İnsan iradesi ve kader arasındaki ilişki

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden İnsan iradesi ve kader arasındaki ilişki ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    İnsan iradesi ve kader arasındaki ilişki





  2. 2
    Gülcan
    Usta Üye





    Cevap: insan iradesi ve kader arasındaki ilişki

    İrade ve Kader İlişkisi

    İrade ve kader ilişkisi son derece çetrefilli ve anlaşılması zor bir konudur. İnsan iradesi ile Allah’ın iradesi ve kudreti nerede başlayıp nerede bitmektedir? Bu konu kelam âlimleri tarafından farklı şekillerde anlaşılarak tartışmalara konu olmuştur. Bilhassa Mutezile "Allah’ın insanın iradesine karışmadığı, Allah’ın iradesinin Allah’a insanın iradesinin de insana ait olduğu” şeklindeki anlayışına karşı çıkan Ehl-i Sünnet kelamcılarından Eş’ârî’nin izahı tam olarak anlaşılamamış ve tartışmayı bitirmemiştir. Selef ulemasının “Kulların fiilleri, iman ve küfür Allah’ın dilemesi iledir. Kullardan sadır olan iman, küfür ve isyan, kulların iyi ve kötü fiilleri Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti, kaderi ve meşîeti iledir. Allah küfrü dilemeseydi şeytanı ve cehennemi yaratmazdı. Ancak Allah imandan, itaatten ve iyilikten razı olur, küfre, zulme ve isyana rızası yoktur. Hidayet ve dalalet Allah’tandır. Allah dilediğini hidayete erdirir ve istediğini de dalalete atar. Dalalete attıklarının Allah katında bir hücceti ve özrü yoktur. Allah fazlı ile kullarını cennete aldığı gibi, adaleti ile de cehenneme atar. Allah yaptıklarından dolayı kimseye hesap vermez, sorumlu tutulamaz. Hiç kimse Allah’ın kaderinden ve kazasından kurtulamaz, her şey kaderde yazılıdır” şeklindeki inançları izah gerektirmektedir.

    İmam Maturudî’nin ve takipçilerinin bu konudaki izah çabaları da yeterli olmamıştır. Maturudinin bu konudaki izahı özet olarak kullardan sudur eden fiillerin sebebi olan Allah’ın külli iradesini, insanın hür iradesine bağlamak” şeklindedir. Bu da “Kul ister Allah yaratır” şeklinde formüle edilmiştir. Ancak problem burada çözülmemektedir. Eş’âri ve Maturudi kelamcılarının “Allah kulun neyi isteyeceğinin ezelde bilmekte ve öyle takdir etmekte ve onu dilemektedir” ifadesi tatmin edici olmamaktadır.

    Saadettin-i Taftazani ve Ömer Nesefi’nin “Kulların seçim yapma hürriyeti vardır. Bu fiiller iyi ise sevapla, kötü ise azapla karşılık görür” ifadelerini açıklamak için “Kulların iradeleri vardır ve fiillerinde hürdür. İnsanın fiileri iki nevidir. Birincisi, ihtiyarî, ikincisi ıztıraridir. Zaten insan zorunlu olarak yapmak durumunda olduğu fiilerinden sorumlu değildir; sorumluluk ihtiyarî fiillerindedir. Dolayısıyla Cebriyenin insanın hiçbir irade ve kudreti yoktur, o tamamen kaderin mahkûmudur demesi gerçek değildir” demişlerdir.

    Kader ve İradenin te’lifi konusunda en güzel izahları asrımızın âlimi ve Kur’ân-ı Azimüşşan’ın hâdimi Bediüzzaman Said Nursi yapmıştır. Bu makalemizde Bediüzzaman’ın bu konudaki açıklama ve izahları ile irade ve kader meselesine bir pencere açmaya çalışacağız.

    1. Kader ve Kaza’nın Tarifi:
    Kader, Allah’ın ilminde bulunan yazgısıdır. Kaza ise bu yazgının gerçekleşmesi demektir. Yüce Allah dünyada hikmeti gereği sebepler tahtında işini görür. Bu nedenle dünya “dâr-ı imtihan” ve “daru’l-hikmet” yani sebepler dünyasıdır. Ahirette ise imtihan sırrı ortadan kalktığı için sebeplere gerek kalmayacak ve her şey Allah’ın irade ve kudreti sebepsiz vücuda gelecektir. Bu nedenle ahirete “dâru’l-kudret” denilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu nedenle “Dünya daru’l-hikmet, ahiret ise dâru’l-kudrettir” buyurur.

    Allah’ın kazası sebep-sonuç ilişkisine göre vermiş olduğu ezelî hükmüdür. Yüce Allah her sebebe bir sonuç takdir etmiştir. Çalışmanın sonucu başarı, tembelliğin sonucu mahrumiyettir. Sabrın sonu selamet, aceleciğin sonucu ise pişmanlıktır. Burada işlerin sebeplerine hür iradesi ile yapışan insan sonuçtaki hükme liyakat kesbeder. Haksızlığın sebeplerine yapışan “haksız” hükmünü kazanır. İmanın sebepleri olan Allah’a ve peygambere iman ve itaat ile kişi “mü’min” hükmünü alırken, küfrün sebeplerine sarılan ise sonuçta “kâfir” sıfatını kazanır. Hüküm ise bir kesbdir ve bunu insan iktisab eder. Yoksa Allah insanı fıtrat üzere, imanı ve küfrü kesb edecek fıtratta yaratmıştır, kâfir ve mü’min olarak yaratmamıştır. Bu hükme liyakat insanın iradesi ile sebeplerine sarılmasına bağlıdır. Bu nedenle yüce Allah “Allah kişiye kaldırmayacağı yükü yüklememiştir. Kişinin kendi kesbi lehine ve iktisabı kendi aleyhinedir” buyurmuştur. Kişi zulüm yaparak “zâlim” hükmümü kazanırken, yalan söyleyerek kendisi “yalancı” hükmünü kazanır. Yoksa Allah insanlardan birini zâlim, diğerini de yalancı olarak yaratmış değildir. Allah’ın yalan söyleyen hakkındaki kazası “yalancı” ve zulmü kendisine huy edinen hakkındaki kazası ve hükmü de “zâlim” şeklindedir.

    Şayet Allah insanı hür yaratıp irade, yani seçme yetkisi vermemiş olsaydı peygamber göndermesi, emretmesi ve nehyetmesi, imtihan için dünyaya göndermesi anlamsız ve gereksiz olurdu. Bu ise Allah’ın hikmetine ve adaletine aykırıdır. Zira Allah’ın sevdiği kullarına sıkıntı çektirmesi, sevmediği kullarını nimetlendirmesi akla, hikmete, adalet ve hakkaniyete tamamen aykırı olurdu. Gerçekte ise Allah her nevi haksızlık, zulüm, hikmetsizlik ve merhametsizlikten münezzeh ve âlidir.

    2. Sebep-Sonuç İlişkisi ve Kader:
    “Evet, dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor.”

    Yüce Allah sebepler dünyasında “Müsebbibü’l-Esbab” olarak izzetini ve azametini göstermek ve korumak istemesinden meyveyi ağaca, sonucu sebebe bağlamıştır. Kaderi de sebep-sonuç ilişkisine göre yazmıştır. Yüce Allah’ın izzetini ve azametini göstermesi ve bunu korumak istemesi sebeplerin varlığını gerektirirken, Allah’ın Tevhid ve Celal’i ise sebeplere tesir vermez. Sebeplerin arkasında iş gören Allah’ın “ilmi, iradesi ve kudretidir.” Sebepler ise Allah’ın ilim, irade ve kudretinin zuhuru, ortaya çıkması için âdî birer şarttır. Bu da olayların arkasındaki hikmeti ve perde arkasındaki güzellikleri görmeyen gafil ve cahillerin şikâyetleri sebeplere isnat etmelerine, kusur ve suçlamaların sebeplere takılarak Allah’ı kusur ve noksanlıktan tenzih etmeleri hikmetine mebnîdir.

    Bu hususu Bediüzzaman Said Nursi hazretleri çok güzel ifade eder. “Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hadiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek, daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o daireden yapılıyor. Çünkü izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder; tevhid ve celâl dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.

    Evet, Sultan-ı Ezelînin memurları vardır, ama icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz edilmiş birtakım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise, sultanların ihtiyaç ve aczlerini def için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh, Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hadiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar.

    İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:

    Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.” Cenab-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.”







  3. 3
    Gülcan
    Usta Üye
    Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir.

    Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

    3. Esbaba Teşebbüs Dua-i Fiilîdir.
    Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Bu nedenle insan her istediğini Allah’tan istemeli ve her hususta Allah’a yalvarmalı, onun iradesine müracaat etmelidir. Sonra “Tevekkeltü Alallah” yani “Allah’a güvendim” diyerek iradesi ile yapacağı işe yönelmelidir. Böylece hayatın dağlar gibi zorluklarına karşı mücadele etmeye kendisinde güç ve kuvvet bulacak, her hadiseye karşı dayanacak ve her zorluğu aşmaya çalışacaktır.

    Bu nedenle Bediüzzaman “İman tevhidi, Tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni, yani iki cihanın saadet ve mutluluğunu kazandırır” demiştir. Tevekkül esbabı reddetmek değildir. Zira sebepler yukarıda izah edildiği gibi “dest-i kudretin perdesidir.” Bu nedenle Allah’ın kudret eli, ilim ve iradesi sebeplerle kendisini gösterir. Bu nedenle “Esbaba teşebbüs, bir nevi dua-i fiilîdir.” Kişi sebepleri aracı yaparak, Allah’tan ister ve sonucu Allah’tan bekler. Zira sebeplerin arkasında iş gören Allah’tır. Kul Allah’tan bir şeyi isteyeceği zaman sebeplerine müracaat ederek Allah’tan sonucu beklemeli ve sadece Allah’a minnettar olmalıdır. Zira Allah sebeplerini yaratmazsa ve kendisini bu işte muvaffak kılmazsa bütün halk ve sebepler ona yardım etseler neticeyi almak mümkün olmaz.

    Sebeplere sarılmak peygamberlerin âdeti ve sünnetidir. Nitekim yüce Allah “Sebeplerine riayet etti” buyurarak kullarını peygamberlere uyarak sebeplere sarılmaya ve sonucu Allah’tan beklemeye davet etmektedir. Gerçek tevekkül, gerçekten Allah’tan istemenin ancak sebepler tahtında istemek olduğunu belirtmektedir.

    İnsan elini açıp kendisini bilen, isteklerini işiten ve en hayırlı şekilde veren Allah’tan ihtiyaçlarını istediği gibi, sebeplere bağlı olan ihtiyaçlarını da sebeplerine sarılarak fiilen Allah’tan istemelidir. Sonuçta ise Allah’a güvenerek çalışmalı ve gayretinin sonucunu Allah’tan beklemelidir. Bu şekildeki iradî davranışlar ve ameller Allah’ın külli iradesine, yani sebepler tahtında iş yapılması ve sebeplere değer verilmesi konusundaki iradesine uygun olduğu için ekseriyetle kabul edilir. Sebepler tahtında iş görerek Allah’tan sonucu bekleyen de kâinatın dilenciliğinden, her hâdise karşısında titremeden, hodfuruşluktan, yani kendini beğendirmeye çalışmak ve satmaktan, maskaralıktan dünyanın hadiseleri altında ezilmekten ve ahiret sorumluluğundan, azabında kurtulur.

    Kâfirleri imandan mahrum eden sebep doğrudan insandan kaynaklanan taklit, inat, düşünmeme, gerçeği araştırmama gibi hususlardır. Kişi bunları ihmal ettiği için imandan mahrum kalmış ve azabı hak etmiş olur.

    4. Allah’ın İnsanı Yetkilendirmesi:
    Yüce Allah külli iradesi ile insana cüz’î bir irade vererek insana kendi adına kullanmak üzere yetki vererek yeryüzüne “halife” kılmıştır. Halife, Allah adına yeryüzünde cüz’î tasarrufla yetkili kılınmak anlamına gelmektedir. Padişah iradesi ile bir insanı vali olarak bir beldeye tayin eder ve ona belli yetkiler verirse o valinin bu yetkiyi padişahın rızasına uygun, toplumun adaletini ve huzurunu sağlayacak şekilde kullanması gerekir. Şayet yetkisini kullanmaz da toplumda adaleti ve güvenliği sağlayamazsa görevini yapmamaktan dolayı padişaha karşı sorumlu olur. İyi idare ederse, padişah mükâfatlandırır; haksızlık ve zulüm yaparsa padişah cezalandırır.

    Aynen bu misalde olduğu gibi yüce Allah insanı hür olarak yaratmış, cüz’î olarak ilim, irade ve kudretle donatmış ve yeryüzüne halife olarak göndermiştir. Peygamber göndererek teşri-i iradesini inzal buyurduğu kitapla insanlara haber vermiştir. Hayır ve şerri öğretmiş, hayırdan razı olduğunu şerden razı olmadığını beyan etmiş ve seçimi insanın iradesine bırakmıştır. Hayrı ve şerri insanın hür iradesi ile seçimine bırakmış ve iradesini uygun şekilde yaratacağını beyan etmiştir. Bu durumda iyiyi ve kötüyü belirlemek ve yaratmak Allah’a seçmek ise insanın yetkisine aittir. İsteyen insan, yaratan Allah’tır.

    Sonuç:
    Kesin olan hakiki tesirin Allah’a ait olmasıdır. Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur. Yüce Allah hakîm olduğu için sevap ve ikap ancak istihkâka, hak etmeye göredir. Bu nedenle cebir, yani zorlama yoktur. Ayrıca her şeyin mülk ve melekût olmak üzere iki yönü vardır. Her şeyin mülk, yani görünen yüzü bazen güzel, bazen çirkin gibi görünürken, iç yüzü, yani melekût ciheti her şeyde güzeldir. Bu nedenle bize göre çirkin ve şer gibi görünen şeylerin yaratılışı çirkin değil, güzeldir. Çirkinin ve şer gibi görünen şeyler sonuç itibarıyla çok güzel neticeleri vardır. Dolayısıyla “çirkin şeylerin yaratılışı Allah’a ait değildir” diyenler büyük bir yanılgı içindedirler.

    İnsanın görünen ihtiyârî fiilleri nefsin meyelanından kaynaklanır. Münakaşalar genellikle cüz-i ihtiyârî denilen bu meyelan üzerinde cereyan etmektir. Allah’ın külli iradesi kulun irade-i cüz’îyesine bakar. Yani, kulun iradesi fiile taalluk ettikten sonra Allah’ın külli iradesi o fiile taalluk eder. Bu nedenle cebir ve zorlama yoktur. Allah’ın ilmi kaderden öncedir ve kader Allah’ın ilmidir. İlim ise maluma tabidir. Yani nasıl olacaksa ilim onu bilir ve ona göre yazar. Bu nedenle bir insan, amelen yaptığı bir fiilin sebeplerini kadere havale etmekle, kaderi sebep ve bahane gösteremez.

    Kural olarak “bir şeyin vücudu vacip olmadıkça vücuda gelmez.” İrade-i cüz’iye bir şeyi ister, Allah’ın külli iradesi de aynı şeyin vücudunu isterse o şeyin vücudu vacip olur ve o şey derhal vücuda gelir. Bu nedenle kulun elinde Allah’ın kendisine verdiği ve kullanmasını istediği bir irade-i cüz’iye vardır. Kul bu iradesini kullanarak bir şeyin olmasını ister ve onun sebeplerine yapışırsa bunu halen ve fiilen Allah’tan istemiş olur. Ancak bu istek ve çaba o şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. Zira Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur. Allah da kulun bu isteğine iradesi ile onay verirse o şey vücut bulur. Dolayısıyla insanın cüz’î iradesi de sebeplerine yapışması da ancak Allah’ın iradesinin taallukundan sonra müessir bir sebep olabilir. Asıl sebep ise Allah’ın dilemesidir. Bu gerçeği yüce Allah “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz” ayetinde ifade edilmiştir. İnsanın iradesi ve hürriyeti olmasaydı insan ağaç gibi cebir ve ızdırar altında kalırdı. Bu durumda da birine ceza vermek, diğerini mükâfatlandırmak zulüm ve haksızlık olurdu. Allah-ü Teâlâ hakîmdir, bu çeşit zulüm ve haksızlıkları yapmaktan münezzehtir.

    Kader Allah’ın ilmidir. Allah’ın ilmi sebep ve sonuca beraber bakar. Allah hükmünü daha önce vermiş ve o hükme merci olacak olan sebepleri unutmuş veya sebepleri dikkate almadan hüküm vermiş değildir. Dolayısıyla bir hükme, yani kaderin hükmüne merci olacak olan sebepler çoktur ve bunların yaratıcısı, “Müsebbibü’l-Esbab” da Allah’tır. İnsan iradesi de yüzlerce sebeplerden bir adi sebeptir. Allah’ın ilmine dâhildir. Hal böyle olunca Allah bütün bunları bilen olarak kaderi yazmış ve her şeyde kader hâkim olmuş olur. Ancak kader ilim nevinden olduğu, kazayı da insan iradesi ile yapılan fiiller sonucu istihkak kesbettiği için kader ile irade bu noktada birleşmiş ve insan iradesinin işlemesine ve hürriyetinin korunmasına hizmet etmiş ve insan iradesini bağlamamış olur. İnsan da iradesi ile işlediği amellerinden sorumlu olur. İyi ise mükâfatı, şer ise cezayı hak eder.







+ Yorum Gönder
insanın iradesi ve kader arasında nasıl bir ilişki vardır,  irade ile kader arasındaki ilişki,  İnsan iradesiyle kader arasındaki iliski nedir,  insan iradesi ile kader arasında nasıl bir ilişki vardır,  İnsanın iradesi ve kader arasında nasıl bir ilişki vardır
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi