Üniversiteli Olmak Yada Üniversiteyi Kazanmak?...

+ Yorum Gönder
Sınavlar ve Öss Bölümünden Üniversiteli Olmak Yada Üniversiteyi Kazanmak?... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    alicanavar
    Özel Üye
    Reklam

    Üniversiteli Olmak Yada Üniversiteyi Kazanmak?...

    Reklam



    Üniversiteli Olmak Yada Üniversiteyi Kazanmak?...

    Forum Alev
    20 Haziran, sayısız gencimizin heyecan ve korku karışımıyla beklediği bir gün. Kimileri ilk defa yaşayacak bu duyguları, kimileri ise iki yada daha fazla yaşadı. Bu yıl tam1 milyon 786 bin 828 kişi bu özel güne hazırlandı. Okulda, dershanede, evde hazırlandılar. Bazılarına bu mekanlar da yeterli olmadı. Otel odalarında hazırlandıklarını basından öğrendik. Kısa adı ÖSS olan, Üniversiteye Giriş Sınavından bahsediyorum. Yaklaşık iki milyon gencin, bütün yaşamlarını ve geleceklerini bağladıkları 3 saatlik sınavdan bahsediyorum. Çocuklarının bir iki saat dışarıda dolaşmalarını, onların yaşamlarından çalınmış bir uğraş olduğunu düşünerek kaygılanan, bundan dolayı onlara olmadık sözler söyleyen velilerin, özel gününden bahsediyorum. 20 Haziran, öğrencilerin, velilerin, okulların, dershanelerin, öğretmenlerin hatta illerin yarıştığı bir maratonun son kilometresi. Adının sınav olmasına bakmayın, gerçekten bir yarış bu. Her yarışta olduğu gibi kazananların ve kaybedenlerin olduğu bir yarış. Üstelik çok da pahalı. Eğer bu sınava avantajlı girmek için yapılan LGS'yi de dikkate alırsak, her yıl 3 katrilyonun harcandığı bir yarış. Milli Eğitim Bakanlığının bütçesinin bu yıl için 12 katrilyon 803 trilyon olduğu düşünülürse, öğrencilerin, velilerin harcadığı bu miktar, bakanlığın bütün giderlerinin dörtte birine yakın. Evet, yarış 20 Haziran'da bitecek. Kazanan belli olacak. Televizyonlarımız, gazetelerimiz birinci olan "mucize çocuklarla" röportaj yapacak, bizler söylenenleri, yazılanları ilgiyle dinleyeceğiz, okuyacağız. Dershaneler, okullar, duvarlarına "işte gurur tablomuz" diye boy boy isim yazılı afişler asacaklar. Bizler oralardan geçerken büyüklüklerine ve renklerine takılıp bu afişleri okumaktan kendimizi alı koyamayacağız.Bazıları ise eşlerini, çocuklarını yanlarına alarak komşu ziyareti yapacaklar. Gittikleri evde, biraz gururla, biraz gıptayla, biraz da kıskanarak, "gözünüz aydın, çocuğunuz üniversiteyi kazanmış" diyerek önlerine konulan çayı-pastayı afiyetle içmeye, yemeye başlayacaklar. Misafirliğin ilerleyen dakikalarında, varsa kendi çocuklarının başarılarından bahsederek, "mucize çocuğun" ailesinin egosuna yenik düşmemeyi deneyecekler. Geliniz biz, bu özel güne, hariçten gazel okuyalım. 20 Haziran sonrasında önümüze konulan başarı öykülerinin büyüsüne kapılmadan, röportajların, boy boy asılan "gurur tablolarının" etkisinin dışına çıkıp, kazanılanın ne olduğunu soralım. Ülkemizde yüksek öğretim çağ nüfusu (18-21 yaş), 1995'ten 2000 yılına kadar bir azalma eğilimi göstermesine karşın 5 milyon 100 binin altına hiç inmemiştir. 2003 yılında ise bu sayının 5,5 milyonu bulduğu görülmüştür. 2003-2004 öğretim yılında üniversiteye kayıtlı ön lisans, lisans, lisansüstü, doktora ve tıpta ihtisas öğrenci sayısı 1.294.172. Asıl önemli kısmı oluşturan lisans öğrencilerinin sayısı (Açıköğretim hariç) 823.740. Bu sayı içerisindeki 77.281 kişi özel üniversitelerde kayıtlı. Kamu üniversitelerinde okuyan lisans öğrencilerinin sayısı ise 766.117. Lisans ve ön lisans olmak üzere 652 bin 270 kişi de açık öğretim de okumaktadır. Üniversitelerimizin niteliği düşünüldüğünde, asıl önemli olanın kamu üniversiteleri ile birkaç özel üniversitede lisans düzeyinde okuyanlar olduğu açıktır. Eğer Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik gibi düşünmüyor ve herkesin üniversite okumasını istiyorsak (Sayın Bakan, herkesin üniversite okumasının gerekmediğini söylemiştir.) bugün üniversiteye kayıtlı olması gereken öğrenci sayısı 5,5 milyon olmalıdır. İşte dört yıllık bir fakülte kazanıldığında, kazanan aday, 4.733.883 kişiyi bir şekilde geride bırakmış oluyor. Yılda bir kez yapılan ve üç saat süren bir sınavda bu kadar kişiyi geride bırakmak elbette ki "mucize çocuk" olarak anılmayı hak ettiriyor olmalıdır. Üniversitelerimizde okuyan öğrenciler ve onların velilerinin sevinçlerinin temel nedeni, üniversitede okumak ile daha kolay ve iyi bir iş bulacakları düşüncesidir. Üniversitede geçirilecek olan dört yılın getirdiği problemler düşünülürse, bu problemlere katlanmalarının en önemli nedeni de budur. Üniversite adına konuşan yetkililer, hocalar, bu beklentinin yanlış olduğunu, üniversitenin amacının meslek edindirmek olmadığını söyleseler dahi kimse inanmaz buna, gerçekçi bulmaz. Böylece kısa zaman sonra yaşanmaya başlanacak olan hayal kırıklıklarının tohumları atılmış olur. Hayal kırıklığı ilk, öğrencide başlar. Dersler ve sınavlar üzerine kabus gibi yeniden çökmüştür. Ayrıca dört yıllık eğitim süresince girdiği sınavların yeterli olmayacağını anlaması da gecikmeyecektir. İlköğretimden başlayarak okul için ödediği katkı payı adı altında ki para, bu kez harç adıyla, miktarı yükselmiş olarak kendisinden istenmektedir. Daha birçok sorun vardır ama bunların biteceği bir zaman dilimi söz konusu olduğundan kendini teselli eder. Çünkü düşünür; okul bitiminde kendini bekleyen bir iş vardır ve bu iş sayesinde parlak yaşam kurabilecektir. Ama bunun da yanlış olduğunu anlamakta gecikmeyecektir. Dört ya da beş yıl önce ailesinin gurur kaynağı olan çocuk şimdi tam bir sorun olmuştur. "Kazık" gibidir ve evde beklemektedir. İş bulamamaktadır. Ömrünün 17 yılını geçirdiği ve her aşamasında girdiği sınavlar yeniden başlayacaktır. Girilen bazı sınavlardan başarılı puanlar alır buna rağmen ne yazık ki işe giremez. Hayatın ve ülkesinin bir başka gerçeği önüne çıkar, yetkili ve etkili yerlerde tanıdıkları veya tanıyanların kendilerine yardımcı olmaları için gerekli paraları yoktur. Zaman uzar, uzadıkça yerini bunalımlar, sıkıntılar alır. Bir zamanlar yetenekli ve başarılı bulunan çocuk, şimdi sıradan biridir. Hatta bazılarına göre başarılı olmadığı gibi yeteneksizdir de. Darwin'in, canlıların yaşamlarını devam ettirmede "doğal seleksiyonun" önemini vurguladığı tarihin üzerinden 100 yıldan fazla bir zaman geçti. Darwin bu kuramıyla, koşullar karşısında güçlü olanın, uyum sağlayanın soyunu devam ettirme başarısını gösterdiğini dile getirmişti. Düşünüyorum da bizim ülkemizde bir çocuğun emeğine ve yeteneğine göre yaşamda yer edinebilmesi doğadaki bu seleksiyondan daha ağır koşullara sahip. Hiç değilse doğada canlılar, bu süreçte kendi canına son verme davranışını göstermemektedir. Türkiye'de üniversitede okuyabilme hakkı kazanmak, hiç bir şey ifade etmemektedir. 1945 yılından bu yana Türkiye, eğitimle ekonomik kalkınma, eğitimle bireysel özgürleşme arasındaki ilişkiyi yitirmiştir. O nedenle bizim ülkemizde erken doğanlar daha şanslıdır. Onlar yeterli eğitim almasalar da "bir baltaya sap" olabilmişlerdir. 20 yıl önce ortaokul ve lise mezunu olmak iş bulabilmek için yeterli iken şimdi üniversiteyi bitirmek, hatta yüksek lisans ve doktora da yetmemektedir. Hangi okulu bitirirseniz bitirin, sınav kazanmak ve buna ek olarak bir etkili ve yetkili kişi bulmak zorundasınız. Ey veliler, unutmayın! Her 100 çocuktan 18'i ancak dört yıllık bir okula kayıt yaptıra biliyor. Üniversiteyi bitiren her 100 kişiden ancak 33'ü iş bulabiliyor. Bazı bölümlerde okuyanların bu 33 kişi arasında yer alabilmesi ise neredeyse imkansız. Sizler, ilk ve ortaöğretim için 17 katrilyon para harcıyorsunuz. Bunun 3 katrilyonunu bu sınav için ayırıyorsunuz. Üniversite ve sonrası için harcadığınız paranın miktarı ise bundan daha fazla. Parayı veren, acıyı çeken sizsiniz, neden sormuyorsunuz "bu kaval benim istediğim nağmeyi çalmıyor" diye? Sahte başarılara inanarak kaybettiğiniz, uğruna her türlü fedakarlığı yaptığınız, sizin çocuklarınız!...
    Murat KAYMAK (Eğitimci-Sosyolog)




  2. 2
    Filiz
    Bayan Üye

    Cevap: Üniversiteli Olmak Yada Üniversiteyi Kazanmak?...

    Reklam



    Amacınız üniversiteyi kazanmak olabilir ama daha önemlisi hangi bölümü kazanıp hayatınızı neye göre yönlendirmek olmalı.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi