Hz. Peygamber ( Sav ) Nasıl Irşad Etti?

+ Yorum Gönder
İslami Konular ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) Bölümünden Hz. Peygamber ( Sav ) Nasıl Irşad Etti? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Hüsran_01
    Üye
    Reklam

    Hz. Peygamber ( Sav ) Nasıl Irşad Etti?

    Reklam



    Hz. Peygamber ( Sav ) Nasıl Irşad Etti?

    Forum Alev
    HZ. PEYGAMBER NASIL İRŞAD ETTİ ?



    Davette usul neden önemli?

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her konuda olduğu gibi İslâm mesajını insanlara iletmede ve toplumu ıslah etmede de bizler için en güzel örnek ve rehberdir.


    Nitekim Yüce Allah bu hususta; “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Mâide, 5/67) buyurmaktadır.

    İşte, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de Allah’tan aldığı tebliğ görevini yerine getirirken, olanca gayretini sarf etmiş ve bu görevi bir metot üzere yapmıştır.

    Zira Yüce Allah: “Habibim, öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat, 51/55), “Onlar, kalplerindekini Allah’ın bildiği kimselerdir. Sen o münafıklara aldırış etme; kendilerine öğüt ver, içlerine işleyecek, dokunaklı sözler söyle.” (Nisa, 4/63) buyurarak, bu vazifenin bir metot üzere yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu metot da, öğüt vermek, işlenen fiillerin neticelerini hatırlatmak, sevap ve ceza ile ilgili sözler söylemek, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayı öğütlemek anlamına gelen “mev’ıza-i hasene”dir.

    İslâm’da tebliğ ve irşat görevini yapacak ve insanları iyilik ve güzelliklere çağıracak olanlar, başta din görevlileri olmak üzere, İslâmî konularda ilim sahibi bütün Müslümanlardır. Onlar, “peygamberlerin mirasçısı” (2) olmaları sebebiyle birer davetçi ve yol göstericidirler.
    Genelde bütün müminlerin, özelde din adamlarının görevi olan tebliğ, irşat ve davette Hz. Peygamber örnek alınacaktır. Çünkü Yüce Allah; “Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı çok zikreden siz müminler için Allah’ın Resulünde en güzel örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) buyurmaktadır.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), davetinde, sözü, inancı, tavrı ve davranışı ile en geçerli metotları uygulamıştır. Tebliğ ve irşatta izlenecek metot çok önemlidir. İrşat ve iknada bu kadar önemli olan tarz ve üslup; acaba Hz. Peygamber’in tebliğ hayatında nasıldı?

    İşte bu yazımızda, önce genel bazı hatırlatmalarda bulunup ardından, Hz. Peygamber’in İslâm’ı tebliğde ve toplumu ıslah etmede kullanmış olduğu davet ve irşat tarzını örneklerle açıklamaya çalışacağız.

    Zamanlama ve talebin oluşması: Tebliğ ve irşatta zamanlamanın son derece önemli olduğu kesinlikle bilinmektedir. Söylenecek sözlerin, dikkatlerin dağılmayacağı bir süre içinde, kısa ve özlü bir şekilde söylenip bitirilmesi kadar, dinleyicilerin istekli olup olmadığını da dikkate almak gerekir.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), bu hususlara özellikle dikkat ederdi. Hadislerinin kısa ve özlü, her birinin birer vecize niteliğinde oluşunun sebebi budur. Hz. Peygamber’in karşısındakilerin dinlemeye istekli olup olmadığını dikkate alma konusundaki hassasiyetini, Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh) şöyle anlatmaktadır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Hz. Peygamber, bize her gün değil, ara sıra vaaz ve nasihat ederdi.” (3)

    Sözde tekrar ve vurgu: Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşatta dikkat ettiği hususlardan biri de; önemli gördüğü konularda meselenin daha iyi anlaşılması için sözünü üç defa tekrar etmesidir. Tekrar ederken, sözleri dilinden sayılacak kadar net ve tane tane dökülür, dinleyenler sözlerini âdeta ezberleyebilirlerdi. (4)

    Bilmediğine cevap vermemesi: Diğer bir özelliği de; bilmediği bir soru ile karşılaştığında cevap vermemesi ve gelecek vahyi beklemesidir. Soruya açıklık getiren vahiy geldiği zaman, soru sahibini arar bulur ve ilâhî cevabı ona aktarırdı.

    İnsanların anlayışına göre konuşması:
    Hz. Peygamber konuşmaları esnasında, yanlış anlaşılır endişesi ile her şeyi herkese ve her yerde söylememiştir. Bu sebeple dinleyiciler içinde, kavrama kabiliyeti kıt insanların bulunabileceğine dikkat etmiştir. Konunun önemine işaret eden Hz. Ali: “İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri söyleyin. Sözü anlamayıp da Allah’ı ve Resulünü yalancı duruma düşürmelerini ister misiniz?” buyurmuştur. (5) İnsanlara anlayabileceklerini söylemek kadar, anlayabilecekleri bir dil ve üslûp ile konuşmak da önemlidir.(6)

    Muhatabı iyi tanıma


    Davetçinin cemaatini ve muhatabını tanıması, doktorun hastasını tanıması derecesinde lüzumlu ve önemlidir. İnsanlara faydalı olabilme gayesini taşıyan her davetçinin atacağı ilk adım muhatabı tanımaktır. Bu şart yerine getirilmeden yapılan davet ve irşatla, hastayı dinlemeden yapılan tavsiyeler ve yazılan reçete arasında bir fark yoktur.(7)

    Hatip, cemaatini bir psikolog gözüyle inceleyebilmeli, kime, hangi sözü söylemek gerektiğini iyi tespit etmelidir. Cemaatinin ortak derdinden haberi olmayan bir hatibin yapacağı en güzel konuşmanın bile hiçbir faydası olmaz.

    Hz. Peygamber de muhataplarını önce yeteri kadar tanır ve onlarla konuşurken, durumlarını gereği gibi takdir eder lüzumlu konuşmayı ona göre yapardı.(8)


    Meselâ; Resulullah, kendine sorulan aynı manadaki soruları, ayrı ayrı cevaplarla karşılamıştır. Soruyu soran şahsı ve içinde bulunduğu şartları göz önünde bulundurarak gereken cevabı vermiştir. Bir gün, bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın sevdiği en faziletli ameller nelerdir?” diye sorar. Hz. Peygamber, bu soruya değişik yerlerde farklı farklı cevap vermiştir.

    Örneğin, harp zamanında kendisine böyle bir soru yöneltildiği zaman; cihat etmenin en faziletli amel olduğunu söyler (9), kıtlık ve afet zamanlarında; sadaka vermenin, aç ve yoksul kimselerin doyurulmasının en faziletli amel olduğunu söylerdi.(10) Soru soran kişi fazla konuşan, geveze birisiyse, ona, dilini tutmasını; soruyu soran çok çabuk kızıp, sinirlenen biri ise ona da sinirlenmemesini tavsiye ederdi.(11)

    İşte, bu şekilde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), maharetli bir doktor gibi önce hastalığı teşhis eder, sonra ona en uygun ilâcı verirdi.(12)

    Muhataba göre konuşma

    İnsanların bilgi, zekâ, edebî kabiliyet, kültür yönleriyle aynı seviyede olmaları düşünülemez. Yaptığı tebliğ ve irşatta başarılı olmak isteyen bir insan, konuşmalarını muhatabının bilgi ve kültür seviyesine göre ayarlamalıdır.

    Kültürlü bir insanı, kara cahil gibi kabul ederek konuşmak; zekâ seviyesi düşük bir kimseye, zeki bir insana hitap eder gibi söz söylemek; inanan bir insana hitap ederken, inkâr durumunda olan gibi hareket etmek, tebliğ ve irşatta başarısız olmaya yol açar.(13)

    Tebliğin lüzumuna inandığımız kadar, onun teknik bir iş olduğunu da kabullenmek zorundayız. Söylediğimiz sözler, muhatabın kültür seviyesinin çok altında veya üstünde ise yaptığımız iş tekniğine uygun değildir ve faydalı da olmayabilir. Tamamen ateist olan veya küfür içinde bocalayan bir insana, işin başında anlatılması gereken mesele, herhâlde teheccüt namazının fazileti değildir. Ona imanî esasların anlatılması, hem de onun kafa yapısına uygun bir tarzda anlatılması gerekir. Günümüzde tebliğde kullanılan üslûp ilmî olmalıdır.

    Hz. Peygamber’in önem verdiği en mühim metotlardan biri muhataba göre harekettir. Kendisi insanların akıllarının derecesine, içtimaî seviyelerine, muhatabın içinde bulunduğu zamanın şartlarına göre hareket eder, ashabının da bu şekilde davranmasını isterdi. (14)

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), insanlara akıllarının alabileceği ölçüde hitap ederdi. Çünkü dinleyenlerin aklının ermediği konuşmalar yanlış anlamalara sebep olur. Bu konuda Hz. Peygamber’in; “Cahillere hikmetten bahsetmeyiniz.” (15); “Bir kavme akıllarının kavrayamayacağı bir söz söylemen doğru olmaz. Eğer böyle yaparsan onlardan bir kısmı için mutlaka fitne olur.” (16) “İnsanlara akıl seviyelerine göre konuşmakla emrolundum.”; “İnsanlara derecelerine göre muamele ediniz.” (17) şeklindeki sözleri oldukça dikkat çekicidir.

    İnkârcılara karşı tavrı

    Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in, inananla inanmayana ve münakaşa edene karşı ifade tarzı başka başkadır. İnananlarla konuşurken deliller üzerinde fazla durmamış, bazen söylediği hükmü tekit mahiyetinde, tesirinin daha fazla olması için delil getirmiştir.

    İnkâr durumunda olanlara hitap ederken ise onların normal düşünce sınırları içinde, reddetme imkânları olmayacağı aklî deliller kullanmıştır. Bu deliller, muhatabın bilmediği, anlamadığı ve kavrama imkânının bulunmadığı deliller değildir. Aksine bir başka zaman kendilerinin de kullandığı ve delil saydığı, doğruluğunu savunduğu cinsten şeylerdir. Nitekim Resulullah’ın, Necran Hıristiyanları ile yaptığı münazarada, onlara karşı ileri sürdüğü delillerden hiçbirine “hayır” diyememişlerdir.(18)

    Muhatabının zekâ ve anlayış derecesi Resulullah’ın veciz yahut ayrıntılı konuşmasına sebep olurdu. Meselâ; Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), zekâtı verilmemiş altın ve gümüş hakkında kıyamet günü yapılacak muamele hakkında bilgi vermiştir. Dinleyenlerden bazısı, zekâtı verilmeyen deve hakkında soru sormuş, onu anlatmış, daha sonra inek hakkında da aynı sual sorulmuş, Peygamber (sav) , “İnek de deve gibidir.” dememiş, aynı ayrıntıyı vermiş, daha sonra sırayla at ve eşek hakkında soru sorulmuş, onu da açıklamıştır.(19)

    Unutmamak gerekir ki, Resulullah’ın çevresindeki insanların hepsi de üstün zekâya sahip insanlar değillerdi. İçlerinde zekâ seviyesi çok yüksek olanlar olduğu gibi anlayış kabiliyeti çok dar olanlar da vardı. Nasr Suresi indiğinde, ağlayan olmuş, ağlama sebebi kendisine sorulunca da “Kemal zevali gerektirir.” diyerek bu surenin inişi ile Resulullah’ın dünyadaki vazifesinin sona ermekte olması ve dolayısıyla vefatı arasında bir bağlantı kuran (20) Hz. Ebu Bekir gibi derin anlayışlı insanlar vardı. Bunun yanında kavga ettiği hasmını şikâyet için gelen ve: “Parmağını ısırmıştım, elini çekince dişimin kırılmasına sebep oldu, bundan davacıyım.” diyenlerin de bulunduğunu unutmamak gerekir.

    Nitekim o kişinin anlayışına uygun olarak da Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle demiştir: “Elini ağzında tutsaydı sen de deve gibi geviş getirip çiğneseydin, öyle mi?(21) Ona parmağını senin ağzına vermesini ve sana da deve gibi geviş getirip çiğnemeni emretmemi mi istiyorsun? O hâlde sen de onun ağzına sok, ısırsın, sonra çek.(22)

    Resulullah, İslâmı tebliğ için gönderdiği davetçilere de muhataplarını tanıtan ve buna göre takip edilmesi gerekli program hakkında bilgi vermiştir. Yemen’e bir davetçi olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh, ö.18/639) yaptığı tavsiyelerde ilk olarak söylediği şudur: “Sen, Ehl-i Kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey; Allah’a ibadettir. (Allah’tan başka bir ilâhın bulunmadığını ve benim de Allah’ın Resulü olduğumu kabul ve tasdik etmeye davet etmektir.) Eğer Allah’ı tanırlarsa onlara Allah’ın bir gün bir gecede beş vakit namazı farz kıldığını haber ver...” (23)

    Bu tavsiye, Resulullah’ın muhatabı tanımaya ve ona göre belli bir program uygulamaya verdiği önemi göstermektedir.

    Önce kendisinin yaşaması

    Tebliğ eden rehber, tebliğ ettiği meseleyi çok iyi temsil etmelidir. Onun anlatacağı şeyler, hep yaşadığı şeyler olmalıdır. Evet, o, başkalarının yaşaması gerekli olan şeyleri değil, kendi yaşadığı hayatı anlatmalı ve davet ettiği kimseleri de böyle bir hayata davet etmelidir.

    İşte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), başkalarına dediklerini, ilk önce kendi nefsinde yaşamış ve her zaman dediklerinin canlı bir misali olmuştur. Onun için de her sözü, kitlelere tesir etmiş, söyledikleri hep kabul görmüş ve tatbik edilmiştir.

    Meselâ O, insanları Allah’a kulluğa davet ederken, her zaman en ufak noktada bile, en güzel kulluğu kendisi temsil etmiştir. Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemiz anlatıyor: “Bir gün Resulullah geldi ve bana: ‘Ey Aişe, müsaade eder misin? Bu gece Rabbimle beraber olayım.’ dedi ve arkasından da namaza durdu.

    O gün sabaha kadar; ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.’ (Al-i İmran, 3/ 190) ayetini okuyarak namaz kıldı. Gözyaşı döktü... Öyle ağladı ki seccadesi sıkılsaydı, damla damla gözyaşı akardı.” (İbn Kesir, Tefsir, II, 164.)

    O, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bir gün kendisine, gelmiş ve geçmiş bütün günahlarının affedildiği hatırlatılıp “Kendini niçin bu kadar zahmete sokuyorsun?” denildiğinde, “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir.(24)

    Mahzum kabilesinden olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Hırsızlık sebebiyle elinin kesilmesi hükmünü kaldırabilmek için Üsame’yi şefaatçi yaparak kurtuluş yolu arayanlara Hz. Peygamber: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapmış olsaydı, mutlaka elini keserdim.” demiştir.(25)



    Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in Müslümanlar arasındaki bu üstün vasfı onu, her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanımalarına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işine uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Resulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu.(26)

    Tebliğ vazifesini kendine görev edinenlerin, Allah Resulü’nün bu tavır ve hareketlerinden alacakları çok dersler vardır. Evet, gönüllere girmenin, başkalarına tesir edip kalplere taht kurmanın tek şartı, Allah Resulü’nün yaptığı gibi söylenen her şeyi önce söyleyenin kendisinin yaşamış olmasıdır.

    Birisine, Allah korkusundan gözyaşı dökmenin lüzumunu mu anlatmak istiyorsunuz? Evvelâ, gece kalkıp kendi seccadenizi ıslatıncaya kadar ağlamalısınız. İşte o zaman, o gecenin sabahında söylediğiniz sözler, sizi de hayrete düşürecek şekilde tesirli olacaktır. Yoksa “Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2) ayetinin tokadını yer ve hiçbir zaman tesirli olamazsınız.(27)

    Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in ashabına söylediği sözlerin pek çoğu bugün yazılı olarak mevcuttur. Ateşli vaizler tarafından bağıra çağıra, cami kürsü ve minberlerinden halka anlatılmaktadır. Ancak bu sözler, pek az sayıda müslümana tesir etmekte, bu tesir de zayıf olmakta, geriye kalanlar ise defalarca aynı hadisleri işitmelerine rağmen, yine bildikleri gibi yaşamaya devam etmektedirler. Bu acı durumun en büyük sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi, sözün işe uyması prensibinin unutulması ve netice olarak cemaatte hatibe karşı güven ve itimadın temin edilememesidir.(28)


    Notlar: 1-Ebu Davud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17. 2-Buhârî, İlim, 11-12. 3-Buhârî, Menâkıb, 23; İlim, 30. 4-Buharî, Talak, 26; Hudud, 41; Müslim, Lian, 18. 5-Komisyon, Hitabet ve Mesleki Uygulama, s. 16. 6-Kazancı, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 87. 7-Kazancı, age., s. 87. 8-Buhârî, İman, 17; Müslim, İman, 36. 9- Buhârî, İman, 19; Müslim, İman, 14. 10-Buhârî, Edeb, 76. 11-Soysaldı, H.Mehmet, “Faziletli Ameller”, Hakses Dergisi, Ankara 1995, s. 7. 12-Kazancı, age., s. 117. 13-Münâvî, Abdurrauf, Feyzü’l-Kadir, Beyrut 1972, II, 215. 14-Dârimî, Mukaddime, 34. 15-Müslim, Mukaddime, 3; Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I, 225. 16-Ebu Davud, Edeb, 23; Aclûnî, age., I, 195. 17-Kazancı, age., s. 120. 18-Müslim, Zekât, 6, 24- ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 19-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 20- Buhârî, Cihad, 120. 21- Müslim, Kasâme, 4, 21. 22-Buhârî, Zekât, 41. 23-Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 81. 24-Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Hudud, 25-Kazancı, Ahmet Lütfi, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 96. 26-Gülen, Sonsuz Nur, s. 197. 27-Kazancı, age., s. 97. 28-Ahmed b. Hanbel, age., V, 256-257.

    PROF. MEHMET SOYSALDI



  2. 2
    BAKİYE
    Bayan Üye

    Cevap: Hz. Peygamber ( Sav ) Nasıl Irşad Etti?

    Reklam



    İrşad doğru yolu göstermek anlamına gelmektedir. Hak yoldan ayrılan insanların dönmesine yardımcı olmak ve bunu Allah'ın rızasını kazanmak için yapmaktır.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi