Fatih'in merkeziyetçi politikaları neler ? ve nedeni ?

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Fatih'in merkeziyetçi politikaları neler ? ve nedeni ? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Fatih'in merkeziyetçi politikaları neler ? ve nedeni ?





  2. 2
    Ensar
    Özel Üye





    Cevap: fatih dönemi ve merkeziliyetçilik politikası


    Osmanlı'da Merkeziyetçi ve Adem-i Merkeziyetçi Eğilimler

    Sunan: Prof. Dr. Erol MutluKonuşmacılar: Prof. Dr. İsenbike Togan ve Prof. Dr. Özer Ergenç

    Mutlu: Türkiye’den merhaba. Programımızın bu bölümünde Türk tarihindeki merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi eğilimleri görüşeceğiz. Programımızın danışman konuğu Prof. Dr. İsenbike Togan kendisi O.D.T.Ü Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. İkinci konuğumuz ise Sayın Prof. Dr. Özer Ergenç A.Ü D.T.C.F Tarih Bölümü Öğretim Üyesi hoş geldiniz efendim. Türklerin tarihinde merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi eğilimler dedik, önce merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi eğilimlerin ne olduğunu ve ne anlam taşıdığını konuşalım isterseniz.

    Togan: Ben Türk tarihini Anadolu’dan hareketle öğrenmeye başladım. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Devirleri, burada merkeziyetçilik çok önemli bir yer tutuyor. Genellikle bütün Türk tarihine bakarken o merkeziyetçi görüşten bakılabiliyor. Biz bir padişah, bir başkent, bir paraya alışığız. İki tane olduğu zaman yadırgıyoruz ve onun hakkında bazı ilave bilgiler veriyoruz. Selçuklu Devri söz konusu olduğunda olduğu gibi, yani birden fazla hükümdar olduğu zaman, durumu açıklamağa ve bu olayın sebebini söylemeye çalışıyoruz. Halbuki Türk tarihinin bütünü çerçevesinde baktığımız zaman, bazı dönemler veya bazı sülaleler, bazı kabileler daha merkeziyetçi, bazıları daha adem-i merkeziyetçi. Bu ikisinin arasında değişim görülüyor. Hatta Uygurlar örneğini göz önüne alırsak, onlar önce adem-i merkeziyetçi olmuş daha sonra merkeziyetçiliğe yönelmişlerdir.

    Mutlu: Adem-i merkeziyetçi deyince birden çok merkezin olmasını mı kastediyorsunuz?

    Togan: Birden çok merkez, birden çok hükümdar. Çok geniş sahalarda bugünkü iletişim olmayınca yerel kararların yerel güçler tarafından verilmesi. Anadolu ve Osmanlı topraklarından bakınca en büyük farklılık, memalikin oğullar arasında paylaşılıp, paylaşılmaması. Bunlar Orta Asya tarihinde dönem dönem değişebiliyor. Anadolu’da değişmiyor ve eğilim hep aynı yönde. O açıdan ikisinin arasındaki farklılıkları özellikle Anadolu’da merkeziyetçiliğin nasıl bir devamlı olgu halinde gelişmiş olduğunu anlamak önemli. Orta Asya tarihinden bakınca bu en doğal olan şey değil. Buradan bakınca doğal gözüküyor. Özer Bey de bu konuda uzmanlaşmıştır. Selçuklular Devri’nde o kadar sabit bir merkezi idare yokken sonra beylikler dönemi geliyor.
    Beylikler Dönemi’nde de her beyin kendisinin idaresi var ama Anadolu tarihini ele alacak olursak, Türklerin tarihi açısından bakacak olursak, o zaman her birinin başında bir bey bulunan bir çok merkez olduğunu görürüz. Sonradan bunların hepsi siliniyor ve tek padişahlı bir yapıya kavuşuluyor. Hatta Özbeklerden değişik hanlardan değişik elçiler geldiği zaman Osmanlı padişahı diyor ki, bir memleketin padişahı bir olur, bir elçi gelmeli. Orta Asya’dan Çin’e de elçiler gidiyor, mesela Doğu Türkistan bölgesinden her şehirde bir han hüküm sürüyor herkes kendi elçisini gönderiyor. Çinliler diyor ki, 17-18. yy kaynaklarına göre, bir memleketten bir elçi gelir. Onlar da biz ayrı ayrı kardeşleriz, herkes ayrı yerleri idare ediyor diyorlar. Demek ki ayrı ayrı kavramlar var Orta Asya tarihi içerisinde iki bin yıla bakınca. Bu durum zaman zaman değişiyor. Anadolu’da da bir oluşum gerçekleşiyor. Bu oluşum üzerine konuşalım.
    Mutlu: Niye Orta Asya’da merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik değişiklikler gösteriyor da Anadolu’da merkeziyetçiliğe doğru bir kayma var. Bunu tarihsel perspektiften bakarak nasıl değerlendirebiliriz?
    Ergenç: Merkeziyetçilik ya da adem-i merkeziyetçilik egemenlik kavramıyla ve egemenliğin kullanımıyla ilgili. Egemenlik toplulukları adaletli yaşatabilmek için, zayıfı güçlüye ezdirmemek için kullanılan bir erk.
    Mutlu: Bu, egemenliğin bugünkü tanımı mı yoksa geçmişe bakıp mı biz bu tanımı yapabiliyoruz?
    Ergenç: Bu genel bir tanım. Bu egemenlik dediğimiz erkin kullanımı monark dediğimiz tek bir yöneticiye aitse o zaman merkezi yönetim söz konusu. Bütün yetkileri elinde tutan bir hükümdar söz konusu. Eğer bu hükümdar bu yetkilerin kullanımında yanına ortaklar alıyorsa, görece bu erki dağıtıyorsa o zaman bir adem-i merkeziyetçilikten söz edilebilir. Merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik koşullarla çok ilgili. Egemenliğin tesis edildiği yerin durumuyla çok ilgili. O alan üzerinde yaşayan insanların görenekleriyle, dünyaya bakışlarıyla ilgili. Osmanlı’nın klasik dediğimiz kuruluş döneminden 16. yy’ın sonuna kadarki dönemde Osmanlılar kendilerinden önceki geleneği devralıyorlar. Çeşitli kaynaklardan beslenen bir egemenlik tanımları var. Bir yandan eski Türk töresine uzanıyor, bir yandan İslam hukukuna dayanıyor, bir yandan da kendilerinden önceki kültürlerden etkileniyorlar, daha önceki toplulukların uygulamalarından etkileniyorlar. Giderek merkezileşen bir yönetim sistemini gerçekleştiriyorlar. İsenbike Hanım’ın dediği gibi Osmanlı Devleti bir erk olarak tarih alanına çıktı. Eğer o döneme bakarsak egemenlik çeşitli otoriteler tarafından kullanılıyor. Eklektik yapı burada çeşitli hakimler var. Osmanlı Beyliği’nin kuruluş yıllarına bakalım. Osmanlı ailesi, devletin kurucu ailesi yanlarında diğer ailelerle faaliyet gösteriyor. Yani en az onun kadar devletin kuruluşuna katılmış, etkin olmuş, hak iddia eden aileler var. Bunların kimileri vezir aileleri, kimileri uç beyleri, bağımsız hareket ediyorlar, fetihlerde bulunuyorlar, toprakları genişletiyorlar. Ama öyle bir şey oluyor ki, zamanla Osmanlı ailesinin bireylerinin şanı, ünü bölgede yayılıyor. Bu ün arttıkça da onlar sivriliyorlar ve diğerlerinin üzerinde daha büyük yetki kullanan bir otorite haline geliyorlar. Osmanlı’da merkezileşme eğilimleri başlıyor. Devlet klasikleştikçe, kurumları biçimlendikçe Osmanlı yöneticisi beyden padişaha yükseliyor. Eski İran geleneğinin bütün yetkileri elinde toplayan kıskançlıkla onları hiç kimseye devretmeyen bir hükümdar tipine dönüşüyor. Çok kısaca söylersek kurumsal önlemlerle böyle bir padişah tipini yaratan da 15. yy’da Fatih Sultan Mehmet’tir. Hele İstanbul’u aldıktan sonra artık kuruluş yıllarının hatıralarını bir yana bırakıyor. Uç beylerini devletin kuruluşunda rol aldıkları için en az Osmanlı ailesi kadar kendilerini yetkili ve hak sahibi gören vezir ailelerini yavaş yavaş tasfiye ederek bir takım sistemler geliştiriyor. Bu sistemlerle uyguladığı politikalar sonucunda bütün yetkileri elinde tutan mutlak bir hükümdar haline geliyor. İşte o zaman Osmanlı yönetimi bir merkezi yönetim haline geliyor. Bu merkezi yönetimin tek sembolü de Osmanlı padişahı.
    Mutlu: Ondan önce de bazı gelişmeler oldu değil mi? Fatih Sultan Mehmet’in yaşamı ya da yönetimde bulunduğu süre içinde gerçekleştirdiği bir şey değil, ondan önceki dönemde de herhalde merkeziyetçiliğe doğru gelişmeler oluyordu.
    Ergenç: Tabii Osmanlı tarihini inceleyecek olursak, Osmanlı’nın gelişen fetihleriyle birlikte daha I. Murat zamanında bir imparatorluğun çatısı ortaya çıkıyor. Hem Anadolu’da hem Rumeli’nde yapılan fetihler sonucunda memalik, egemenlik alanı genişliyor. Birbirinden çok farklı alanlarda yaşayan ve farklı kültürleri, farklı eğilimleri olan topluluklar bir siyasal otorite altında birleşiyorlar. Bu gidiş içinde kurumsal önlemleri alarak imparatorluğun gerçek kurucusu hakkını kazanan Fatih. Onun yaptığı daha önceki uygulamaları bu açıdan kullanmak. İki temel sistemden bir tanesi tımar sistemi dediğimiz sistem. O dönemin koşullarının sınırlamalarını aşacak ve kendi otoritesini egemen olduğu toprakların en ücra köşesine kadar götürebilecek, hissettirebilecek bir sistem bu tımar sistemi dediğimiz sistem, Orta Asya’ya kadar uzanan bir uygulama.
    Mutlu: Tımar sistemi Fatih Sultan Mehmet ile mi başladı?
    Ergenç: Hayır ama bu sistemin şekillenmesi onun zamanında oluyor. Ona bakarsanız beylikler döneminde, Selçuklular döneminde ikta sistemi diye bir sistem var. Bu sistemin özü padişah kendisine ait olan bir takım vergi gelirlerini dirlik adı altında bir takım vergi alanlarına ayırarak o vergi alanları üzerinde bir takım görevler tayin ediyor. Vergileri onlara bırakıyor. Onlardan bir takım hizmetler istiyor.
    Mutlu: Bu Bizans’taki Pronoyes sistemine benziyor mu?
    Ergenç: Tabii ona benzer bir şey. Selçuklulardaki ikta sistemi uygulanan o dönemin koşullarında hatta birbirlerinden hiç etkilenmeseler de benzerlikler gösteren bir sistem bu sistem.
    Mutlu: Ama Avrupa’da o sıralarda bir feodal sistem var değil mi o sıralarda?
    Ergenç: İkinci bir sistemi yerleştiriyorlar bunun üzerine bu sistem de kapıkulu sistemi. Yetkilerini devrettiği görevlileri kendisine bağlayacak ve kendisinin istekleri doğrultusunda tebaaya hizmet götürebilecek bir unsur haline getirebilmek için ikinci bir sistemle bütünleştiriliyor sistem. Bu ikinci sistemin adı da kapıkulu sistemi. Kapıkulu sisteminin özelliği de doğrudan doğruya kendisine tabi olabilecek yöneticiler yetiştiren bir sistem olması. Belirli kaynaklardan alınan kişiler doğrudan sarayda eğitilerek ama bu bir formel eğitim değil aynı zamanda hizmetle birlikte eğitim sürecinden geçirerek öyle bir yönetici tipi yaratılıyor ki, kendisinden başka bir otorite tanımayan bütün gücünü ona borçlu olan bir yönetici tipi. Bu yöneticilerle tımar sistemini bütünleştirince sistemin üzerinde monark olarak kalabiliyor. Bu kuramsal olarak sentralize yönetim modeli, merkezi bir yönetim modeli ve bu modele önem veren Osmanlı Devleti korumakta zorlansa da aslında sonuna kadar getiriyor.
    Togan: Hem tımar sistemi ile ilgili söyledikleriniz hem de kapıkulu sistemi, Orta Asya tarihi açısından Anadolu’ya bakınca, beylerin elimine edilmesi şeklinde kendini gösteriyor gibi. Çünkü tımar sistemi ile sipahi, er ile devlet arasında direk bir ilişki kurulmuş oluyor. Önemli beyler aradan kalkmış oluyor. Kapıkulu sistemi önemli bey ailelerine değil de imparatorluğun yayıldığı alanlardaki unsurları içeren dışarı açık bir sistem olarak ortaya çıkıyor. Padişahların kimlerle evlendikleri de önemli. Padişah hanımları çoğunlukla cariye oluyor. Çin tarihinde bir kişi imparator olunca hanımı da imparatoriçe oluyor. O zaman hanımının klanı da arkasından geliyor. Vezirlik istiyorlar. Halbuki hanımın cariye olması dolayısıyla yine bütün o yöndeki baskılar bir anda kaldırılmış oluyor. Komşularından kız almaları onlarla ittifak kurmalarına yardım ediyor. Mesela Germiyanoğulları’ndan kız almaya devam ediyorlar ama padişahların anneleri Germiyanoğlu değil. Kadın tarihi açısından bakınca çok yumuşak bir geçiş yapıldığı görülüyor. Orta Asya tarihinden bakılınca beyler elimine ediliyor dedim. Beyler bu sisteme ne şekilde entegre oluyorlar ki böyle bir sürtüşmeye girilmiş olmuyor?
    Ergenç: Osmanlı’daki uygulamaya baktığımız zaman padişah da dahil olmak üzere yüksek yöneticiler için kullanılan sistem kapıkulu sistemi. Bu sistemin bir erkek boyutu bir de kadın boyutu var. Sarayda Enderun dediğimiz kısım aslında iki önemli alandan oluşuyor. Birincisi bunların erkekler için bir takım odalardan oluşan bölüm, HAS odadan başlayıp padişaha çeşitli alanlarda hizmet sunan yöneticilerin, görevlilerin bulunduğu bölüm. Bir de buna paralel kadınlar bölümü, harem bölümü. Biz Osmanlı sarayına bakıldığında sanılıyor ki harem sadece padişahın özel hayatının geçtiği kadınlar bölümü. Aslında böyle değil, harem o sistemin kadınlarını yetiştiren bir şey. Aynı diğer bölümleri gibi hem okul niteliği var hem de hizmet niteliği var.
    Mutlu: Bu hizmetin sonucu ne?
    Ergenç: Enderun’da yetişen görevliler bir süre sonra çıkma tabir edilen bir atamayla tımar sistemi üzerine üst yönetici olarak gönderiliyorlar. Kimisi sancak beyi olarak görevlendiriliyor, kimisi beylerbeyi olarak görevlendiriliyor ya da diğer bir takım rütbelerle çıkışa uğruyorlar. Bu çıkma esnasında haremden bir hanımla birlikte çıkıyorlar. Hanımlar da kendilerini gelecekteki bir göreve hazırlıyorlar. Bu uygulamaya baktığımızda en üstte padişahı görüyoruz. Padişah için de aynı şey söz konusu. Padişah kendisini şehzadelik görevinde padişahlığa hazırlarken haremde onun için de gelecekte hanım sultanlığa hazırlanan hanımları var. Hanımların haremde Osmanlı ideolojisini temsil edecek bir nitelik kazanmaları çok önemli. Bence bu boyutuna bakmamız gerek bizim. Bir çok vezirler, büyük şahsiyetler hep haremden evlendirilmişlerdir. Gittikleri yerlerde beylerbeyi, sancakbeyi olarak görev yaparken belki onların hayatlarının büyük bir bölümü seferlerde geçti ama hanımları gittikleri yere sarayın eğilimlerini taşıdılar yani sarayda gördüklerini, kıyafetlerini, yemek düzenlerini, günlük yaşayışa ilişkin adetleri taşıdılar. Böylece o merkezi uygulama içerisinde saray etrafına kültür ve gelenek yayan bir moda merkezi görevini gördü. Harem bu bakımdan çok önemliydi.
    Togan: Padişahı ayrı tutmamanız da ilginç. Üst düzeydeki bürokrat nasıl yetişiyorsa padişah da gelecek için aynı şekilde yetişiyor. Ben ikisinin de benzer bir eğitim sürecinden geçtiğini düşünmemiştim. Şehzadeler başlangıçta vilayetlere gidiyorlar.
    Mutlu: Burada en önemli unsurlardan biri kendi açımdan değerlendirdiğimde. Fatih Sultan Mehmet’e gelene kadar merkezileşmenin artık kurumsal bir nitelik kazanmasına kadar olan dönemde uç beylerinin üzerinde hakimiyet kurma sürecine dair çok malumat var mı elimizde? Ne gibi mekanizmaları devreye sokmuşlar? Ne tür politikalar izlemişler o dönemde merkeziliğe kadar giden süreç içinde? Bildiğim tadarıyla Osmanlı’nın kuruluş yıllarına dair bilgiler Bizans kaynaklarından yararlanılarak ediniliyor.
    Ergenç: Çok enteresan mücadelelerin geçtiği bir dönem bu. Fatih’e kadar geçen dönemde çok düzmece diye nitelenen şehzadeler vardır. Özellikle Bizans Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Osmanlı’nın egemen olduğu topraklara Hanedan üyesini göndermiştir ve sultana, beye karşı mücadele etmesini sağlamıştır. Bizim kaynaklarımız düzmece diyor bunların hepsine.
    Mutlu: Konstantinopolis alınırken bir tane böyle şehzade vardı değil mi?
    Ergenç: Sanırım ismi Orhan.
    Mutlu: Onun düzmece olduğu söyleniyor.
    Ergenç: Tabii ki düzmece değil bizim kaynaklarımız onu güçsüz bırakmak için iddiasını kırabilmek için düzme tabir ediyor. Egemenliğin kullanımında kurucu aile bütün bireyleriyle egemenliğin ortak sahibi olarak addedildiği için şehzadeler sultanlığı, beyliği kaybettikten sonra da iddialarını sürdürüyorlar. eğer güç kazanabilirlerse, kendilerine itaat edenlerin sayısı artarak devleti ele geçirebilirlerse egemenliği onlar kullanabiliyorlar. Daha alta indiğimiz zaman uç beyleri, Vüzera ailesi bunların en ünlüleri Çandarlılardır. Bunlar devletin kuruluşunda çok etkin rol oynadıkları için çok bağımsız hareket etmişlerdir başlangıçta. yaşadıkları koşullardan dolayı. Serbestçe hareket ediyorlardı. Bir yeri fethettikleri zaman muştuluk haberi gidiyordu padişaha. Bu bağımsız hareket onlara bir kuvvet de kazandırıyordu. Bu beyler adeta egemenliğin ortaklarıydılar. Kendi alanlarında istedikleri gibi hareket ediyorlardı. İstedikleri birlikleri sipahiye veriyorlardı, istediklerini cezalandırıyorlardı. Bu egemenliğin tek elden kullanımını aksattığı için mücadeleye yol açıyordu. O dönemde pek çok şehzade isyanları vardır. Hemen her padişahta boyutu şöyle ya da böyle bir tahtı ele geçirme kavgası vardır. O dönemlerde muhakkak uç beyleriyle de çatışmalar vardır çünkü o uç beyleri o bölgelerde adeta hanedan olmuşlardır. Fatih Turhallılar, Gazievranoslular gibi ailelerden rahatsızdı. Uyguladığı iki sistem sayesinde yavaş yavaş vezirlik payesini verdiği kişileri bu ailelerden seçmeyip kul ağasından yani ellerinden yetişmiş paşalardan getirmeye başladı. Ailelerin yeniden kuvvetlenmelerini engelleyici bir tavır takındı. Diğer uç beylerinin güçlerini azalttı onların teskerelik tımar dediğimiz doğrudan doğruya tımar tecrit yetkilerini aldı. Mutlaka tımarlıların divandan berat almaları koşulunu getirdi. onların gücünü kırdı. Yeniçerileri doğrudan kendine tabi hale getirmek için yeniçeri ailesini doğrudan kendisine bağladı. Halbuki İstanbul’un fethi sırasında vezir olan Çandarlı Ali Paşanın yeniçerilerin arasında çok büyük nüfuzu vardı. Fatih yeniçeri ağasını kendine tabi hale getirerek yeniçerileri bir hassa ordusu durumuna getirdi. Fatih Bizans’tan büyük ölçüde etkilenerek saray teşrifatını geliştirdi. Fatih görünmez bir güç etrafında oluşturulmuş, kendisine olağanüstü güçler atfedilen bir padişah haline geldi.
    Mutlu: Diğer beyliklerden merkezileşmeye doğru gidiş için bir girişim görmüyoruz da niye Osmanlılarda böyle bir eğilim ortaya çıkmış ve bunu gerçekleştirmişler. Osmanlı Bizans ile karşılaşınca mı merkezilikle karşılaştılar. Diğer beylerde de böyle bir merkezileşme, diğer beyleri egemenlikleri altına alma eğilimi var mıydı?
    Ergenç: Tarihi realiteye baktığımız zaman böyle bir iddia diğer beylerde de vardı. Gazi beylikleri içinde Osmanlılar en küçük egemenlik alanına sahip olanlardan biriydi. Anadolu Selçuklu hükümdarları doğudan gelen Moğol etkisiyle Anadolu’daki siyasal etkilerini kaybettikleri zaman uç dediğimiz alana sahil ucu deniyordu Selçuklular zamanında ucat-ı sevahil deniyordu ve emir-ül umera-yı ucat-ı sevahil diye uçlardaki emirlerin emiri diye doğrudan Selçuklu sultanına bağlı bir büyük bey ihdas etmişlerdi. Bu geniş alan içinde Menteşe beyleri daha önce Kuzeybatı Anadolu’daki beyler daha etkindiler ama Osmanlıların Bizans’a yakın uçlardaki faaliyetleri sonucunda onların ünü arttı ve diğer aşiretlerden boylardan bir çok Türkmen Osmanlıların hakimiyetini kabul etti böylelikle daha üstün duruma geldiler. Osmanlılar egemenliği Selçuklulardan alabilmek için diğer Gazi beylikleri ile mücadele içine girdi. Karamanoğulları ile mücadele 15.yy’ın sonuna kadar sürdü. Dulkadiroğulları ile mücadele 16.yy’ın başlarına kadar sürdü mücadele. Bu mücadele sırasında doğudaki Türkmen beylikleri de Gazi beyliklerini destekliyordu. Bu egemenlik mücadelesi çok uzun sürdü.
    Mutlu: Orta Asya’da niye böyle bir egemenlik mücadelesi olmamış?
    Togan: Orada da olmuş, olmamış diyemeyiz. Bazı dönemlerde daha merkeziyetçi bir görünüm kazanmış o zamanlar daha çok ordu devlet şeklinde oluyor devletler. Bazı dönemlerde aşiretler ağır basıyor o zaman da adem-i merkeziyetçi bir görünüm kazanıyor. Aşiretler ağır basarken aynı zamanda memalik üyeler arasında yani hanedan üyeleri arasında paylaşılmış oluyor. Mücadeleler var ama bu süre içinde de kurumsallaşma süreci var. Bu kurumsallaşma süreci içerisinde bazı şeyler zorlanıyor. Sizin söylediğiniz beylerle olan mücadele uzun süre devam ediyor. Osmanlı’nın verdiği unvan olarak uç beyi kelimesinde bey var. Başka rütbeler, mevkiler içerisinde bey kelimesi nelerde kullanılıyor?
    Ergenç: Osmanlı pratiğinde padişahın siyasal gücünü temsil eden kolun içindeki bütün kişilerin taşıdığı unvanlar ya beydir beylerbeyi, alaybeyi gibi. Bunların daha üst rütbedekileri paşadır. Yeniçerilerde paşanın bozulmuş hali beşedir. İsimlerinin sonuna beşe eklerler.
    Togan: Beyler alaybeyi, beylerbeyi gibi belli bir şekilde sıfatlar kazanıyorlar. Bütün sistemin parçası oluyorlar. Halbuki eski sistemdeki bey kendi başına olan bir beydi. Demin verdiğiniz Çandarlı örneğinde olduğu gibi. Onlara sistemin içerisinde bir yer vererek kendine bağlamış Osmanlı. Demin siz uç beyinin verdiği teskereli tımarı daha sonra Fatih’in kendine bağladığını söylediniz. Fatih devrinde vakıflarda da bir merkezileşme oluyor. Sonra Beyazıt devrinde daha gevşeme söz konusu tımarda da bu tür değişimler var mı? Yoksa vakıflar kendi başına özgür mü belki birazcık da vakıflardaki bu merkezileşme 19.yy’da yine söz konusu oluyor. Tımarda tekrar bir geriye dönüş var mı vakıflarda olduğu gibi yoksa o aynı mı kalıyor?
    Ergenç: Osmanlı hukukuna göre bütün üretim kaynakları teorik olarak devlete aittir. Bunlara miri denir. En temel üretim kaynağı olan toprak devletindir. Miri arazi olacak yerlerin de şehir dışında yoğun üretim yapılan yerler olması gerekir. Devlete ait olan bu toprakların tasarruf hakkını reayaya, tebaaya bırakmıştır devlet ama hukuken bu toprakları işleyenlerin üretimlerinin sonucunda devlete vergi verme yükümlülükleri vardır. Tımar sistemine göre bu vergiler sipahilere bırakılmıştır. Bazı durumlarda devlet bazı dirlikleri savaşlarda yararlılık gösterenlere mülkiyet olarak vermiştir. Bu mülkiyete dönüşmüş topraklar üzerinde zamanla onların sahipleri vakıflar tesis etmişlerdir. Böylece vakıf araziler oluşmuştur.
    Mutlu: Vakıf oluşturulması mirastan kaynaklanan bir şey mi? Çocuklara kalıyor değil mi?
    Ergenç: Eğer mülkse çocuklara kalıyor reayanın da yine tasarruf hakkını miras bırakma hakkı var hukuken ama çıplak mülkiyet devlete ait. Fatih büyük bir fetih gerçekleştirdiği için kendine ait gelir kaynaklarının optimal kullanımını düşünmüştür. Sayım yaptırdığında görüyor ki bir takım vakıf topraklarının hedefleri ortadan kalkmış. Bir medrese ya da camii için yerler vakfedilmiş ama medrese yapılmamış. Bunları tekrar miri arazi haline getirmek istedi. Bu çok büyük bir hoşnutsuzluk doğurdu o vakıflardan geçimini sağlayan çok geniş kitleler açısından. Dediğiniz gibi II. Beyazıt devrinde özellikle meşayih ve tarikat ehli olan ve onlarla bağlantılı vakıflardan nemalanan kitleler II. Beyazıt’ın etrafında toplandılar. Cem’ e karşı onu desteklediler. Onun için onun padişahlığı daha kolay oldu Cem Sultana nazaran. II. Beyazıt padişah olunca da Fatih’in bu politikasından geri döndü. Osmanlı padişahları bu döneme Fatih’in politikasına karşı reaksiyon dönemi derler. Fatih dönemi çok hızlı hareket edilen bir dönemdir. Çok değişik yönlere aynı anda sefer yapıldığı görülür. Bu kadar yoğun askeri faaliyetlerin olduğu bir dönemde bu bir hoşnutsuzluk da yaratmıştır.
    Mutlu: Özellikle toprak düzenlemeleri mülkiyet sahiplik ilişkileri işin içine girince orada belli bir tepkinin doğmuş olması da doğadır. Bunun adem-i merkeziyetçilik olarak almamak gerekir çünkü vakıf topraklarında yine tımar rejimine bir entegrasyon var. Bazı topraklar eşkineülü vakıf denilen askeri yükümlülüğü de olan topraklardır. sürekli merkezin denetimindedir. Vakıf uygulaması apayrı bir şey. Zamanla bizde adem-i merkeziyet alanı olarak da görülmek istenmiştir ama pek doğru bir açıklama olmaz bu.
    Togan: Ben adem-i merkeziyet açısından değil de merkeziyetçiliğin içerdiği alanlar açısından düşündüm. 19.yy’da da yine vakıflar belli bir şekilde söz konusu oluyorlar. Merkezi denetim her zaman söz konusu olduğu için merkeziyetçiliğin bir parçası. Samanilerle Karahanlılar arasındaki farklardan bahsedersek, Samaniler vakıf idaresi kurmuş, Karahanlılar idareyi dağıtmış vakıfların denetimini kadılara vermiş. Kadılar da devletten maaşlı değil. Vakıfların merkezden denetimli olup olmaması farklı olabiliyor uygulamalar açısından. Osmanlı’da da vakıflar üzerindeki denetimi merkezileştirme çabası vardır. Saray da kültür merkezi kültürün sarayda üretilmesi sonra bunun bürokratlarla şehzadelerle diğer alanlara yayılması belki vakıflar üzerindeki denetimi de merkezileşmenin bir parçası görerek bu soruyu sordum. Orada gidiş gelişler baskı görülebiliyor zaman zaman. Teskereli tımarda böyle bir gidiş geliş olmuyor. Tımar sistemine tepki o şekilde olmuyor.
    Ergenç: Başlangıçta beylerbeylerine, uç beylerine verilmiş olan tımar tevcih yetkisi zamanla divanda toplanıyor. Berat koşulu getiriliyor. 16.yy’da suistimal edilmesin diye berat almaları koşulu getirildi. Bu da merkezileşmenin bir göstergesi.
    Togan: Tımar dediğimiz zaman, ilmiye, hanedan, askeriyeyi düşünüyoruz. Vakıflar söz konusu olduğu zaman ilmiye de işin içerisine girmiş oluyor mu?
    Ergenç: Vakıflar biliyorsunuz İslam hukukuna göre tesis edilmelidir. Vakıfın tanımı bir Müslüman’ın haram karışmamış kazancından, servetinden bir bölümünü insanlığın ve Müslümanlığın yararına ebediyen tahsis etmesi. Çeşitli yollarla camii, mescit yaptırma gibi. Bu vakıf tesis edildikten sonra İslam hukukuna göre kimse bozamaz. Ancak insanlığın ve Müslümanlığın yararı dışında bir uygulama söz konusuysa feshedilebilir. Bunun denetimi kadılara bırakılmıştır. Kadılar vakıflar üzerinde denetim yetkisine sahiptir. Sultanlar bununla da yetinmemişlerdir. Genel olarak kadıların denetimi söz konusu iken büyük vakıflar için özel görevliler tayin etmişlerdir. Mesela Selatin vakıflarının ve hanedan mensuplarının ya da vüzera’nın vakıfları için Darüssa’ade ağalarını görevlendirmişlerdir sarayın en yüksek amirleridir onlar. Darüssa’ade ağaları uzun süre Selatin vakıflarının nazırı olmuştur. Daha sonra bu nezaret 19.yy’da evkaf nezaretine dönüşecektir. Modernleşme içinde bir ayrı kurum halini alacaktır. Bu vakıfların üzerindeki denetimi gösteriyor. Denetlenmesinin sebebi devletin sosyal devlet modeline benzer bir şekilde geliştikçe daha önce faaliyet alanı içinde olmayan bir çok faaliyeti vakıflar yoluyla yapar hali gelmesi. Klasik dönemde bazı vakıf topraklarının oranı yüzde kırka varıyordu.
    Mutlu: Siz vakıfları bir adem-i merkeziyetçi eğilim olarak gördünüz mü?
    Togan: Hayır görmedim. Sadece merkezileşmede kıstaslardan biri olarak gördüm.
    Mutlu: Adem-i merkeziyetçi güçler yok mu?
    Ergenç: Var tabii. Bu iki sistemin yeni koşullarla karşılaşıp değişime uğradığı zaman adem-i merkeziyetçi güçler ortaya çıkmış. Kapıkulu ve tımar sistemleri teknolojinin insan gücüne dayandığı zamanların uygulaması. 16.yy’dan sonra yeni gelişmeler, yeni unsurlar sistemleri değiştirmeye başladı. 16.yy’ın sonlarından itibaren kapıkulu sistemi de tımar sistemi de Avrupa’daki gelişmelerin etkisiyle yeni koşullarla karşılaştı. Bu dönem uzun süre kötü dönemler olarak görülmüştür sistemler bozulduğu için. Bu bozulma çökme anlamında değil. Değişimin farkında olmadıkları için Osmanlı devlet deneyimi olan kişiler de şaşırmışlardır. Sonra farkına varılmıştır ki dünya değişiyor, koşullar değişiyor, para ekonomisine geçiliyor. Bu sistemler değişirken özellikle Osmanlı döneminde padişahın merkezi otoritesini tesis etmek için kullanılmış olan sistemin içine insan unsuru olarak dışarıdan katılımlar oldu. Bu katılımlar sistemi zaafa uğratmıştır. Beylerin arasına bey unvanı taşımayan ayandan kimseler girmeye başlamıştır. O sistemin içine girdiklerinde Padişahtan ilk talepleri o unvanları istemek olmuştur. Bu dönem üzerinde tartışmak lazım o dönem gerçekten desantralize unsurların olduğu bir dönem mi? Görüyorsunuz aslında sistemi tehdit etmek ve egemenliğe ortak olmayı istemek bir yana sistemin içine girmeye çalışıyorlar.
    Togan: Dünya ticaret yollarının değişmesi adem-i merkeziyetçi yeni başka merkezlerin çıkmasına neden olmuş mudur?
    Ergenç: Osmanlı’nın egemen olduğu topraklarda değişmeler oluyor. Osmanlı’nın ticaret gelirleri iki şeye dayanıyor.Bunlardan birincisi Uzakdoğu ile batı arasındaki kervan ticaretinin Anadolu üzerinde olması, bu zorunluluk Anadolu topraklarında ham maddenin mamul maddeye dönüşümünü sağlayan merkezleri oluşturmuştu. İran ipeği Bursa’da üretime dönüştürülüyordu.Ayrıca Avrupa’ya geçirken de vergi alınıyordu. Erzincan’dan başlayarak Erzurum, Tokat, Bursa da içinde olmak üzere bir çok yerde vergi noktası vardı.
    Togan: Gümrüklendirme nasıldı Osmanlılarda.
    Ergenç: Osmanlılarda gümrük de farklıdır. Osmanlıların mantığına göre ticaret ihraca yönelik olarak bir pratik olarak görmüyorlardı. Osmanlılar ticareti dışarıdan mal getirmek olarak görüyorlardı. Onun için dışarıya ihraç edilen malın gümrük vergisi daha fazla ülkede bolluk içinde tüketilecek mal dışarıya kaçmasın diye. Dışarıdan gelene daha insaflı davranılıyordu ülkede bolluk olsun diye. Zaman zaman da abartılıyor Osmanlılar Akdeniz’e egemen oldular dünya ticareti engellendi diye. Gümrük ücretleri de oldukça cüzidir. İstanbul fethedildikten sonra Fatih Bizans dönemindeki hadlerini düşürmüştür gümrük ücretlerinin. Sırf İstanbul çevresindeki canlılık kaybolmasın diye.
    Togan: İç gümrük noktalarının özel bir adı var mı? 19.yy’da Çin’de iç gümrük başlıyor yüzde 2,5. Bu yüzde 2,5'luk miktarın nedeni Hokant hanlığından binde kırk rakamını yani zekat miktarını öğrenmiş olmaları.
    Ergenç: Çok uzun bir alan. Bir yerden kervan giriyor. Belirli yerlerde kontrol edilmiştir. Kimse de isteyerek vergi vermemiştir izlerini kaybettirmişlerdir.
    Mutlu: Çok teşekkür ediyorum programımıza katıldığınız için. Osmanlıların adem-i merkeziyetçi eğilimlerde olmadığını merkeziyetçi olduğunu öğrendik. Bir başka programda Osmanlı dışındaki Türk dünyasını da konuşma fırsatı bulmayı umuyoruz. Hoşça kalın efendim.







+ Yorum Gönder
fatihin merkeziyetçi politikası
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi