Osmanlı devleti döneminde ermenilerin durumu nasıldı

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Osmanlı devleti döneminde ermenilerin durumu nasıldı ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi


  2. 2
    Forumacil
    Özel Üye





    Cevap: osmanlı devleti döneminde ermenilerin durumu nasıldı

    Osmanlı halkından Müslüman olanlar veya olmayanlar, şeriatın çizmiş olduğu hudutlar ve buna bağlı olarak devletçe belirlenmiş olan hukuk sistemi içinde haklara ve vazifelere sahip olmuşlardır. Doğrudan hükümranlıkla ilgili görevler Müslümanlarca ifa edilirken, düşmanlıkları görülmeyen zımmiler bazı Devlet hizmetlerinde çalıştırılmışlar ve son zamanlarda önemli görevlere getirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman olmayanların inanç, ibadet, muhakeme ve eğitim - öğretim hürriyetleriyle, can ve mal güvenliği de teminat altına alınmıştır. Bu hukuk sistemi, Tanzimatla birlikte Avrupa hukukuyla da mezcedilerek yazılı ve milletler arası bir mahiyet almıştır. Böylece yaklaşık beş yüz yıl Müslüman otoriteye tabi, fakat tamamen iç işlerinde serbest olan gayr-i Müslim unsura, her ne kadar Hıristiyan tebaanın sadakatleri her zaman şüpheden ari ise de ve bu yüzden Hıristiyan tebaaları ile ilişkileri rahatsız edici olsa da Osmanlı Devleti 1800’lü yıllardan beri altındaki gayr-i Müslim unsurlara Müslümanlarınkine eşit haklar verme ve onlara, Müslümanlara davranma konusunda samimi olarak gayret göstermekteydi.

    Birçok asırdan beri amacının İstanbul’un ele geçirilmesini hazırlayacak yolları elde etmek olan Rusya’nın Türkiye’ye karşı politikası, onu, müzmin bir zafiyet içinde tutmak ve onun kendisine karşı ciddi bir mukavemet göstermesini önlemeye yöneliktir. Nitekim çeşitli hilelerle bu amacına oldukça yaklaşmayı başarabilmiştir. Bu amaçla Rusya, Osmanlı Ortodokslarının davasının aşırı derecede avukatı kesilmişti. Fakat gerçekte Rusya onların Osmanlı’dan şikâyet sebeplerinin devam etmesini istiyordu. Bu yüzden, onları, el altından iyileştirici önlemleri sağlayacak tedbirleri şu veya bu şekilde önlemeye teşvik ediyordu. Diğer yandan, İngiltere ve Fransa, 1840 ile 1878 arasındaki dönemde Osmanlı’nın içten ve dıştan güçlendirilmesi ve kuvvetlendirilmesine öncelik verilmesini uygun görüyorlardı. Fakat, 1878’den sonra çabalarını aksi istikamete çevirdiler. Onların bu konudaki fikirlerini değiştirmiş olması gereken 1908 hareketi (II. Meşrutiyetin ilanı) umulanın aksine, düşmanlıkların artmasına sebep oldu (Ahmed Rüstem Bey, Cihan Harbi ve Türk Ermeni Meselesi, Bilgi Kültür Sanat, İstanbul 2001, s. 17).

    Osmanlı Devletinin yabancılara karşı gösterilen müsamahasını uluslar arası hukuk profesörü Philip Marshall Brown 1914’te yayınlanan, “Türkiye’de Yabancılar ve Onların Hukuki Durumu” adlı kitabında şöyle açıklamaktadır : “Osmanlı Türklerini Hıristiyan tebaasına karşı uyguladıkları politikada harekete geçiren sebepler ne olursa olsun, güçlü orduların ve büyük donanmaların yardımı olmaksızın, Babıâli’nin Hıristiyan, Yahudi vs. tebaasına ve daha sonra yabancılara bağışladığı geniş kaza dokunulmazlığını vermiş olmasını söylemek her şeyi açıklamaya yeter”. Kitabın diğer bir kısmında da şu dikkate değer bölüm yer almaktadır: “Türklerin Gayrı Müslim tebaa konusundaki politikası, onların uymakla mükellef olduğu İslam hukuku ile tam bir uyum halindedir ve onlara karşı haksız bir şekilde yapılan genel müsamahasızlık ithamının açık bir şekilde reddi ve çürütülmesidir.”

    Tebaa, reaya, taife, cemaat veya millet olarak isimlendirilen bu gayr-i Müslim halk içinde Ermenilerin durumu başlı başına incelemeğe değer bir konu teşkil etmektedir. Bu bakımdan Ermenilerin Osmanlı Devleti içinde kaydettiği gelişmeleri ana hatlarıyla gözden geçirerek 1915'lere gelirken durumun nasıl bir şekil aldığını kendi mantığı ve seyri içinde incelemeye çalışmak gerekir.

    Selçuklu devri Türk - Ermeni münasebetleriyle ilgili olarak bazı Türk ve Ermeni tarihçilerince araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, İstanbul’un fethi öncesine kadar ki yaklaşık 150 yıllık Osmanlı - Ermeni münasebetleri üzerinde fazla bir araştırma yapılmamıştır.

    II. Mehmed'in daha İstanbul’u fethetmeden önce Bursa'daki Ermeni cemaati ve ruhani temsilcileriyle temasa geçtiği bilinmektedir. Bunun siyasi, askeri, sosyal, iktisadi ve dini birçok sebebi vardır. Bir taraftan Bizans'ın dini, mezhebi baskıları, Ermenileri bir bölgeden diğerine sürmeleri (tehcir), onları üçüncü sınıf bir vatandaş gibi kullanan, tahkir eden uygulamaları, Ermenileri Türklerin Adil ve koruyucu sistemine iterken, diğer taraftan da Bizans'a karşı mücadelelerinde Osmanlılar, zaman zaman Ermenilerden askeri destek görmüşler ve fethedilen yerlerin ıslahında, sulh ve sükûnunun teminine ve iktisadi kalkınmasında Ermenilerden faydalanma yoluna gitmişlerdir.

    Bursa'nın fethini müteakip Orhan Gazi'nin ruhani liderlerini Bursa'ya yerleştirdiği Ermenileri (1326) daha yakından tanımak isteyen II. Mehmed, 1451 tarihinde Arşövek Hovakim (Joachim) Yebiskopos'u ziyaret etmiş ve İstanbul’u fethettiğinde kendisini cemaatiyle birlikte oraya nakledip Patrik yapacağını belirtmiştir(Levon Panos Dabağyan, Konstantiniyye, IQ Yayınları, İstanbul 2002, s. 48)

    Fetih öncesi ve sonrasında Ermeni ve Rum (Bizans) cemaatleriyle yakından ilgilenen Fatih, sanki dört asır sonraki ihanetlerini daha o günlerde görürcesine, Rumlara daha az itibar ederek, Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki Türklerle, itimat ettiği Ermeni Ailelerini İstanbul’a yerleştirmiştir. Hovakim'e 10 yıl önce verdiği sözünü tutan Fatih, 1461 yılında Samatya'daki Sulu Manastır (Surp Kevork)'da Ermeni Patrikhanesini kurdurtmuş ve Hovakim'i Patrik ilan etmiştir. Böylece Ermeni Ekümenik Patrikliğine, Rum Ortodoksları dışında, bütün monofizit ve gayr-i monofizitlerin lideri olma hakkını ve salahiyetini vermiş ve Ermenileri din, eğitim - öğretim, vakıf ve aile işlerini kendi örf ve adetlerine göre düzenleme hürriyetine kavuşturmuştur.

    1475 yılında fethedilen Kefe'den ve 1479'larda da Anadolu'nun çeşitli yerlerinden Ermeniler İstanbul'a getirilerek yerleştirilmiştir. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni zamanındaki fetihlerle, Doğu Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye ve diğer bölgeler Osmanlı topraklarına geçince, bütün Ermeniler Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve yine birçok aile ve sanatkâr Istanbul'a yerleştirilmiştir. Böylece yeni fethedilen yerler için Türklere uygulanan iskân politikası Ermeniler için de tatbik edilmiştir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Romalılar, Persler, Bizanslılar zamanında zorunlu göç (tehcir)'e tabi tutulup yerlerinden, yurtlarından edilen hatta mezalim yapılan Ermeniler, Osmanlılar zamanda gönüllü olarak göçe, iskâna tabi tutulmuşlar ve özellikle Istanbul ve civarına yerleştirilmişlerdir. Öyle ki, XIX. yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’daki Ermeni nüfusu 150.000'e ulaşmış ve o devirde dünyada en kalabalık Ermeni nüfusu olan şehir İstanbul olmuştur. Böylece Ermenilerin dini, milli, kültürel ve iktisadi kalkınmaları şuurlu olarak ve mütemadiyen iyileştirilerek en mümtaz cemaat haline getirilmiştir. Bütün bunlara rağmen, savaş şartları içinde ve gayet insani tedbirlerle Birinci Dünya Savaşı'nda tehcir edilen Ermenilerin durumlarını her vesileyle çarpıtarak dile getiren birçok yeni Ermeni yazarının, klasik Ermeni yazarlarının aksine, Osmanlı öncesi tehcir mezaliminden ve asırlarca sürdürülen Osmanlının gönüllü iskân politikasından hiç söz etmemeleri ilmin hala propagandaya alet edildiğini ve gerçeklerini saklanmaya çalışıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

    Her ne kadar Istanbul Ermeni Patrikliği üzerinde Sis ve Ecmiyazin kiliselerinin belli ölçüde ruhani üstünlüğü devam etmişse de, verilen birçok imtiyazla, onun bütün Ermeniler üzerindeki siyasi ve kültürel üstünlüğü son zamanlara kadar devam etmiştir. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Ruslara Osmanlı Devleti sınırları içinde kilise kurma ve Hıristiyanların hamiliğiyle ilgili bazı kolaylıklar getirilince ve özellikle 1829 Edirne Antlaşmasıyla Ecmiyazin Katolikosluğu Rus sınırları içinde bırakınca, Rusya'nın dini ve yavaş yavaş siyasi baskıları Osmanlı Devleti içindeki ve dışındaki Ermeniler üzerinde hissedilmeye başlanmıştır.

    Osmanlı toplumu, diğer birçok etnik unsur gibi Ermenileri de kendilerinden farklı görüp ayırmamıştı. Onlarla komşuluk yapmış, ticari ilişkiler kurmuşlardı. Yönetim kadrolarında yer verilmiş, danışmanlık, tercümanlık, hatta bakanlık olmak üzere devletin her kademesinde istihdam edilmişlerdi. İçlerinden edebiyatçılar, müzisyenler, mimarlar, bürokratlar ve tıp adamları çıkmış, Osmanlı’nın toplum dokusunda bir renk olmuşlardı.

    Rahip Çark, ‘’Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler’’ isimli kitabını kendisin göre yazmış olmasına rağmen pek çok yerinde Türklerin Ermenilerin hayatındaki önemini ve insanlığını anlatmaktan çekinmez. Rahip Çark’a göre ‘’Sultan İbrahim, kardeşi Mehmet’in Maltalıların eline esir düşmesi üzerine, İmparatorluk hudutları dâhilindeki bütün Hıristiyanların yok edilmelerini istemiş, fakat günün meşhur Şeyhülislâmı Ebu Said buna engel olmuştur. Bunun üzerine bilhassa Ermeni cemaati, meşhur âlim ve din adamlarını bu şahsiyete teşekküre göndermişler. 1753–1853 yılları arası Ermenilerin her sahada büyük ilerlemeler kaydettikleri “altın devir”dir. Ermeniler bu devrede hükümetin büyük itimat ve emniyetini kazanarak, pek çok sahada Rumları bile geride bırakmışlardır. Sultan II Mahmud’un tahtını birkaç saat için günün en nüfuzlu adamı Artin Kazez Bezciyan’a terk ettiği rivayet edilir (Georges de Maleville, 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, Çev. Necdet Bakkaloğlu, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998, s. 65-67).

    18. asır Türkiyesinin en büyük tüccarlarından Seğpos sarraf ve aynı zamanda Saray’ın bezirgânbaşısı idi. Meşhur Saray bezirgânlarından Yakup Ağa ve Yusuf Çelebi, İngiltere’deki ilk defa sesli saatleri İstanbul’a getirerek çok büyük bir servet sahibi olmuşlardır (Gültekin Ural, Ermeni Dosyası, Kamer Yayınları, İstanbul 1998, s. 60). Bu ve bunun gibi birçok örnek vardır ki Ermenilerin Osmanlı Devleti sınırları içerisinde başka hiçbir yerde olmayan imtiyazlara sahip olduklarını gösterir. 1600 yılında İstanbul’a gelerek, buraya yerleşen Düzyan ailesi kuyumculukla iştigal ettiği gibi, Saray kuyumculuğu ve Darphane idareciliğinde de bulunmuştur. “Balen ve Bali Balyan, Mimar Magar, Krikor Balyan, Ohannes Serveryan, oğulları Serkis, Agop ve Nikoğos, Dikran Kalfa, Levon Balyan mimaride devlet hizmetinde önemli eserler vermişlerdir” (Nazmi Sevgen, Tarih Dünyası, Sayı 16, s. 695). Ermeniler, devlet mekanizmasının önemli müesseselerinden Baruthanede de devletin güvenini kazanıp idaresini bir süre ellerinde bulundurmuşlardır. Dadyanlar 140 yıl süre ile bu idareyi babadan oğula intikal ettirerek sürdürmüşlerdir. Dad Arakel Efendi, Simon ve Ohannes Beyler baruthaneyi idare etmekle kalmamış, Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit’in iltifatlarına mazhar olarak Devlet Yüksek Ahkâmı Adliye üyeliği, Meclis-i Maarif üyeliği gibi hizmetlerde de bulunmuşlardır”.Manas ailesi fertleri, minyatür resim ve resim sanatında kendilerini kabul ettirerek Saray’a girmeyi başarmışlar, 200 yıldan fazla bir zaman saray ressamlığından diplomatlığa kadar devlet hizmetinde önemli mevkilerde bulunmuşlardır. Tüm bunlar azınlıklar içerisinde Ermenilerin müstesna bir yeri olduğunun göstergesidir








+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi