Osmanlıca Deyim ve Terimler

+ Yorum Gönder
Tarihimiz ve Osmanlı Devleti Bölümünden Osmanlıca Deyim ve Terimler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Börtecine
    Emekli
    Reklam

    Osmanlıca Deyim ve Terimler

    Reklam



    Osmanlıca Deyim ve Terimler

    Forum Alev
    Abkeş:

    Tekkelerde su çekenlere verilen addır. Farsça su manasına gelen “ab” ile yine Farsça çekmek manasına gelen “keşiden” fiilinin geniş zaman kökü olan “keş” ile birleşerek oluşan bir terimdir.

    Büyük tekkelerde yalnızca bu işlerle meşgul olan adamlar bulunmaktaydı. Vaktiyle hayır için yapılan sebilhanelerden bazılarının içinde birer kuyu da kazılır ve bu kuyudan su çekerek sebilhane bardaklarını doldurmakla yükümlü bir görevli bulunurdu. Bu görevliye de “abkeş” denilirdi. Bu vazifeye konulan kimseler için, vazife tahsis edildiğine dair Evkaf Nezareti’nin defterlerinde kayıtlar tutulurdu.



    Abrizci:

    Mevlevi tekkelerinde abdesthane temizleyicilerine verilen isimdi. Bunlara “ken-nas” da denirdi. Farsça su anlamına gelen “ab” ile yine Farsça dökmek anlamına gelen “rihten” fiilinin geniş zaman kökü olan “riz” in birleşmesiyle oluşan bir terimdir.


    Acem Çapkınları:

    Kiralık atlar hakkında kullanılan bir tabirdir. Arabaların genel olarak kullanılmaya başlanmasına ve tramvayların inşasına kadar halk şehir dahilinde, bir yerden bir yere gitmek için sokak ve meydanlarda duran bu atları kiralar ve onlarla gelip giderlerdi. Kiralık atların sürücüleri daha ziyade Acem olduğu için bu ismi almıştı. Müşteri ata biner, sürücü elinde kamçı, arkasında koşardı.

    Çapkın, haşarı, sürtük, rezilden başka, yörük, koşucu manalarını da ifade eder. Açık yürüyüşü olan at için de kullanılırdı. Eskiler bunu “çapkun” şeklinde yazarlardı.


    Acemi Ağa:

    Sarayın harem dairesi hizmetinde kullanılan zenci (genellikle Arap) haremağalarından bir kısmına verilen unvandı.

    Saraya alınan haremağalarına ilk önce “en aşağı” adı verilirdi. Bunların bir müddet sonra mertebeleri terfi edilir, kendilerine “acemi ağa” denilirdi. En aşağılar, yüksek mertebeli diğer ağalar gibi, kendilerinden bir derece yüksek olan acemi ağalara da hizmet ederlerdi. En aşağılar daima kapı nöbeti bekledikleri halde, acemi ağalar sıraları geldikçe nöbet tutarlardı. Acemi ağalar vakti geldikçe ve layıklık gösterdikçe terfi eder, şansı yaver gidenler derece derece yükselerek “darüssaâde ağalığı” na kadar çıkarlardı.

    Acemilik:

    Sarayın bir kısım yüksek memuriyetlerine tayin olunanlara, levazım bedeli olarak, verilen para hakkında kullanılan tabirdi. Bugün de, mesleklerinin icap ettirdiği eşya ve levazımın sağlanması için, yeni subaylara, bahriyelilere ve bir kısım memurlara “teçhizat bedeli” adıyla verilen para “acemilik” in devamı olarak sayılabilir.


    Acemi Oğlanlar:

    Yeniçeri ocağında istihdam edilmek üzere esirlerden veya devşirme usulüyle Hıristiyanlardan toplanan çocuklara verilen addı. Acemi ve oğlan kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen bu terimin sözlük anlamı “işe alışkın olmayan” demektir. Kamus-ı Türkî’de oğlan kelimesi şöyle açıklanmıştır: Erkek çocuk, uşak, gulam; henüz tüyü bitmemiş genç erkek, delikanlı.

    Acemi oğlanlarından güzellikleri ve zekâlarıyla dikkatleri üstlerine çekenlerin Yıldırım Bâyezid zamanında “iç oğlanı” sıfatıyla yeni teşekkül etmeye başlayan saray teşkilatı içine alınmaya başlanmasından bahseden Hammer, bunu neye dayanarak söylediğinden pek bahsetmez.

    Acemi oğlanları, Arnavut, Boşnak, Rum, Bulgar ve Ermeni milletlerinden devşirildiği gibi, alınan memleketler de bunların sakin(yerleşik, oturmuş) bulunduğu yerlerdi. İstanbul civarındaki köylerden acemi oğlanı alınmayan yerler Kartal ve Kadıköy’dü. Kartal halkı Istabl-ı Âmire’ye (Merkez Ahır, Sultan’ın ataların bulunduğu ahır) ait Üsküdar çayırlarına bakarlar, biçerler, atlara yedirirler, Bursa ve diğer yerlerden gelen hayvanları muhafaza ederler, gerektikçe kılavuz vazifesini de görürlerdi. Bu sebeple onlar acemi oğlanı vermekten muaf bulunurlardı.

    Acemi oğlanları, devşirildikten sonra Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerine gönderirler. Buralarda Müslüman ailelerin yanlarına verilirlerdi. Acemi oğlanları bulundukları yerlerde yedi sekiz sene hizmette bulunduktan sonra İstanbul’a getirilirler, mensup oldukları yerlere göre, Anadolu veya Rumeli Ağası’nın tezkiresiyle (alındığına dair belge) birer akça ulûfe ile yazılırlardı. Ulûfeye yazılanlar artık yeniçeri ocağına mal edilmiş olurdu. Ulûfeye yazılamayanlar ise yine saray teşkilatının başka alanlarında göreve getirilirdi, yeniçeri ocağına bağlı olmazlardı.

    Acemi oğlanları tamamen Hıristiyan idi. Fakat, Bosna halkı Müslüman olduğu halde, onlardan devşirme usulüyle acemi oğlanı alınırdı. Bu da kendi istekleriyle meydana gelirdi. Bosna ve Hersek halkına bu imtiyazı veren Fatih Sultan Mehmet’ti.

    Acemi oğlanı, kırk evde bir hesabıyla devşirilirdi. Alınan oğlanların yaşları, bazı kayıtlara göre, 14-18, bazılarına göre ise 15-20 arasındaydı.

    Acemi oğlanlarını çiftçiler de satın alabilirlerdi. Çifti çubuğu olmayan acemi oğlanı alamazdı.

    Yeniçeri ocağının 1826 yılında kapatılmasının ardından, acemi oğlanları da tamamen ortadan kaldırılmıştır.

    Acem Kösteği:

    Eski yazmalarda, kitap dikildikten sonra cilde, dibinden ve iç tarafından, bir kısmı kitaba bir kısmı da cilde gelmek üzere yapıştırılan ince tıraş edilmiş meşine verilen isimdir. Bu şekilde yapılan ciltler gayet sağlam olmaktaydı.


    Acemi Oğlanı Kethûdası:

    Acemi oğlanları işine bakan Anadolu ve Rumeli Ağaları’nın hizmetindeki adamlara verilen isimdir. Toplanan acemi oğlanlarını satın alanlardan yoklama akçesini tahsil etmek ve kaçanları tutmak vazifeleriyle yükümlüydü. Acemi oğlanlarını satın almış olanlardan “yoklama akçesi” adıyla 80’er akçe alınırdı. Bu paralar alınırken aynı zamanda acemi oğlanlarının yoklaması da yapılırdı. Bu vazifeyi yapmak üzere Anadolu ve Rumeli’ye 2’şer kethûda gönderilirdi.

    Anadolu ve Rumeli Ağaları’nın İstanbul’da başka kethûdaları da bulunurdu. Bunların da görevleri, Türklere satılan acemi oğlanlarından kaçanları yakalamaktı. Onun için kol dolaşırlardı. Yakalanan acemi oğlanları tekrar satılırdı.


    Açık Gemiler ve Açıklar Ağası:

    Tuna’da işleyen gemilere verilen isimdi. Bu gemilerin işlerine bakan memura “açıklar ağası” denilirdi. Bu gemilere neden açık gemiler denildiği tam olarak bilinmese de, Tuna üzerinden başka yerlere gittiklerinden ve uzaklarda çalıştıklarından dolayı böyle söylendiği tahmin edilmektedir.


    Adalet Emiri:

    Ahaliye zulüm edilmemesi hakkında sadrazam tarafından valilere yazılan emirlere verilen isimdi. “Adalet emiri ısdar olunmuştur” demek, sadrazam tarafından emir verilmiştir demekti.


    Âdet-i Ağnam:

    Koyun ve keçiden alınan vergiye verilen isimdi. Her sene, ağnam müdürü olan kişi tarafından “sayıcılar” ve memurlar belirlenen bölgelere gönderilirlerdi. Bunlara görevleriyle ilgili buyruldular da verilirdi. Bu sayıcılara daha sonraları “kabzımal” denmişti. Bunlar görevli oldukları bölgelerdeki koyun ve keçiyi sayarlar ve bunu göre âdet-i ağnam alırlardı. Alınan ağnamın bir kısmı, masraflarına karşılık olmak üzere, “başkalık” adıyla, nazırlarla kabzımallara kalırdı.

    Âdet-i ağnam vergisi, koyun ve keçi için birer akçeden ibaretti. Bu vergi önceleri tayin edilene memurlar aracılığıyla sayılıp toplanırken, sonraları “âşar” gibi bu da iltizam olunmaya başlanmış ve açık arttırma (müzayede) ile bu görevi alan mültezimlerin adamları vasıtasıyla sayılarak toplanmıştır.

    Tanzimat’tan sonra, iltizam usulü bırakılmış ve bu verginin tekrar sayım memurları vasıtasıyla toplanması şekline dönülmüştür.



    Adlî Altın:

    Sultan II. Mahmut zamanında basılan altın paralardan birinin ismiydi. II. Mahmut’un mahlâsı (lakabı) “adlî” olduğu için, bu paraya da o isim verilmişti. Tam, nısıf (yarım) ve rubu (1/4, çeyrek) olmak üzere üç çeşitti. Tamamı on iki, yarısı altı kuruşa, çeyreği de yüz paraya denk geliyordu. Paraların bir tarafında tuğra, öbür tarafında da "Duribe fî Dar-ül- Hilâfet -il- Aliyye" yazısı vardı. Yazılarının azlığı dolayısıyla bir süre sonra adalarda kalıplarının yapıldığı görüldüğünden, tuğranın etrafına “Sultan-ı Selâtin-i zaman Mahmut Han”, öbür tarafına da, ortasında “Duribe fi Kostantiniyye-t-ül- Mahruse” olmak üzere etrafına “Dâm-ı mülkühu ve saltanaühu” ibareleri yazılmak koşuluyla yenileri basılmıştır. Bu para H. 1245 senesinde tedavülden kaldırılmıştır.

    Ağa:

    Eskiden yüksek mevki sahipleri hakkında kullanılan bir tabirdi. Bilhassa Tanzimat’tan önceki terminolojide “ağalık” oldukça önemliydi. Yeniçeri ocağı zabitlerine genellikle ağa denilirdi. Sonraları, ağa kelimesi, okuması yazması olmayan kişiler için kullanılmaya başlandı. Yakın zamanda da, ağa, bir yandan ululuk, fazilet sahipliği gibi kelimeleri ifade ederken bir yandan da sertlik, çalım, böbürlenme gibi kelimeler karşılığında kullanılmaya başlandı. Ağa, terim olarak, Osmanlı saray, devlet, ordu ve taşra gibi teşkilatlarında sürekli olarak kullanıldı. Bunlara yeri geldikçe değinilecektir.


    Ağa Bölüğü:

    Yeniçeri ocağında önemli bir yere sahip olan “İstanbul Ağası”nın odasına verilen addı. Acemi oğlanları için Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan odaların otuz birincisi İstanbul Ağası’nın odasıydı. Ağa bölüğü, önceleri bir bölükken sonraları acemi oğlanları çoğalınca bir bölük 9 bölüğe çıkarılmıştı.

    Ağa Çırağı:

    Kanun hükümlerine aykırı olarak, yeniçeri ağaları tarafından, Türklerden ocağa yazdırılanlar hakkında kullanılan bir tabirdi.

    Ocak nizamları bozulmadan önce, ocağa devşirme suretiyle Hıristiyanların asil ve temiz ailelerinin çocukları alınır, Türkçeyi ve İslam dinini öğrenmek üzere Türklere satılarak yedi sekiz sene sonra aralarından layık olanlar ulufe ile yeniçeri ocağına kaydedilirdi. Ocak nizamları bozulduktan sonra yeniçeri ağaları, temiz ailelere mensup olup olmadıklarını araştırmadan, anlaşma yoluyla ya da rüşvetle Hıristiyan çocuklarını acemi oğlan olarak kaydetmeye başladıkları gibi, Türk ve Müslüman gençlerini de, ana ve babalarının adlarını birer Hıristiyan adı gibi göstermek suretiyle acemi ocağına yazdırmaya başladılar. Daha sonraları iyice bozulan yeniçeri ocağında, ocağın ihtiyar yeniçerileri de kendi evlatlarını ocağa kaydettirmeye başladıkları zaman, bu şekilde kayıt olanlara da ağa çırağı denilmeye başlandı.


    Ağa Divanı:

    Yeniçeri ağasının reisliği altında toplanan meclisin adı idi. Bu meclise ocak büyükleri katılır ve burada ocakla ilgili işler görüşülürdü.

    Ağa Gediklileri:

    Yeniçeri ağasının yaverlik, haberleşme zabiti gibi hizmetlerini gören, etrafında bulunan kişilere verilen isimdi. Bunlar diğer yeniçerilerden ayrılmak için bellerine “seraser” kumaştan kuşak sararlardı. İçlerinden terfi edenler bölük başı olurlardı.

    Ağaç Kavilya:

    Gemi kaplamalarını ıskarmoz (küreklerin takıldığı yerler) ve kemerlere tutturmak için kullanılan, meşe ve benzeri sert ağaçtan yapılan büyük cıvatalara verilen isimdi.

    Ağa Kapısı:

    Yeniçeri ağalarının bulunduğu resmi daireye verilen addı. Kapı, eskiden “resmi daire” demek olduğu için “ağa kapısı” ağa dairesi demekti. Ağa kapısı, Osmanlı saltanatının sona ermesine kadar, meşihat dairesi yani şeyhülislamlar kapısı olarak bilinen, Süleymaniye’deki binadaydı. Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine burası kısa bir müddet serasker dairesi oldu. Sonra serasker dairesi şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan eski saraya nakledilere burası tekrar meşihat dairesi haline getirildi.

    Ağa Kapısı Şakirtleri:

    Ağa kapısında yazı işlerini yapan görevlilere verilen addı. Burada on kişiden oluşan bir kalem dairesi yer almaktaydı. Bunların en kıdemlisine “başşakirt” denilirdi. Katiplerin görevleri başlıca şunlardı: ocağa alınacak veya acemi ocağına girecek olanların defterlerin muhafaza ederek, gerektiğinide hüvviyetlerini belirlemek, ulûfe defterlerinin “mükerrer” denilen nüshalarını tutmak, kapı kulu olacak veye acemi ocağına alınacak olanların inam, terfi ve memhur denilen, yeniçeri ağasının mühürlü tezkerelirini yazmak.
    Buradan terfi eden başşakirt, kethuda katipi olurdu.

    Ağalık Hakkı:

    Sipahiler, zeamet sahipleri ve has sahiplerinin, timar, zeamet ve hasları içindeki arazi sahiplerinden birinin ölümüyle mahlül olan arazisini, hakedecek olanlara ihale edeceği sırada alınan verginin adıdır. Alınan vergi, arazinin yerine, verimine, gelirine göre değişmekteydi. İyi bir arazinin 2 dönümünden 1 akçe, orta bir yerin 3 dönümünden 1 akçe, kötü yerin 5 dönümünden 1 akçe alınırdı.

    Ağam Çırağı:

    Vezir dairelerinde istihdam olunan “iç ağa” ların hizmetkarları, acemelik devresini geçerek bir mertebe yükselmiş olanlarına verilen addı. Bu gençler, yeterli liyakat ve kabiliyet gösterdikleri takdirde, başlarına kalpak giydirilerek “ağam çırağı” adıyla göreve devam ederlerdi. Bunların arasından vezaret makamına yükselenler de olurdu.

    Ağa Nöbetçisi:

    Yeniçeri ağasının emir çavuşu mertebesinde bulunan hizmetliye verilen isimdi. Kırmızı kollu cüppe, uzun entari, ayağına sarı mest papuç, başına da kalafat giyerdi.

    Ağa Paşa:

    Vezir olan yeniçeri ağalarına verilen unvandı.

    Ağa Sancağı:

    Yeniçeri ağasına ait sancağa verilen addı. Yeniçeri ağaları ilk zamanlarında sancak beyi rütbesinde olduklarından tuğları bir taneydi. Sonradan beylerbeyi rütbesine ulaşarak iki tuğ taşırlardı.

    Ağavat:

    Saray hizmetinde kullanılan harem ağaları için kullanılan bir tabirdi. Ağavat, arapça “ağa”nın çoğuludur, ağavatın yerine aynı zamanda “ağayan” da kullanılırdı.

    Ağır Esame:

    Belli bir miktarın üzerinde ulûfe alanlar için kullanılan bir tabirdi. Yedi senelik terfilerde mertebe yükseltmeye hak sahibi olanlara kıdem zammı yapılır ve bu zammı alanların defterdeki isimlerine “ağır esame” denilirdi. Yapılan zam ulûfe zammı olduğu için, bu makama da “ağır ulûfe” denilmekteydi.

    Ağız Çevresi:

    Şerbet içen misafirin ağzını sildiği “sırmalı yağlık” ın adıydı. Şimdi misafirlere, kahveden sonra şeker ve şekerleme ikram etmek âdet olduğu gibi, eskiden kahvenin arkasından şerbet ikram etmek âdettendi. Zengin konaklarda şerbet, “kilerci kalfa” ve “şakirt” denilen kızlar tarafından misafire sunulurdu. Kilerci kalfa önden girer, üzerinde gümüş bardak takımı bir de sırmalı yağlık olan tepsiyi şakirt arkadan taşırdı. Kilerci kalfa bardaklardaki şerbetleri misafirlere ikram ettikten sonra arka arka çekilir, sırmalı yağlık elinde olmak üzere beklerdi. Misafir şerbetini bitirince kilerci kalfa tekrar yanına yanaşır, boş bardağı alır ve şakirtin elindeki tepsiye koyar, o sırada elindeki sırmalı yağlığı misafire uzatırdı. Misafir bununla dudaklarını sildikten sonra kilerci kalfaya uzatır ve kilerci kalfa tekrar arka arka çekilirdi. Haremlik tarafında ikram böyle iken, aynı ikramı selamlık tarafında “çubukçu ağalar” ve “kahveci” denilen hizmetliler görürdü.

    Ağız Otu:

    Eskiden kullanılan ağızdan dolma toplarda, “falye” denilen deliklere konulan baruta verilen isimdi.

    Ağyar:

    Yabancı insan manasında kullanılan Arapça bir tabirdi. “Gayr” kelimesinin çoğuludur. Divan edebiyatında, ferdi olarak aşkın rakibi, engeli, gözcüsü, hasmı manasından kullanılmıştır.

    Ahar:

    Yazı yazarken yapılan yanlışların tashihinde silintinin belli olmaması ve iz bırakmaması için kâğıdın üzerine sürülen sulu maddeye verilen addı. Ayrıca, kâğıdın parlak görünmesi, kaba, delikli ve kalemin yürümesini engelleyen, mürekkebin yayılmasına mani olan kâğıtlar bu aharlama sayesinde ıslah edilmiş olurdu. Bu uygulamadan geçen kâğıtlara “aharlı kâğıt” denirdi.

    Aharlamanın farklı yöntemleri de vardı:

    Bir miktar beyaz şap havanda dövülüp güzelce kaynatılır. Sonra bu kaynamış suyu bir teneke içine döküp, bu gayet sıcakken aharlı ve ilaçlanmış kâğıt bu şaplı sıcak su içine batırılıp çıkartılarak gölgede kurutulduktan sonra, tekrar kaynamış su içinde bir miktar elenmiş nişastayı bir kâsenin içinde su ile ezip, o sıcak suyun içine döküp, nişasta kokusu kalmayıncaya kadar, karıştırarak kaynatılır. Sonra bu nişastalı sıcak su bir teneke içine boşaltıldıktan sonra, daha önceden şaplanmış kâğıtlar bunun içine batırılıp çıkartılarak gölgede kurutulmaya bırakılır. Sonra kâğıtlar mühürlenerek kullanılır.

    Diğer bir yöntem; ördek veya tavuk yumurtalarının sadece beyaz kısımları bir kap içine konulup içine incir sütü ilave edilir. Bunlar karıştırılıp ince bir bezden süzüldükten sonra, bir iki tutam barut atılır. Daha sonra bu karışımın içerisine balık tutkalının suyu konulur. Aharlanmak için hazırlanan kâğıtlar bu suyun içine batırılıp çıkarılır. Gölgede kurutulduktan sonra, üzerindeki yumurta beyazının yağları gitmesi için tekrar sıcak temiz suya batırılır. Kuruduktan sonra mühürlenerek kullanılır.

    Diğer bir yöntem; Beşer dirhem Şam ve Halep tutkalı suda kaynatılıp ilaçsız sade kâğıtlar bu kanamış suya batırılıp çıkarılır. Kurutulduktan sonra mühürlenerek kullanılır.

    Diğer bir yöntem; Pelit odununun külü bir bez parçası içine konulup bağlandıktan sonra, çömlek içinde kaynatılır. Su kaynadıktan sonra, bu külün olduğu bez parçası çömleğin içinden çıkartılmadan su 2 gün bekletilir. Sonra kâğıtlar bu suya batırılıp kurutulduktan sonra mühürlenerek kullanılır.

    Diğer bir yöntem; balık tutkalının beyaz olanı alınıp suda ıslatıldıktan sonra bir mermer üzerinde dövülür. Bunun 5 dirhemi, 2 dirhem zamk-i Arabî ve 3 dirhem Edirne tutkalı ile karıştırılarak bir suda kaynatılır. Daha sonra bu suya kâğıtlar batırılıp çıkarılır. Kurutulduktan sonra mühürlenerek kullanılır.


    Ahi Babalık:

    Debbağlar (dericiler) ve saraçlar gibi esnafın başlarındaki adamlara verilen resim unvandı. Ahi babalık zaman zaman “mimar ağalığı” unvanıyla birlikte verilmiştir.


    Ahitname:

    İki hükümet arasında sulh ve asayişe, siyasi, ticari vs. işlere dair imzalanan mukavelelerle, devletçe muhtelif hususlar için siyasi olarak tanzim edilen resmi evrak için kullanılan tabirdi. Biri Arapça diğer Farsça iki kelimeden meydana gelen bu tabir, söz vermek, üzerine almak anlamlarını taşımaktaydı.



    Ahitname-i Hümayun:

    Hükümdarın verdiği hat, ferman gibi belgelerin yerine kullanılan tabirdi. Sözlük manası “padişahın sözü, padişahın kararı” demektir

    Ahkâm Defteri:

    Kanunnamelerle, hükümlerin ve nizam mahiyetinde olan kararların, aynen kaydının tutulduğu hususi defterlere verilen isimdi. Kalemlerin (idari daireler) her birinde böyle bir defter bulunurdu. İşleri yoğun olan kalemler her sene için ayrı bir defter tutarlarken, daha az yoğun olan daireler birkaç seneyi bir defterde birleştirirlerdi. Çok dikkat ve itina ile tutulan bu defterler daimi müracaat yeriydi. Eski bir muamele veya bir iş söz konusu olduğu zaman, bu defterlere bakılır ve ona göre iş halledilirdi.

    Akağalar:

    Osmanlı sarayında kullanılan hademelerden bir kısmının unvanıydı. Osmanlı sarayının harem hizmetinde, siyahî haremağaları kullanıldığı gibi, akağalar da kullanılmıştır. Akağalık unvanı ve makamı halifelik kaldırılana kadar kullanılmıştır. Akağalar genellikle, Boşnak ve Anadolulu olurlardı. Akağalarla, siyahî haremağalarının arasındaki tek fark, akağaların doğuştan erkeklikten mahrum olması, haremağalarının ise hususi bir yöntemle hadım edilmesiydi. Bundan dolayı haremağalarına aynı zamanda “tavaşi” de denirdi.

    Sarayda akağaların istihdamına ilk önce II. Murad zamanında başlanmıştır. Bu ilk zamanlarda adetleri 40 kadar olup, mertebe usulleri de bu zamanda oluşmuştur. Bunların arasından terfi edenler, kilerci başı, hazinedar başı, kapı ağası gibi mevkilere geliyordu. Akağaların en büyüğü kapı ağası idi. Saray kapıları kapı ağası tarafından muhafaza edilir, saraya giren çıkanlara o ve maiyetindekiler bakarlardı. Kapı ağası bu görevinin dışında aynı zamanda bütün akağaların zabitiydi.

    Kapı ağasından aşağı rütbeler şöyle giderdi: Has odabaşı, hazinedar başı, kilerci başı, saray ağası, saray kethüdası. Bunlar büyük rütbelerdi. Bunların daha altında ve bunların hizmetlileri olan görevliler de vardı: Köşe başı, başeski, üzengi ağası. Bu silsileye uyularak, alttakiler yukarı doğru yükselirdi.

    Ak Akça:

    Eskiden gümüş para hakkında halk tarafından kullanılan bir tabirdi. Gümüş akça beyaz olduğu için bu tabir meydana çıkmıştı. Sonraları terim haline gelip bazı paralar için de kullanılmıştı. “Ak akça kara gün içindir” atasözü de buradan gelmektedir. İranlılar da, bizim kullandığımız bu atasözünün aynı manasında “zerr-i sefid ez berayi ruz-u siyahest” derler.

    Ak Alem:

    Osmanlılarda saltana sancağına verilen isimdi. Buna, elviye-i sultanî veya alemha-i Osmanî de denirdi. İ. H. Uzunçarşılı bu ak alem işin şunları söylemektedir: “Ananeye ve bazı tarihlerle, Feridun Bey Münşeatı’na göre, Selçuk Hükümdarı bu ak sancak’ı Gazi Osman’a beylik alameti olarak göndermişti. Bu açıklama bir kaynağa dayanmadığından, bunun Selçuk Hükümdarı tarafından gönderilmiş olması şüphelidir. Yalnız ak sancak’ın Osmanlılarda saltanat sancağı olduğu muhakkaktır.”

    Akarat-ı Mevkuf:

    Gerek aynî (yani eşya, arazi vb. mallar) gerek nakdî yollarla elde edilen paranın ve tasarrufunun, hayır işlerine sarf edilmek üzere bir vakfa bağışlanması için kullanılan genel tabirdi.

    Akça Farkı:

    Sarraflık yapanların, muhtelif devletlerin paralarını veya bir devletin iki çeşit parasını bir diğeriyle değiştirmesi neticesinde ortaya çıkan farka verilen isimdi.

    Akça Tahtası:

    Sarrafların, idari kalemlerin kisedarların ve resmi dairelerdeki veznedarların para saymak için kullandıkları tahtanın adıydı. Tahtanın ucu hariç, kenarlı düzdü. Uca doğru daralan oluk haline gelmekteydi. Sayılan paralar bu oluğa atılırdı. Bazı akça tahtalarında sayılmayan paralar için de bir kısım bulunmaktaydı.

    Ak Deri:

    Eskiden kâğıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan derilere verilen isimdi. Koyun ve keçi derileri kurutulduktan sonra, ponza taşı ile düzleştirilip pürüzleri alınarak imal edilen bir deriydi. Papirüsten daha dayanıklı olduğu için daha elverişliydi. Uzun süre kalması istenilen kitaplar bu deriler üzerine yazılırdı. Ak deri, minyatür yapımında ve kitap ciltlemede de kullanılmaktaydı.

    Akın:

    Keşif, tahrip veya yağma maksadıyla ecnebi memleketlerine yapılan askeri harekât hakkında kullanılırdı. Düşman memleketine yapılan bir akının “akın” ismini alabilmesi için, onun mutlaka akıncı beyinin idaresi altında olması lazımdı. Eğer akıncı beyi bizzat akına gitmez ve gönderdiği kuvvet yüz kişiden fazla olursa, bu yapılan akına “haramilik” denirdi. Giden kuvvet yüz kişiden az ise “çete” ismi verilirdi.

    Akın, haramilik, çete ve buna benzer şekillerde elde edilen ganimet malı ile esirlerden “pençik resmi” adıyla bir vergi alınırdı. Bu vergi, ya beş esirde bir esir ya da onun bedelinin 1/5 i olan 25 akça idi. Vergi veya esiri hükümet adına almak için akıncı beylerinin yanında ilk zamanlarda “akıncı kadısı”, sonraları ise “pençikbaşı” denilen tahsil memurları bulunurdu. Esir edilen çocukların 10 ile 17 yaş arasındakiler tercih edilerek alınırdı. Bu esirler arasından saraya girenlere ilk başta "pençikli" denirdi.

    Pençikbaşı, hükümet hesabına alınan esirlerin bir defterini yaparak akıncı beyi ile birlikte mühürleyip bunları hükümet merkezine gönderirdi. Esirlerin, Hıristiyan isimleri, babaları, eşkalleri ve Müslüman adları deftere yazılırdı.

    Osmanlıların, H. 11. asır, M. 17. asır sonuna kadar, hiçbir hükümetle hududu tam manasıyla tayin edilmemiş ve sınırlandırılmamış olduğundan, serhadlerde bulunan “eyalet askeri” ve “serhad kulu” denilen süvariler, sulh zamanlarında bile fırsat buldukça civar memleketlerin arazisine tecavüz ederek, rastladıkları köyleri, şehirleri yağma ederlerdi. Keşif eyleminde de bulunurlardı. Yalnız, Osmanlı akınlarının açık özelliklerinden birisi de, akından sonra akına uğrayan yerlerin mutlaka istilası ve fethedilmesi sonuçlanmasıydı.

    Osmanlılar, düşman arazisine yaptıkları bu bilinçli akın hareketleriyle, o bölgenin durumunu iyice öğrenip tespit ettikten sonra, son akınlarla buraya yerleşme siyasetini iyi bir şekilde yürütmüşlerdi.

    O zamanlar, Avrupa hükümetlerinin serhad reisleri de Osmanlı arazisine akınlar yaparlardı. Sulh zamanı meydana gelen bu gibi tecavüzler antlaşmalara aykırı sayılmazdı.

    Akkâm:

    Sözlük manası çadır mehteri, yük kaldıran Arap hizmetkâr demek olan bu kelime terim olarak surre alayında vazife gören Hicazlı, Şamlı, Halepli adamlara verilen unvandı. Bunlar, Şaban’ın 15 inde ufacık davullarla Tahtakale’den kalkıp İstanbul’un her mahallesini dolaşan fakir Araplardan oluşan hac yolcularıydı. Dolaştıkları yerlerde davul çalarak dua ederler ve bazı evlerin önünde kılıç kalkan oyunu oynayıp sadaka toplarlardı. Şaban’ın 15 inde çıkarılması adet olan surre alayı önünde de bunlar dümbelek çalarak kılıç oynatarak giderlerdi. Halk dilinde bunlara “hakkâm” denirdi. Kese demek olan surre, hac zamanında Mekke ile Medine’ye gönderilen hediyeyi ifade etmekteydi. Haremeyn-i Şerif’e surre gönderilmesi Abbasiler zamanında başlamış, Osmanlıların son zamanlarına kadar devam etmiştir. Osmanlı’da ilk surre gönderen Çelebi Sultan Mehmed, bunu bir nizam haline koyan ise Yavuz Sultan Selim’dir.

    Vapurun icadından önce, surre alayıyla Üsküdar’a geçilir, oradan kara yoluyla Şam’a sevkedilirdi. Karadan gönderildiği zamanlarda surre alayları Receb’in 12 inci günü hazırlanırdı. Şam’da ise Mahmel-i Şamî alayı denilen bir alayla, Şam’dan hazırlanan eşya ve hediye İstanbul’dan gelenlerle birleştirilerek surre emini, mahmel muhafızı, bir tabur asker ve iki dağ topu muhafazasıyla yola çıkarılırdı. Bu iki alay karadan Medine’ye oradan da Mekke’ye götürülürdü. Birçok yerden gelip Şam’da toplanan hacı adayları bu kafileye katılarak Hicaz’a giderdi.

    Hacca gidecek olanların yakınları genelde onları bugünkü İstanbul’un Anadolu yakasına kadar uğurlardı. Ayrıldıkları yer, bugün İstanbul’da, Bağlarbaşı’ndan gelip Bağdat Caddesi’ne giden yolun, E’5 e doğru giden yol ile kesiştiği yerde, yani Acıbadem’de bulunan (ismi önemsiz) alış veriş merkezinin çaprazındadır. Buraya o zamanlarda “Ayrılık Çeşmesi” denmekteydi. Eğer İstanbul’da yaşayanlar varsa belki hiç farketmemiş olabilirler, fakat dikkatlice bakıldığında o çeşmeden geriye kalanlar hala görülebiliyor. Burada ayrılan hacı adayları, o yol itibarıyla Şam’a doğru gittikleri için, İstanbullular o yola bu yüzden Bağdat Caddesi demişler ve diyorlar.

    Akkâse:

    Yazmalarda, kâğıdın kenarı ve orta kısmı, hem ahengi hem de düzeni sağlamak için ayrı ayrı renklerle boyanırdı. İşte, kâğıdın hem kenarlarının hem ortasının ayrı ayrı boyanması işleminden geçerek yazılmış kitaplara “Akkâse” denirdi.

    Alabanda:

    Geminin omurgasından küpeştesine kadar olan yanlarının hattından yukarı bulunan kısmın iç yüzüne verilen isimdi. Dış yüzüne “borda” denilirdi.

    Alaca:

    Fes rengi ve lacivert zemin üzerinde sarı çizgiler olan bir çeşit pamuklu kumaşın adıdır. Anadolu’nun birçok taraflarında dokunurdu. En çok rağbet göreni Erzincan Alacası idi. Bu kumaştan, eskiden İstanbul’da kadınlar iç astarlı pantolon yaparlardı. Sonraları halayıklara bu kumaştan pantolon yapılır oldu. Bu kumaş en çok Anadolu’da kullanılırdı. Çok dayanıklıydı, erkelere mintan, kadınlara şalvar ve entari yapılırdı. Şam Alacası ipekle dokunduğundan, bu kumaş daha pahalı idi ve daha zengin kadınlar ve beyler tarafından kullanılmaktaydı.

    Alaca Bayrak:

    Yeniçerilerin süvari kısmını teşkil eden ve “ebna-i sipahiyan” ismini alan altı bölükten dördüne ayrıca verilen isimdi. Bu dört bölük “ulûfeciyan-ı yemin (yeminli ulûfeciler), ulûfeciyan-ı yesar (varlıklı ulûfeciler), gureba-i yemin (yeminli gurbetler), gureba-i yesar (varlıklı gurbetler)” bölükleriydi. Bu dört bölüğün ilk iki bölüğü “orta”, son iki bölüğü “aşağı” ismini taşırdı. Bu bölüklere, aynı manaya gelen “bölükât-ı erbaa” da denirdi.

    Alay Arabası:

    Alaylarda padişahların bindikleri arabaya verilen addı. Buna “saltanat arabası” da denirdi. Avrupalılarca “Lando” adı verilen araba nevindendi. Muhteşem olan arabayı, ihtişamı bir kat daha arttıran atlar çekerdi. Seyisler de ihtişamlı, sırmalı giysiler giyerlerdi.

    Alaya Binmek:

    Resmi sıfatı olan şahısların, bayramlarla resmi günlerde yapılan alaylara iştiraklerini ifade eden bir tabirdi. Eskiden alaylara atla iştirak edildiği için, alaya binmek tabiri de oradan kalmıştır.

    Alay Beyi:

    Eskiden miralay rütbesinde olan, vilayet merkezlerindeki jandarma kumandanlarına verilen unvandı. 1908’den sonra bu kullanım terk edilerek, yerine “alay kumandanı” kullanılmaya başlanmıştır. Bu tabir daha önceleri zeamet sahipleri için kullanılırdı.

    Alay Çavuşu:

    İki anlama gelmekteydi. Birincisi, hükümdarların bir yere gidişinde, geçit merasimlerinde önden gidip yol açanlara verilen isimdi. Bunlara “divan çavuşu” da denirdi.
    İkincisi ise, orduda emir ve kumandadan askeri haberdar edenlere verilen isimdi. Bunlar tellal gibi yüksek sesle bağırarak verilen emirleri duyururlardı.




    Alay Emini:

    Yüzbaşıdan büyük, binbaşıdan küçük, askeri kâtip sınıfından bir vazifenin unvanıydı. Alay kâtipliğinden terfi ederek tayin olunur ve alayın idari ve hesap işleriyle meşgul bulunurdu. Zabitler gibi resmi elbiseler giyerdi. Alay eminleri binbaşılığı da terfi olabilir, oradan da diğer zabitler gibi yükselmeye devam edebilirdi.

    Alay Erkânı:

    Başta miralay olmak üzere, alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla, alay müftüleri ve alay kâtipleri gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.

    Alay Göstermek:

    Eskiden geçit resmine verilen isimdi. Bu resmi geçitler önemli Avrupa sefirleri için de yapılırdı. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan alaylar pek gösterişli ve debdebeliydi. Vaktiyle, vezirler ve beylerbeyiler, kanunen götürmek mecburiyetinde oldukları beraberindekilerle harbe iştirak ettikleri zaman, ordugâha gelişleri sırasında ihtişamlarının derecesini anlatmak için alay gösterilirdi.


    Alay-ı Hümayun:

    Hükümdar ve ordu sefere giderken ve seferden dönerken, alayı uğurlamak ve karşılamak için saraydan Davut Paşa’ya kadar düzenlenen törenlere denilirdi.

    Alay İmamı:

    Alayın birinci taburunun imamına verilen unvandı. Teşrifatta, yani protokolde yüzbaşıya denk gelmekteydi.

    Alay Köşkü:

    Padişahın, gerek ordu alayını gerek diğer alayları seyretmek için yaptırılan köşk için kullanılan tabirdi. III. Murad zamanında yapılan köşk, Topkapı Sarayı’nın Soğukçeşme tarafındaki köşesindedir.

    Alay Kanunu:

    Alay-ı hümayunlarda, seferlerde, hükümdar huzurunda yapılan resmi geçitlerde, hükümetçe tespit edilmiş olan diğer merasim ve alaylarda, vezirler, ulema (ilmi sınıf), devlet ricali, ocak erkânı ve diğer hizmetlilerin düzen, kıyafet ve teşrifatlarına dair kanuna verilen isimdi. (bu kanun hakkında tam bir bilgi yok, fakat normal protokol, yani hiyerarşiye uygun protokol ve bilinen alay kıyafet ve düzeni olduğu tahmin ediliyor)



    Alay Kâtibi:


    Alayın yazı ve hesap işlerini gören zabite verilen unvandı. Tabur kâtipliğinden göreve başlayanlar, alay kâtipliğine ve alay eminliğine kadar yükselirdi.

    Alaylı:

    Eskiden mektep mezunu olmayan, askerlikten yetişen zabitler hakkında kullanılan bir tabirdi. Mecazen, mektep görmeyip bir kalemde usta-çırak ilişkisiyle yetişen, iş öğrenen memurlar hakkında kullanılırdı. Alaylı kelimesi ayrıca gösterişli, saltanatlı, debdebeli manalarını da ifade etmekteydi.

    Alay Meclisi:

    Alay işleri ve meseleleri hakkında gerekli kararları alıp uygulamaya koyma yetkisi olan meclisin adıydı. Bu meclis, miralayın reisliğinde, taburların binbaşılarıyla, alay müftüsü ve alay kâtibinden oluşmaktaydı.

    Alay Meydanı:

    Topkapı Sarayı’nda, “orta kapı” ile “babü’s-saade” arasındaki sahaya alay meydanı denilmekteydi. Alay meydanın sağ tarafını “matbah-ı amire” kaplamaktadır. Cülus (tahta çıkış) törenleri de bu meydan da gerçekleştirilmekteydi.

    Ayrıca, bir bayrağın veya büyük bir resmi binanın önünde resmi geçit yapmak için toplanılan hususi saha ve meydana da alay meydanı denilmekteydi.

    Alay Müftüsü:

    Alay imamının üstündeki rütbede bulunan sarıklı zabite verilen unvandı. Teşrifatta binbaşıya denk gelmekteydi. Askerlere dini vazifeleri öğretmek için taburlarda “tabur imamı”, alaylarda ile “alay imamı” denilen görevliler bulunmaktaydı. Bunlar alay müftüsüne bağlıydılar. Alay imamı terfi edince alay müftüsü olmaktaydı. Bu vazife, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir.

    Alay Sancağı:

    Alay sancağı iki anlama gelmekteydi. Birincisi, bir alaya mahsus olan sancağa verilen isimdi. İkincisi ise, resmi günlerde gemileri donatmak için açılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir tabirdi.

    Alem:

    Sancak ve bayrak için kullanılan genel bir tabirdi. Kamus-ı Türkî’de alem şöyle açıklanıyor: yollara konulan mil ve minare gibi nişanlara; uzun ala dağa; kumaşta olan damgaya; sancak ve bayrağa; bir kavmin ve cemiyetin seyyit ve ulûsuna denir.

    Osmanlılarda beyaz, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere çeşitli renklerde bayraklar yapılmış ve kullanılmıştır. İlk Osmanlı bayrağı beyaz renkti. Bu da, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad tarafından Ertuğrul Gazi’ye gönderilen alemin beyaz renkte olmasından ileri gelmiştir. Bu ak sancak, Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanlarında kırmızı harp sancağı çekilmesine başlanılmakla beraber, Yavuz Sultan Selim zamanına kadar kullanılmıştır. Kahire’nin zaptından sonra Yavuz’un otağının kapısına biri beyaz biri kırmızı iki bayrak dikildiği bilinmektedir. Yeşil bayrağın ise ilk defa, Fatih Sultan Mehmed devrinde, padişahın maiyetine dahil olan geminin arkasına bağlanmak üzere ortaya çıktığı zannedilmektedir.

    Osmanlı bayraklarına hilâl konulması Orhan Gazi devrinde kabul edilmiştir. Üç hilâl ise, ilk kez Fatih’in sikkelerine, ardından yeşil zemin üzerine beyaz olmak üzere bayraklara konulmuştur.

    Ay ve yıldızın III. Selim zamanında bayraklara konulduğu kuvvetli bir ihtimal olarak kabul edilmektedir. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre, ilk defa orduda Levent Çifliği’nde tesis edilen “nizam-ı cedid” bölüklerine bizzat padişahın irade ve fermanıyla bayraklara ay ve yıldız konulmuştur.

    Yeniçeri ocağının muhtelif bayrakları bulunmaktaydı. Yeniçeri ocağı sancağı, yarısı yeşil yarısı kırmızı renkte olup kenarları sarı sırma ile çevrili ve ortasında yine sırma ile yapılmış bir Zülfikâr bulunmaktaydı.

    Her yeniçeri ortasının(tabur, bölük) da bir orta bayrağı vardı. Bunlar küçük kırmızı bayraklardı.

    Topçu ocağı sancağı, kırmızı zemin üzerine ortasında beyaz ile işlenmiş bir top ve bunun arkasında ve ağız tarafında üç adet gülle işlenmiş bulunmaktaydı. Kenarları sarı sırmalıydı.

    Humbaracı (kumbaracı) ocağının sancağı ise kırmızı zemin üzerine kenarları işlenmiş ve ortasında sadece bir humbara (havan topu) resmi bulunmaktaydı.

    Silahdar bölüğünün bayrağı sarı renkliydi. Ortasında beyaz sırma ile işlenmiş iki hilal bulunmaktaydı.

    Sipahi bölüğünün bayrağı kırmızı olup ortasında iki hilal bulunmaktaydı.

    Bölükât-ı erbaanın bayrağı yeşil ve beyaz, bazı zamanlarda kırmızı ve beyaz renklerindeydi.

    Kapıkulu süvarilerinin mızraklarında yarısı kırmızı yarısı yeşil ve üç tarafı yırtmaçlı küçük bayraklar bulunmaktaydı.

    Eyalet askerlerinin bayrakları yarısı kırmızı yarısı yeşil renkteydi. Bunların içindeki “gönüllü” adı verilen grubun bayrağı ise yarısı kırmızı yarısı sarı renkteydi.

    Topraklı Süvari denilen timarlı sipahilerin bayrağının rengi yarısı kırmızı yarısı yeşildi. Ortasında sarı sırma ile işlenmiş bir Zülfikâr ve üstünde ikisi yeşil ikisi kırmızı dört hilâl bulunmaktaydı.

    Yeniçeriler tarafından kullanılan, her iki ucu birer ejder başı ile sonlanan çember ile sarılı armut biçiminde alemler de vardı. Bunlar yalnız sancak alemi olarak kullanılmaktaydı.

    Üzerine yazılar işlenmiş, nakışlar yapılmış çok kıymetli sancak ve bayraklar da vardı. Bunlar kesin olarak nerde kullanıldığı bilinmemekle birlikte birçok yerde kullanıldığı tahmin edilmektedir. Özellikle seferlerde bu tip bayrak ve sancakların kullanıldığı biliniyor.




  2. 2
    EFRUMİE
    Bayan Üye

    Cevap: Osmanlıca Deyim ve Terimler

    Reklam



    Günümüzde yönetim ya da vergi olarak tam karşılığı olarak kullanılmasa da Osmanlıda kullanılan bazı kelimeler kullanılmaktadır. Arapça ve Farsça olan kelimeler dilden çıkartılmış mesela ağnam kelimesi koyun, kuzu demek bu kelime artık kullanılmamaktadır.







+ Yorum Gönder
osmanlıca terimler,  osmanlıca deyimler ve anlamları,  osmanlıca deyimler,  osmanlı deyimler ve anlamları,  osmanlıca terim
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi