Ülkemizde laikliğin tarihi gelişimi

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Ülkemizde laikliğin tarihi gelişimi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi


  2. 2
    Gezgin
    Özel Üye





    Cevap: Ülkemizde Laikliğin Tarihsel Gelişimi

    Ülkemizde lâiklik anayasaya bir başlangıç olarak değil, bir sonuç olarak girmiştir. Nitekim lâikliğin anayasaya giriş tarihi olan 1937'den sonra laik bağlamda köklü bir değişim olmamıştır. Daha açık bir ifadeyle, 1922'de Hilafetin saltanattan ayrılmasıyla başlayan laiklik süreci, 3 Mart 1924'te Hilafetin kaldırılmasıyla keskin bir hâl almış ve bu köklü girişimler 1937'de lâikliğin anayasaya girmesiyle sona ermiştir.

    Fakat lâiklik başlangıçtan beri ülkemizde hep bir sorun olmaya devam etmiştir. Bu sorunun arka planını inceleyecek olursak şöyle bir süreçle karşılaşırız:

    "Fransızcadaki "laik" kelimesinden Türkçede "laiklik" türetilmiştir. Yapılmak ve anlatılmak istenen bu kelime ile karşılanmış olması herhâlde lengüistik/dilbilimi açısından bir hatadır. Çünkü kelime Türkçeye geçerken mecburen orijinal anlamını yitirmiştir. Hâlbuki ülkemizde hukuk ve sosyal bilimlerin terminolojisinde sanki orijinal kavram değişmemişçesine kullanılmaktadır. Böylece bu kelimenin kullanıldığı birçok bilimsel konularda yayınlanan telif ve tercüme eserlerde, gazetelerdeki güncel yazılarda sürekli bir kavram kargaşası oluşmaktadır. Ama Fransızca aslından Türkçe olarak türetilmiş olan bu kelimenin orijinal türevleri olan "laicisme" ve "laicite" kavramlarından hangisinin karşılığı olduğu da henüz belli değildir.
    "Laicite", kiliseleri politika yapmaktan ve eğitim faaliyetlerinden men eden bir sisteme verilen isimdir. "Laicisme" ise kurumların "laicisation" işlemine tâbi tutulması yani "ruhban sınıfından olan personelin lâik personelle değiştirilmesi, dini karakteri olan bütün prensiplerin ortadan kaldırılması" anlamına gelmektedir...

    "Batı'da "lâik" kavramının kökenindeki ana temel "kilise ve ruhban"dır. Bu kurumlar bizim dinî kültürümüzün dışında kalırlar. Hâlbuki Türkçeleştirilmiş bile olsa "laik" kelimesinin kökenlerinde aynı kavramlar tarihsel ve kültürel bir gereklilik olarak mecburen bulunurlar. Bu da anlamsız bir çelişki doğurmaktadır. Çünkü İslâm'da ne kilise ve ne de ruhban sınıfı vardır.
    "Bu itibarla "laiklik" kelimesi Fransızcadaki "laicité" yani "kilisenin politika ve eğitim faaliyetlerine girişmesini önlemek" anlamına alındığı takdirde bu tanımda geçen "kilise" tabirini "İslâm" ile değiştirmek gerekir. Hâlbuki İslâm "Kilise" tabiri karşılığında değil, olsa olsa "Hıristiyanlık" karşılığında kullanılabilir.

    "Lâiklik Fransızcadaki "laicisme" karşılığında alınırsa, çeşitli kurumlardaki ruhban sınıfının tasfiyesi ve bütün dinî prensiplerin ortadan kaldırılması anlamına gelmesi gerekir. Görüldüğü üzere bu anlamda da kullanılamaz. Zira bu tarife "Hıristiyanlık" kavramı "İslâm" kavramıyla karşılansa bile bizim toplumumuzda ne ruhban sınıfı ve ne de onların görevli olup hizmet yaptıkları altyapı kurumları vardır."

    Lâiklik noktasındaki bu karmaşa, Batı'dakinin aksine ülkemizde siyaset sosyolojisi açısından büyük bir onmazlığa ve olumsuzluğa yol açmıştır. "Türk tipi lâiklik" yalnızca siyasi rejimi modernleştirmenin bir ilkesinden öte, din ve dindarlar üzerinde bir baskı aracına dönüşmüştür. Dolayısıyla Türkiye'de lâiklik tanımlanırken "din ve devlet işlerinin ayrılığı" esas ittihaz edilmesine rağmen devletin, dini kontrol altına alması şeklinde tezahür etmiştir. Böylelikle devlete, din alanına giren konularda geniş bir denetim ve müdahale hakkı tanınmış, dinin özerk biçimde örgütlenmesine ve faaliyet yapmasına imkân bırakılmamıştır. İşte bu durum çelişkinin ana kaynağıdır. Bir yandan devletin laik olduğu ileri sürülürken, diğer yandan dinin, devletin bir kurumu şeklinde denetim altına alınması (Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı devlete bağlı bir kurumdur), lâikliğin olumsuz uygulamalarına ciddi mânâda zemin teşkil etmiştir. Hâl böyle olunca lâiklik, Batı'da olduğundan farklı bir hüviyetle, inancın ve düşüncenin önündeki engelleri kaldırması yerine, insanların inanç ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması gibi bir zafiyete büründürülmüştür.

    Hâlâ bu zafiyet içeren lâiklik düşkünlüğü ya da bazı aydınların, akademisyenlerin ifadesiyle "totaliter lâiklik" bütün varsıllığıyla devam etmektedir. Bu durum ise toplumun inanç ve düşüncelerini yaşama dönüştürmesini engellediği gibi, dinî araştırmalara da ciddi biçimde sed çekmektedir.

    Türkiye'nin fikir ve düşünce planında ilerleyememesinin arkasında ise, lâiklik adı altında sürdürülen olumsuz uygulamaların çok büyük bir payı vardır. Bu ise "anakronizm"den yani "tarih yanılgısından" başka bir şey değildir...
    Lâiklik, ilk kez Osmanlı Devleti'nde modernleşmenin bir şartı olarak ortaya çıkar. Cumhuriyetle birlikte ise, yapılmak istenen reformlarda temel referans olarak alınır. Lâikliğin Cumhuriyet sürecinde bu denli nirengi noktası yapılması; lâikliğin taşıdığı ve yüklendiği kavramsal çerçeveden farklı bir anlamda ve çerçevede ele alınmasına neden olur. Dini bir devlet anlayışından soyutlanmak zihniyetiyle ve din karşısında modern bir devlet kurmak kaygısıyla Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren tek parti döneminde yürütülen lâik içerikli politikalar, Adnan Adıvar'ın tesbitiyle "Türkiye'de resmi bir dinsizlik doğmasının oluşumuna sebebiyet verir.

    Cumhuriyet sürecinde lâik içerikli uygulamalar 1924'te Hilafet'in ilgasıyla başlayarak 1935 yılına kadar devam eder. Kavramsal çerçevede ise, lâiklik ilk kez 1931'de yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Kongresi'nde bu partinin umdeleri arasına girer ve 1937'de "altı ok"un anayasaya dâhil edilmesiyle birlikte lâiklik de anayasada yer alır.

    Fakat lâikliğin 1937'de anayasada yer alması şekli bir ifadeden öteye geçmez. Çünkü bu tarihten itibaren bir - iki ayrıntı dışında lâikliğin anayasada yer almasından önce gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi, lâiklik anayasada bir başlangıç olarak değil, bir sonuç olarak yer almıştır.

    Diğer taraftan, 1931 yılında CHF'nin ilkeleri arasında yer alan lâikliğin, çok geçmeden CHF'nin tek-parti olarak baş ideoloji hâline gelmesi; lâikliği kavramsal çerçevede taşıdığı anlamdan farklı bir anlama çekilmesine neden olmuş, bu durum ise lâikliği ciddi biçimde zedelediği gibi din alanına da çok büyük zarar vermiş ve büyük bir boşluğun oluşumuna neden olmuştur. Daha farklı bir deyişle, tek-parti döneminde olumsuz lâiklik düşkünlüğü, lâikliği farklı bir niteliğe dönüştürürken onu "pozitivist bir içeriğe büründürmüş", din alanı da laikliğe ilişkin bu pozitivist büründürülmeden olumsuz anlamda etkilenmiştir. Tek parti döneminde lâiklikle ilgili takip edilen bu politik tavır, Türkiye'de düşünce hayatını ve demokrasiyi sekteye uğratmıştır. Yine bu süreçte lâiklik adı altında dine karşı gösterilen "düşmanca tavır", olağan dini davranışların, ibadetlerin ve dini merasimlerin yapılmasını bile engellemiştir. Nitekim Çağlar Keyder'in 1946 öncesi tek parti döneminin lâik uygulamalarını "militan laiklik" olarak değerlendirmesi bunun bariz bir göstergesidir.
    Erol Özbilgen, Mağlupların Zaferi, İstanbul 1988, s. 276-278.
    Bkz: Abdülhak Adnan Adıvar, "Türkiye'de İslâm ve Batılı Düşüncelerin Etkileşimi", (Der: Davut Dursun), Türkiye'de İslâm ve Lâiklik, İstanbul 1995, s. 20.
    Bkz: Çağlar Keyder, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, İstanbul 1990, s. 74, 96.







+ Yorum Gönder
ülkemizde laikliğin gelişimi,  laikliğin tarihsel gelişimi ,  türkiyede laikliğin tarihsel gelişimi,  laikliğin tarihi gelişimi ,  ülkemizde laikliğin gelişimi kısaca
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi