Yaşamın içinden Satır Araları...

+ Yorum Gönder
5. Sayfa BirinciBirinci ... 245
Aşk Sevgi ve Sitem - Pişmanlık Bölümünden Yaşamın içinden Satır Araları... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 49
    sen_AY
    Usta Üye
    Reklam

    Yaşamaya Zaman Ayırın

    Reklam



    Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikâye anlatılır. Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokatı yiyenin cani çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine su sözleri yazar:

    "BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BANA BİR TOKAT ATTI."

    Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokati yiyen yıkanırken batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra bir kaya parçası üzerine su sözleri kazır:

    "BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BENİM HAYATIMI KURTARDI."

    Tokati vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatini kurtaran kişi ona söyle der, "senin canini yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama simdi kayaya kazıyorsun, neden?" Öbür arkadaş ona söyle cevap verir.

    "Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir sey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.


    "İNCİNMELERİNİZİ KUMA, GÖRDÜĞÜNÜZ İYİLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENİN."


    Denilir ki: özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.



    Bu Konu Yaşamaya Zaman Ayırın Başlığı Altındadır

  2. 50
    sen_AY
    Usta Üye
    Her sabah bir ceylan uyanır Afrika'da, kafasında tek bir düşünce vardır; 'en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek.' Yoksa aslana yem olacaktır.
    Her sabah bir aslan uyanır Afrika'da, kafasında tek bir düşünce vardır; en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek. Yoksa açlıktan ölecektir.
    İster aslan, ister ceylan olun, hiç önemi yok. Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini, hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin. Çünkü eğer aslansanız ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız ve bugün yine bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz, artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan dünkünden daha hızlıdır. O halde düne göre hızınızı artırmanız gerekmektedir.
    Yok eğer ceylansanız ve henüz aslana yem olmamışsanız, hızınızı düne göre mutlaka artırmalısınız. Çünkü sıra size gelmiş demektir.
    Yani hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu vardır. Dünden daha hızlı olabilmek... Bakın bakalım şimdi kendinize; ondan, bundan, şundan değil, dünden hızlı mısınız?



  3. 51
    sen_AY
    Usta Üye
    En sonunda dayanamadım. Olacak olanı çabuklaştırmaktı tek yaptığım aslında. Sadece buydu ve yaptım. Beşiktaş-Kadıköy vapurundayken Boğaz'ın tam ortasında attım kendimi denize. Kıştı. Soğuktu. O yüzden dışarıda çok kimse yoktu. Zaten son vapurdu yani boş koltuk sayısı çoktu. Hiçbir zaman vapurda yer bulamadığım için şikayetçi olmamışımdır ama bu kez yer olup olmaması değildi zaten derdim. dışarıda kalıp denizi izlemekten başka düşüncem yoktu. Bir de sigara içmek tabii ki...

    Sonunda dayanamadım. Attım kendimi vapurdan aşağı. Marmara'nın karanlığına ve soğuğa. Vapurdaki kimse fark etmedi. Fark etmemeleri başta işime geldi ama sonra acı verdi. Üstelik geceydi. Her an bir motor ya da yük gemisi çarpabilirdi bana. Tabii eğer o ana kadar ben soğuktan donmamışsam. İki yakadan birine doğru yüzmeyi düşündüm. İyi bir yüzücü değilim ama belki başarabilirdim. İki yakaya da uzun uzun baktım. Deniz analarından kaçış yoktu iki tarafta da ama Galata Kulesi'ne doğru yüzmek "ışığa doğru" gitmek olacaktı. Galata Kulesi... Beni benden iyi anlayan, konuşan suskun kule... Tüm şehrin yükünü çeker gibi duran güzelim tarih...

    Ancak oraya kadar yüzecek güç yoktu kollarımda. Nefes yoktu ciğerlerimde. Çok uzakta, karanlığın ötesinde birkaç balıkçı teknesi vardı. Zayıf ışıkları yanmaktaydı. Bense ışıksız ve yapayalnızdım. Koca şehir yıldızları yutmuştu. Marmara kapkara bir delikti ve ben o deliğin ortasında bana çarpacak yük gemisini bekliyordum. Sabahın ilk saatlerinde martılar uyandıkları anda başıma üşüşeceklerdi. Taze bir yemektim onlar için. İyi bir korku filmi sahnesiydim. Bağırsam sesim iki kıyıdan birine ulaşmadan yok olur giderdi boşlukta. Üstelik kendim atlamıştım vapurdan. Ayağım kaymamıştı, düşmemiştim, batmamıştı vapur; ben atlamıştım. Öyleyse niye bağıracaktım ki? Ama ben atlayınca ya balık olacağımı ya da öleceğimi sanmıştım. Sanrılarım. Sancıya dönüşen aşklarım.

    Çok geçti artık. Yapacak tek şey denizin ve yalnızlığın ve karanlığın tadını çıkartmaktı. Sabahı bulamayacaktım nasılsa.

    Tabii ki öyle olmadı. Ben bunları düşünürken vapur Kadıköy'e yaklaştı ve kalabalıkla birlikte ben de indim, iskeleye atladım ve evimin yolunu tuttum. Ama hava çok soğuktu ve çok üşüyordum. Üstelik kulaklığımda "Bir damla gözyaşı" çalıyordu... Çok soğuktu hava, çok kalabalıktı iskele. Beni bekleyen kimse yoktu ve ben çok yorgundum. Üstelik Marmara Denizi'ne de çok kırgındım.



  4. 52
    sen_AY
    Usta Üye
    Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına
    alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da
    nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk
    düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya
    çalışıyordum.
    Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer,
    topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey
    arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
    -Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!
    Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada
    hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam
    konuşmaya devam ediyordu:
    -Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.
    -Aldığı ilâçlar yanınızda mı?
    Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.
    -Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.
    -Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?
    -İki saat kadar olmuş.
    Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı.
    Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
    -Hımm! Yazık, çok yazık!
    Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses
    çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik,
    babanın sorusuyla bozuldu:
    -Ne yapacağız doktor bey?
    Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce
    sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve
    yakınları için kurşun gibiydi.
    -Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.
    Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı.
    Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran
    delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve
    yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile
    fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve
    anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
    -Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?
    -Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde
    bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.
    Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve
    ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu
    kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini
    bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat
    yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm
    gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini,
    arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat
    sonrasını... Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok
    plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair
    doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.
    Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora
    bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan
    içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir
    arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.' diyorum
    kendi kendime.
    Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
    -Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?
    İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir
    ifade ile cevap verdi:
    -İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey
    kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.
    Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık
    duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa
    yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile
    olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da
    gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu
    diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız!
    Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü
    benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır
    olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme
    anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.
    Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
    -Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?
    Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:
    -Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için
    mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek
    istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş,
    hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin!
    Dahası 'ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...
    Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
    -Yoksa, sende mi inandın öleceğine?
    -Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?
    Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

    *) Yaşanmış bir hâdisedir





  5. 53
    sagocu_kız
    Bayan Üye
    Yaşamın İçinden Satır Araları
    Başlıkta, içrerikte çok güzel ;)
    Emeğinize sağlık...



+ Yorum Gönder
5. Sayfa BirinciBirinci ... 245
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi