trablusgarp Savaşı’nda şiddetli bir göz enfeksiyonu geçiren Mustafa Kemal, zorlukla ikna edilerek hastaneye tedaviye gönderilmişti. Anafartalar Savaşı’nın sonlarında akciğer iltihabı nedeniyle yatağa düşen ulu önder, planladığı zaferin son günlerini görememişti. 1919 yılında kulağından rahatsızlanması 15 Mayıs’ta 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a hareketini önleyememişti. Büyük önder, Samsun’a ayak bastığı sırada yeniden başlayan böbrek ağrılarını dindirmek için Havza’da kaplıca kürü almıştı. Sakarya savaşı öncesinde kaburga kemiği kırılan Mustafa Kemal, dinlenmesine ilişkin önerileri reddederek, bölgede kalmıştı. Atatürk, yeni yapılan dişleri nedeniyle, Cumhuriyetin ilanı ve ülkenin ilk cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından kısa bir konuşma yapabilmişti...


    GATA Diş Hekimliği Bilimleri Merkezi Ağız, Diş, Çene Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yavuz Sinan Aydıntuğ tarafından çeşitli kaynaklardan derlenen çalışmaya göre, Mustafa Kemal çocukluğunda sıtma haricinde alışılagelmiş çocukluk hastalıklarından başka önemli bir rahatsızlık geçirmemişti.

    Mustafa Kemal’in, genç yaşlarda geçirdiği idrar yolları enfeksiyonu ise sonraları tekrarlayarak sol böbreğinin enfeksiyonuna neden olmuştu.

    1911-1912 Trablusgarb Savaşı’nda geçirdiği şiddetli göz enfeksiyonu nedeniyle gözü şişen, kanlanan ve kapanan genç subay, zorlukla ikna edilerek hastaneye tedaviye gönderilmişti.

    Anafartalar Savaşı’nın sonlarında, 1916 yılında İngilizler’in yarımadayı boşaltmasından bir ay evvel ateşi yükselen ve bir akciğer iltihabıyla yatağa düşen Mustafa Kemal, planladığı Anafartalar Zaferi’nin son günlerini görememişti. Çünkü, Mustafa Kemal, Dr. İbrahim Tali Bey ve arkadaşlarının uyarı ve ısrarıyla görevi Fevzi Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştü.

    1918 yılı sonlarında Yıldırım Orduları komutanıyken böbrek ağrıları başlayan Büyük Önder, hekimlerin önerileriyle Viyana ve Karlsbad kaplıcalarına tedaviye gitmişti.

    Mustafa Kemal, 1919 yılında İstanbul’da şu anda müze olan Şişli’deki evinde kaldığı aylar zarfında bir süre kulağından rahatsızlanmıştı. Fakat bu hastalık 15 Mayıs’ta 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a hareketini önleyememişti. Mustafa Kemal, Samsun’a ayak basar basmaz yeniden başlayan böbrek ağrılarını dindirmek için Havza’ya giderek 25 Mayıs-12 Haziran 1919 tarihleri arasında kaplıca kürü almıştı.

    Milli mücadeleyi yürüttüğü dönemde sıtmaya yakalanan, 2. İnönü Savaşı’ndan sonra, 1921 yılının Nisan ayında sol yanağında büyük bir çıban çıkan Büyük Önder, Sakarya Savaşı öncesinde de attan düşerek kaburga kemiklerini kırmış, ancak buna rağmen dinlenmesi yönündeki önerileri reddetmiş ve ordunun başında kalmıştı.

    1923 senesinde ufak tefek kalp rahatsızlıkları geçirmeye başlayan Atatürk’ün bu rahatsızlıkları 1924’de 2 kez tekrarlamış, 1927’de enfarktüs şeklinde ortaya çıkmıştı.

    HASTALIĞINA İLK TEŞHİS
    Kuvvetli bünyesi sayesinde uzun seneler sağlık durumu düzgün giden Atatürk, 1936 Kasım’ı ortalarında bir gece geç vakit bahçeye çıkarak üşütmüş, ciğerlerinde kan toplanmasıyla oluşan ve yüksek ateşle seyreden bir hastalık daha geçirmişti.

    1936 senesi sonlarında Atatürk’ün genel durumunda bir halsizlik başlamışsa da henüz sağlığından ciddi bir şikayeti olmamıştı. Ancak, 1937 başlarında görülen ve sık sık tekrarlayan burun kanamaları, karnı ve bilhassa bacaklarındaki kaşıntılar gibi belirtiler, kısa zamanda sonun başlangıcı olarak ortaya çıkmıştı.

    Bu belirtilerle başlayan “karaciğer atrofik sirozu” denilen amansız hastalık, Ulu Önder’i çok sevdiği milletinden koparıp almıştı. Atatürk’e bu teşhisi ilk kez Dr. Nihad Reşat Belger 1938 yılının Ocak ayında koymuştu. Aydıntuğ, çalışmasında şu saptamalarda bulundu:


    “Atatürk’ü muayene ve tedavi eden birçok doktorun, Atatürk’te 1937 senesi başlarında görülen burun kanamaları ve kaşıntıların karaciğer hastalığına bağlı olduğunu düşünmemiş olmaları hala tartışma konusudur. Atatürk’ün hastalığının geç teşhis edilmiş olması, sağlığında biraz düzelme olduğu zaman iradesine aşırı güveni yüzünden hemen ayağa kalkmak ve siyasi problemlerde görev başında olmak istemesi ve çalışkanlığı gibi faktörler Atatürk’ün hastalığını kısa zamanda geliştiren ve şiddetlendiren talihsiz sebeplerden olmuştur.”

    ATATÜRK’ÜN AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI
    “Atatürk’ün ağız sağlığını genel vücut sağlığından ayrı düşünmeden, O’nun savaş alanlarında geçirdiği stresli ve yorucu yıllar çerçevesinde düşünmeli ve değerlendirmeliyiz” diyen Aydıntuğ, ayrıca Osmanlı’ların son devresiyle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde diş hekimliğinin durumunun da hesaba katılmasının önemine değinmişti.

    Aydıntuğ, çalışmasında, Prof. Dr. Bedii Şehsuvaroğlu’nun “Atatürk’ün Sağlık Hayatı” kitabından, “Ulu Önder’in dişlerinden rahatsız olduğunu ve son senelerinde ağzında bir total protez taşıdığını, dişçisinin de 2. Abdülhamit’in dişçisi olan Musevi asıllı bir pratisyen Sami Günzberg olduğunu” aktarır.

    Aydıntuğ’un çalışmasına göre, Enver Behnan Şapolyo’nun “Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi” ismini taşıyan kitabındaki “Fizyolojik Arıza” başlıklı bölüm ise şöyle:

    “Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet’i ilan ettikten sonra ilk Reisicumhurluğa Atatürk’ü seçti. Kendisini Meclis’e davet ettiler. O gün bir nutuk verecekti. Fakat tarihi günde nutukların en kısasını verdi. Bunun sebebini Bayan Afet’e şu şekilde anlatmıştı:

    -Ben sana bilmediğin bir şeyi anlatayım: Tarihi hadiselerin cereyanı arasında, bazen fizyolojik arızalar mühim rol oynarlar. Tabiat ya mani olur yahut yardım eder. Cumhuriyet’i ilan etmek lazımdı. Hadiselerin seyri bunu icap ettiriyordu. Meclis’te münakaşalar cereyan ederken beni davet ettiler. O heyecanlı celsede söz söylemek benim aradığım işti. Uzun söz söyleyemedim. Cumhur reisi seçildiğim zaman Meclis’te söylediğim nutuk da en kısa beyanatlarımdan biridir. Neden? Çünkü dişlerimi yeni çektirmiştim. Yeni yapılan dişlerim tecrübe devresinde idi. Söz söylemeye başladığım vakit ya ıslık gibi bir ses çıkıyor, yahut da ağzımdan düşüyordu. Bu sırada yapılacak hiçbir çare yoktu. Bu tabii hadise siyasi hayatımın en mühim safhasına, böylece bir mani teşkil etti. Kim bilir, uzun söylemediğim belki de isabetli olmuştur.”

    “EN TEHLİKELİ ZAMANLARDA BİLE MUHİTİNİ YÜREKLENDİRİRDİ”
    Aydıntuğ’un çalışmasında, Niyazi Ahmet Banoğlu’nun “Nükte, Fıkra ve Çizgileriyle Atatürk” adlı kitabındaki, Atatürk’ün hastalığının son dönemlerinde yaşanan bir olay Dr. Mim Kemal’in ağzından şöyle aktarıldı:
    “Bir gün muayenehanemde hastalarımla meşgulken telefonda Neşet Ömer, ‘Ufak bir arıza oldu. Kan dondurucu ilaçları alarak saraya gel’ diyordu. Telaşla bu ilaçları eczaneden yaptırarak saraya koştum.

    Diş protezi, diş etinde bir et kabarıklığı yapmış, dişçi arkadaşımız hastalığının esasını ve bu hastalıkta kan durmasının müşkülatını bilmediği için bu kabarık eti kesmiş ve koparmış. Müthiş bir kanama olmuş. Dişçi korkmuş, benim hemen çağrılmam gerektiğini söylemiş. Bir taraftan yapılması icap eden tedbirlerini tatbik etmeyi unutmamış, kan durmuş. Atatürk, en tehlikeli zamanlarda bile muhitini yüreklendirirdi. İşte bu defa da etrafında telaş edenlere sükunet tavsiye etmek suretiyle itidalini muhafaza ediyordu. Hem de ehemmiyetsiz bir müdahalenin beklenilmeyen bir neticesi karşısında telaş eden, korkan dişçiyi yüreklendirmiş. Ben geldiğim vakit kanama tamamen durmuştu. Tamponun kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Onu yerinde bıraktık. Ondan sonra kanama tekrarlamadı.”

    Atatürk 1935 yılında ise ağrıyan dişi için çağırdığı diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy’a “Ne yapmak lazım geldiğini” sorar.

    Büyükaksoy’un boynunu bükmesi üzerine durumu anlayan Atatürk, “Çek öyle ise, beni bir an evvel şu ıstıraptan kurtar” der. Büyükaksoy ağrıyan dişi çeker ve yerini diker.

    LİDER-HEKİM İLİŞKİSİ
    Ayduntuğ’un çalışmasında, 3. Uluslararası Atatürk Sempozyumu’nda “Atatürk’ün Genç Yaşta Ölümüne Neden Olan Hastalığının, Günümüze ve Geleceğe Yönelik Lider-Hekim İlişkileri Açısından Değerlendirilmesi” başlıklı bir bildiri sunan Dr. Mehmet S. Bayraktar’ın şu tespitine de yer verildi:
    “Lider-hekim ilişkilerindeki zorluğun ve çekingenliklerin, geçmişe ait bu acı örneği unutmayarak, günümüzde ve geleceğe yönelik ilişkilerde büyük sorumluluğun tıp doktorlarına ait olduğunu düşünüyor, bunun siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda ülkeyi etkilediğine inanıyorum.”


    Tıp tarihi alanında Atatürk’ün sağlığını tez konusu yapan tek kişi olan Dr. Eren Akçiçek ise Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığı, yeme alışkanlıkları, evi, giyim tarzı, arkadaşları, ölümünden sonra yaşanan tartışmalar, ölümü ile ilgili spekülasyonları titizlikle araştırdı. Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde Atatürk’ün sağlığı ile ilgili raporları inceleyen Akçiçek, 4 yıllık çalışmasıyla ‘Atatürk’ün sağlığı, hastalığı ve ölümü’ isimli kitabıyla Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini ortaya koydu.

    Akçiçek, tezi hakkında şunları söylüyor:

    Tezinizi neden Atatürk üzerine hazırladınız?

    - 1963 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdim. 1969’da mezun oldum. Daha sonra aynı fakültede 1973 yılında 1. İç Hastalıkları Kliniği’nde merhum Prof. Vehbi Göksel’in yanında iç hastalıkları ihtisası yaptım ve uzman oldum. Bunu takiben yedek subaylık görevini yerine getirdim. 1.5 yıl Manisa Askeri Hastanesi’nde görev yaptım. 1975 yılında EÜ Gastroloji Kliniği’nde Prof. Namık Kemal Menteş’in yanında Gastroentroloji tahsisi yaptım. 1980 yılında uzman oldum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı’nda tıp tarihi doktorasına başladım. 2000 yılında tıp tarihi bilim doktoru oldum. Tez konum da Atatürk’ün sağlığı, hastalıkları ve ölümüdür. Bu seçimde Atatürk sevgisinin büyük önemi var. Bu doktora tezini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji Bölüm Başkanı Prof. Nil Sarı yönetiminde hazırladım. Tez 2005 yılında İzmir Güven kitabevi tarafından yayınlandı. Atatürk’ü çok merak ediyordum. Bunun üzerine araştırma yapmaya başladım. Buradan çıkardığım sonucu da tezim ve kitabımın önsözünde “Atatürk’ü çok bildiğimi sanırken az tanıdığımı, çok sevmeme rağmen daha çok sevmem gerektiğini, kendisine borçlu olmamıza rağmen daha çok borçlu olduğumuzu ve ödeyemediğimizi anladım” şeklinde yansıttım.

    Atatürk’ü nasıl araştırdınız?

    - Bu tezi hazırlamam benim için büyük sorumluluk doğurdu. Bir kere Atatürk büyük bir asker ve büyük bir devrimci, diplomat ve devlet adamı. Ama onun dışında insani erdemleri ve kişilik özellikleri yönünden çok zengin ve mükemmel bir insan. Ayrıca Atatürk’ün sağlığ ve hastalığı konusunda devamlı spekülaslonlar yazılıyor. Bir takım ilgisiz ve yetkisiz kişiler konuları olmadığı halde, bu konuda fikir yürütebiliyor. Ben Atatürk’ün sağlık hayatını bu üstün insan modeli içinde, doğumundan ölümüne kadar inceledim. Kitapta kullandığım kaynak sayısı 700’dür. Çankaya Cumhurbaşkanlığı arşivinde bulunan Atatürk’ün sağlık dosyasını inceledim ve kitabımda ilk defa oradan aldığım belgeler yayınlandı. Ayrıca Dolmabahçe sarayına gittim. Atatürk’ün ilaçlarını inceledim. Çıkan sonuçlar en sonda ayrı bir bölüm olarak verildi. Kitapta söylenenlerin hepsinin kaynağı gösterildi. Kitabımda, benim sağladığım yeni fikirler dışında birtakım düşünceleri de okuyucunun kanaatına bıraktım.


    Atatürk’ün sağlık hayatı nasıl anlatıldı?

    - Şunu söyleyebilirim ki, Atatürk’ün 57 yıllık Türk milletine adanmış ömrü, çeşitli sağlık sorunlarıyla geçmiş ama Atatürk’ün çok güçlü bir bağışıklık sistemi olduğunu da gördüm. Mesela 2 kardeşi çocuk yaşta difteriden ölmesine rağmen Atatürk bu hastalığı atlatmıştır. Yine antibiyotiklerin olmadığı devrede Atatürk 2 kez zaatürre hastalığına yakalanmış. Son zaatüre hastalığı karaciğer hastalığı tespit edildikten sonra ortaya çıkmıştır. Ama bu 2 hastalığı da yenmiş. Keza 22 Eylül 1938’de karnından 10 litre boşaltılmıştır ve karaciğer hastalığı yüzünden komaya girmiştir. Bu komadan çıkması güçlü bir vücut direnci olduğunu gösteriyor. Benim kitabımda Atatürk’ün sağlık, vücut özellikleri, sporculuğu, uykusu, alışkanlıkları, diş sağlığı, geçirdiğ travmalar, hastalıklar, hekimlerle ilişkilerinden sonra son hastalığı geniş şekilde ele alınıyor.

    Atatürk’ün sağlığı ve hastalığı konusunda birtakım spekülasyonlar yapıldığından bahsettiniz. Atatürk’ün ölümü ve alkol alışkanlığı üzerine de çok tartışmalar yaşandı. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

    - Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar sağlık hayatını çiziyorum. Kitapta geniş bir bölüm olarak da tartışılan konular yer aldı. Mesela “hastalık teşhisi gecikti mi? Hekimler görev yaptı mı, hastalığın sebebi neydi?” gibi sorular inceleniyor. Atatürk’ün ölümünden sonra 9 tane Türk doktorunun, verdikleri ölüm raporunda ölüm nedeni “alkole bağlı karaciğer hastalığı” olarak yazılıyor. Alkol kullanmak, Atatürk’ün kendi tercihi ve insani bir özelliği. Ama bazı çevreler bunu onun aleyhine bir unsur olarak kullanma çabasında. Bazı çevreler de Atatürk’ün değişik cephelerde savaştığını ve Atatürk’ün karaciğer hastalığının alkole değil, burada alınmış bir Hepatit virüsüne bağlı olduğunu iddia ediyorlar. Bunu kesin olarak söylemek mümkün değil. Yalnız Atatürk’ün içki kullanması kendi tercihi olup, ona menfi olarak kullanılacak bir husus değil. Hatta son Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyk “İleride onun şahsiyeti tahlil edecek olanlar, dehası ile ilişkileri arasındaki münasebeti tespit edecekler” demiştir. Bu alkol olayını çok istismar ediyorlar.

    Atatürk, hastalığının ağırlaştığı dönemde Savarona'da

    Hazırladığı "Atatürk’ün sağlığı, hastalıkları ve ölümü" konulu doktora tezi için yaklaşık bin kaynak inceleyen Ege Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği’nden Dr. Eren Akçiçek, Atatürk’e geç teşhis konulduğu yönünde görüşlerin olduğunu söylüyor. Atatürk’e o günün hekimlik anlayışı içinde hastalığı hakkında bilgi verilmediğinin anlaşıldığını ifade eden Akçiçek, şunları anlatıyor: "Atatürk, hastalığının ilerlediği bir sırada İsmet İnönü’ye, ‘İsmet, bu benim hastalığım çok daha önce bütün ağırlığıyla bana anlatılsaydı, o zaman işin başında önlemini alırdım, bu noktaya getirmezdim. Bana yeterince anlatılmadı, gizlendi’ demiştir. 14 Haziran 1938’de o zaman İsviçre’de bulunan Afet İnan’a yazdığı mektupta da ‘Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durumum ilerlemiştir’ demektedir."

    BUGÜNLE KARŞILAŞTIRMA
    Akçiçek’in günümüzdeki olanaklarla ilgili karşılaştırması şöyle:
    • Karın sıvısı biriktikten sonra Savarona’da çıkan ateşin sebebi belirlenememişti. Bu tabloyu sirozlu hastalarda karın sıvısının iltihaplanması olarak kabul ediyoruz. Bugün uygun tedaviler var.
    • O dönemde vücutta biriken sıvının idrarla atılmasını sağlayan güçlü ilaçlar yoktu. Karında biriken sıvı için 3 defa karın ponksiyonu (sıvı boşaltımı) yapılmış. Nitekim Atatürk üçüncü ponksiyondan sonra 8 Kasım’da karaciğer komasına girdi ve çıkamadı.
    • Karaciğer komalarında uygulanan yöntemler o gün mevcut değildi. Bugün karaciğer nakilleriyle de özellikle alkole bağlı karaciğer sirozlarında iyi sonuçlar alınıyor.


    ‘Bugünkü olanaklarla ömrü 15 yıl uzatılırdı’

    Günümüz doktorları bugünkü olanaklarla Atatürk’ün ömrünün 15 yıl uzatılabileceğini söyledi. Doktor gözüyle incelemelerde bulunan Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Serdar Günaydın, Atatürk’ün ilk sağlık sorunlarının 11 Kasım 1923’e dayandığını belirterek, şu noktalara dikkat çekti: "O tarihte muhtemel bir kalp krizi geçiriyor. ‘Kalp çok çalışmaktan yorgun düşmüştür’ teşhisi konuyor. 22 Mayıs 1927’de ikinci bir kriz Atatürk’ü gece yatağında yakalıyor, sol kolunda ve göğsünde şiddetli ağrı oluşuyor. Ancak soğuk algınlığı teşhisiyle geçiştiriliyor.

    Oysa tarif edilen bulgular kalp damarlarında (koroner) tıkanıklığın başladığını gösteriyor. Yaşamakta olduğu stres ve yorgunluk, yaşı uygun. Sigara ve içki nedeniyle kan yağları muhtemelen yüksek.

    Kalp hastalığının erken tanınamaması, ilerlemesine ve ileride gelişen siroz tablosunun da ölümcül sonlanmasına neden oluyor. Günümüzde bu durumda koroner anjiyografi istenir, tıkalı damarlar saptanıp uygun tedavi yapılabilirdi. Belki siroz olmasaydı birkaç yıl sonra kalp krizinden ölüm tehdidi kapıyı çalacaktı. Karaciğer açısından da çeşitli kan testleriyle çok daha erken tanı konulabilirdi. 1936’da teşhis edilebilecek bir siroz başlangıcı bile ömrünü o günkü imkânlarla en az 4, bugünkü şartlarda 15 yıl uzatabilirdi."




  2. 2
    Filiz
    Bayan Üye

    Cevap: Atatürk'ün Genel Sağlık Durumu

    Reklam



    Geçirdiği onca hastalıklara rağmen sadece ülkesini ve vatandaşlarını düşünen memleket sevdasıyla yanıp tutşan dünyanın sayılı liderlerinden olan ulu önderi rahmetle anıyoruz.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi