Çanakkale özel arşivi

+ Yorum Gönder
Tarihimiz ve Türk Tarihi Bölümünden Çanakkale özel arşivi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Reklam

    Çanakkale özel arşivi

    Reklam



    Çanakkale özel arşivi

    Forum Alev
    Çanakkale Cephesi 1. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin en başarılı olduğu cephedir. Savaşın en kanlı safhası bu cephede cereyan etmiştir.

    Müttefikleri Rusya'yla birleşerek savaşın seyrini lehlerine çevirmek isteyen İngiliz ve Fransız ve savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçişlerine 18 Mart 1915'te başarıyla karşı konuldu. İtilaf devletleri donanması ağır kayıplar verince, Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarıp kara savaşlarını başlattılar. 25 Nisan 1915'te
    Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini 19. Tümen'e bağlı birliğiyle komuta eden Mustafa Kemal, düşmanı Conkbayırı'nda durdurdu. 28 Nisan 1915'te, 1. Kirte, 6-8 Mayıs 1915'te II. Kirte muharebesi yapılarak düşman çıkarmalarına karşı Yarımada savunuldu. Cephedeki başarıları üzerine 1 Haziran 1915'te Mustafa Kemal albaylığa yükseltildi.

    Haziran ayında da çıkarma harekatına karşı başarılı savunma muharebeleri verildi. 21 Haziran 1915 Kerevizdere muharebesi, 28 Haziran 1915'de Zığındere muharebeleri yapıldı. İngiliz birlikleri 6-7 Ağustos 1915'te tekrar taarruz etti. 8-9 Ağustos günü Anafartalar Grup Komutanlığı'na getirilen Mustafa Kemal komutasında Türk ordusu, 9-10 Ağustos 1915'te 1. Anafartalar Zaferi'ni kazandı. Bu zaferi, 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta 2. Anafartalar zaferleri takip etti.

    Çanakkale savaşlarında çoğu öğrenim çağında 253 bin Türk subay, er ve erbaşı şehit oldu. Çanakkale'nin geçilemeyeceğini anlayan İngiliz ve Fransızlar arkalarında Türkler kadar kayıp bırakarak 19-20 Aralık 1915'te Anafartalar ve Arıburnu'ndan 8-9 Ocak 1916'da Seddülbahir'den çekildiler.

    ÇANAKKALE CEPHESİ

    Bir Efsaneydi Çanakkale

    Bir Efsaneydi canakkale.jpg

    Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa ikiye bölünmüştü. Almanya�nın öncülüğünde buluşan Avusturya�Macaristan, İtalya �daha sonra saf değiştirmişti�,
    Bulgaristan �İttifak Devletleri�ni meydana getirmişlerdi. Bu ittifaka daha sonra Osmanlı İmparatorluğu�nun da katılmasına karşılık, Fransa, İngiltere, Rusya �daha sonra ise Amerika, Japonya, Belçika, Romanya, Sırbistan, Yunanistan ve ve Karadağ� �İtilaf Devletleri�ni oluşturmuşlardı.

    Almanya�nın teknolojide gün geçtikçe ilerlemesi, bölgedeki etkinliğinin artması bu ülkeleri endişelendiriyordu. Bir Sırp gencinin Avusturya�Macaristan veliahtı Ferdinand�ı Saraybosna�da vurarak öldürmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

    Rusya Sırbistan�ı korumak maksadıyla Avusturya�Macaristan İmparatorluğu�na saldırdı. Almanya derhal Avusturya�Macaristan tarafından savaşa katılarak Rusya�ya saldırmakta gecikmedi. Nihayet Fransa ve İngiltere müttefikleri Rusya�ya yardım etmek için savaşa girdiler. Böylece o zamana kadar yaşanan bütün savaşların en büyüğü, en korkuncu, en uzunu ve en geniş çaplısı başlamış oldu. İtilaf Devletleri�nin saflarında toplam 42 milyon 700 bin, İttifak Devletleri�nin saflarında ise toplam 22 milyon 900 bin asker savaşıyordu. Bu savaş sonunda her iki taraf toplam 9 milyon 323 bin ölü, 38 milyon 481 bin yaralı vermişti.

    Osmanlı Savaşa Nasıl Girdi ?

    İttihat ve Terakki�nin güçlü önderlerinden Enver Paşa, henüz 33 yaşında bir gençken Saraya damat olmuştu. 3 Ocak 1914�te birdenbire paşalığa yükseltildi, Harbiye Nazırlığı�na getirildi ve Başkomutan vekili oldu. Enver Paşa�nın aşırı denebilecek vatanseverliği ve cesaretine tecrübesizliği de eklenirse bu tür durumlarda reaksiyoner politikalar üretmesi son derece doğaldı.

    Karada ve denizde cehennemî savaş sürerken, İngiliz donanmasının sıkıştırdığı iki Alman gemisi �Goeben� ve Breslau� Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı�ya sığındı. Ne padişahın, ne diğer bakanların, ne de Meclisin haberdar olmadığı bu olaydan, Sadrazam Halim Paşa da habersizdi kuşkusuz.

    10 Ağustos 1914 gecesiydi ve Bakanlar Kurulu, Başbakan Said Halim Paşa�nın yalısında toplanmıştı. Harbiye Nazırı Enver Paşa toplantıya biraz geç kalmıştı ve içeri girer girmez de gülümseyerek şöyle demişti:

    �Bir oğlumuz dünyaya geldi�

    Enver Paşa oldukça rahat ve kendinden emin bir şekilde iki Alman gemisinin İngiliz donanması tarafından takip edildiğini, kurtulmak için Boğaz�ı geçtiklerini, buna da kendisinin izin verdiğini söylüyordu.

    İtilaf Devletleri ise Osmanlı İmparatorluğu�na bir ültimatom vererek Alman gemilerini bırakmasını, aksi takdirde bunun savaş sebebi sayılacağını bildirmekte gecikmediler. İttihat Terakki Hükümetinin gemilerin Almanya�dan satın alındığını belirterek, gemilere Türk bayrağını çekmesinin ardından Rus şehirlerini bombalatması bardağı taşıran son damla olmuştu. Osmanlı artık I. Dünya Savaşı�nın tam ortasındaydı.

    Rus donanması 17 Kasım 1914 günü Trabzon�u bombaladı. İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmaları Çanakkale Boğazı�na çoktan dayanmıştı.

    Çanakkale Geçilmez!

    Canakkale Gecilmez.jpg

    İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı�nı aşarak İstanbul�u da kolayca ele geçireceklerini düşünüyorlardı. Böylelikle Akdeniz�Karadeniz yolu İngiltere�Fransa ve Rusya�nın denetimine girecek, başkenti İstanbul�u yitiren Osmanlı Devleti de oyun dışı kalmış olacaktı.

    İngiliz�Fransız donanması Osmanlı Devleti ile savaşa girdikleri Ağustos 1914�ten başlayarak Çanakkale Boğazı�na giriş�çıkışı denetimleri altına almışlardı. Kasım�Aralık 1914�te Boğazı savunan Türk tabyalarına karşı bir kaç saldırı düzenlediler. Ama asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915�te başlamıştı. 40 gemiden oluşan İngiliz�Fransız filosunun saldırısını Türk topçuları Boğazın iki yakasından açtıkları şiddetli ateşle geri püskürttüler. 25 Şubat 1915�teki ikinci büyük saldırıda Boğazı savunan dış tabyaları susturmayı başardılarsa da iç tabyaların direnmesi karşısında Boğaza girmeyi başaramadılar. Bu durum karşısında ellerindeki bütün güçleri toplayarak kesin sonuç almak için bir harekat düzenlemeye karar verdiler. Böylesi bir gelişmeyi bekleyen Türkler de Boğazın iki yakasındaki savunma güçlerini artırdılar. Boğazın sularına da çok miktarda mayın döktüler. 18 Mart 1915 günü başlayan büyük saldırının başlangıcında İngiliz ve Fransız donanmasından dört zırhlı mayınlara çarptı. Bunlardan ikisi batmış, ikisi de hareketsiz kalmıştı. Bu gelişmeler üzerine geri çekilmeye çalışan iki Fransız zırhlısı da mayına çarparak ağır yara aldı. Uzun hazırlıklar sonunda giriştikleri saldırının daha ilk gününde böylesi bir yenilgiye uğrayınca İngiliz�Fransız filosu Çanakkale Boğazı�ndan ayrılmak zorunda kaldı.

    Bu olayın Deniz Harp tarihindeki yeri inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri Komutanlığı�nın hemen hemen bütün birliklerinde her 18 Mart bütün heyecanı ve coşkunluğuyla yeniden yaşanır, yeniden yaşatılır. Marşlar, kahramanlık türküleri söylenir. Bir esenliktir 18 Mart, zaferin efsanevî çığlığını hatırlatır.




  2. 2
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye

    --->: Çanakkale özel arşivi

    Reklam



    NEDEN ÇANAKKALE

    "Türkleri diri diri yaktık"

    18 Mart�ta Türk tarihinin büyük zaferlerinden birinin, Çanakkale Zaferi�nin 84. yıldönümünü kutluyoruz.
    Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi bildiğimiz söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve bilinmeyenler de günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile ilgili bugüne kadar gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir gerçeğin perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü bu. Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu ülke insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu olayın doğrudan muhatabı biziz.

    Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolu�sunda her üç evden ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin büyükbabası yahut onun akrabası bir şekilde bu savaşta bulunmuştu. Ne var ki, hemen hiçbirimiz o Gelibolu�da onların başından geçen hadiseleri tam anlamıyla bilmiyoruz. Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin, taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde Çanakkale�de bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi olarak yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları sıkıntıları, mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları, sevinçleri, beklentileri öğrenemedik. Çoğumuz onların mezarlarını dahi bilmiyoruz. Onlar Meçhul Asker olarak Çanakkale�de dünya durdukça duracaklar.

    Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914�te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale ve Orhaniye tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı Devleti�ne resmen savaş ilan edilmeden başladı. İngiltere ve Fransa�nın resmen savaş ilan etmeleri ancak iki gün sonraya, 5 Kasım 1914�e tekabül ediyor. Böylelikle 1.Dünya Savaşı�nın en önemli ve kanlı askeri cephesi açılmış oluyordu.

    Neden Çanakkale ?

    Müttefik Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:

    �Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbul�u Türkler�den almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ki; geleceğin harp okulu öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri yapmaya mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez kayaların eteklerinde sıkıştığımızı değerlendireceklerdir. Bu kayalıklar Osmanlı Sultanı�nın kara kalbine hançerin saplanacağı en ideal yerdir. Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından yeni yeni kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.�

    Osmanlı Devleti�nin, Almanya�nın yanında 1. Dünya Savaşı�na girmesi İngiltere�Fransa�Rusya�yı zora sokmuştu. Çanakkale�den bir cephe açılması fikrini en çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II. Dünya Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu. Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkale�nin geçilmesi halinde Osmanlı Devleti�nin teslim olacağını hesaplıyorlardı. Osmanlı�nın açtığı cepheleri tasfiye etmek, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, Orta Avrupa�ya ilerleyen Alman�Avusturya ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini de kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan bekleniyordu.

    Gelibolu�dan Rusya�ya

    Çanakkale Savaşı�nın en önemli sebeplerinden biri ise, Müttefik Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik devrimcilere karşı yardım götürme arzuları olduğu söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen ancak dikkate alınması gereken bir tez de şöyle: Ruslar�ın Almanlar karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatlar�ı aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltere�yi kuşkulandırmıştı. Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir ve merkezi devletlerle Türkiye�nin bağlantısını keserek İstanbul�un geleceğini belirlemek konusunda kendilerine avantaj sağlayabilirlerdi. Rusya�nın, Almanya ile anlaşarak İstanbul ve Boğazlar�ı ele geçirip savaştan çekilmesi tehlikesi karşısında İngiltere için Çanakkale seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.

    Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine kaygı ile karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin Rusya�nın da bir donanma ile İstanbul�u zorlaması teklifini, donanmasının yetersiz olduğunu öne sürerek geri çevirdi. 4 Mart 1915�te müttefiklere bir nota vererek İstanbul ve Boğazlar�ın kendisine bırakılmasını istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.

    Ceset Tufanı

    İngiltere, Kasım 1914�ten 9 Ocak 1916�ya kadar Çanakkale önlerine 50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak üzere toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini Senegalli olmak üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı ondört ay içinde toplam 700 bin askerle karşı koyduk. Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu yarımadasında ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit sayımız Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı�nın resmi kayıtlara dayanarak tesbit ettiği rakama göre 213 bin 882 oldu.

    İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine haber göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti. Avustralya bu isteğe olumlu cevap vererek 20 bin Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan oluşan ilk ANZAK kuvvetini Türkiye�ye doğru Kasım 1914�te yola çıkarmıştı. 1. Anzak Tümeni�ni taşıyan Orvieto gemisinde, savaş muhabiri Charles Bean de vardı.

    Savaşta Bir Gazeteci

    Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından, istilanın sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün serüvenini hem onlarla birlikte yaşadı hem de bütün ayrıntıları ile yazdı.

    İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci olan Bean kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl saçlarından dolayı �havuç kaptan� lakabı ile anıldı. Bean en tehlikeli mevzilere bile girmekten geri durmadı. O yıllarda yeni gelişmekte olan modern savaş muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı. Son istila kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir gün önce Gelibolu�dan ayrılan Bean ülkesine dönerken yanında 125 defter dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan oluşan eşsiz belgelere sahipti.

    Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü savaşın gayri resmi tarihi idi. Zaten, �Avustralya�nın Resmi Tarihi� adında 6 ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu eserini tamamladıktan sonra elindeki notları Avustralya Savaş Tarihi Enstitüsü�ne devretti. Bean, 1968�de hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına kadar halka kapalı tuttu. Bean�ın bu notları üzerinde çalışan araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğü�nü 1983 yılında yayınladı. Kitabın çıkması maalesef gereken ilgiyi uyandırmadı. Özellikle Türk kamuoyu 64 sene sansürlü kalmış ve ancak 68 sene sonra yayınlanmış günlükteki bilgileri maalesef atladı.








  3. 3
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Bir Facianın Hikayesi

    Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere ikiye ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğaz�ı denizden zorlayarak geçeceklerine inanıyorlardı. Bunun için 17 Mart 1915�te Bozcaada�da Akdeniz Orduları Başkomutanı General Hamilton�un da katıldığı son toplantıda Deniz Harekat Planı görüşülmüş ve Boğaz�ın zorlanması planlanmıştı. Bu plan yapılırken müttefik kuvvetler kurmaylarının ellerinde Boğaz�ın mayından temizlendiği raporları vardı. Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazı�na hücum etti. O gece Nusret mayın gemisi Karanlık Liman bölgesini mayınlamış olduğundan müttefik donanması mevcudunun yüzde 35�ini kaybederek çekilmek zorunda kaldı. Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların en önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible, ayrıca 2 muhrip, 7 mayın arama gemisi battı. Goulois ve Inflexible da dahil 7 zırhlı gemi görev yapamaz hale geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale Zaferi olarak geçecek, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa da �18 Mart Kahramanı� olacaktı.

    Çanakkale�deki bu hezimetin haberi Londra�ya bomba gibi düştü. Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen Londra, daha sonra General De Robeck�in raporu ile hezimetin gerçek olduğunu anladı. Bu hezimetin faturası 17 Mart�ta Boğaz�ın mayından temizlendiğine dair rapor veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler. Ancak daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türkler�in son dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve kurşuna dizilen subayların itibarları iade edilecek, ailelerine maaş bağlanacaktı.

    18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazı�nın karadan yardım ve destek olmaksızın geçilemeyeceği noktasına getirdi. Bunun üzerine bir ayı aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin kişilik çıkarma kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton getirildi. 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı Burnu ve Seddülbahir�e Anadolu yakasında Kumkale�ye çıkarma yapıldı.

    Bean Anlatıyor

    Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:

    �25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni�den geldi. Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor... Derken ilk kez 4.38�de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli... İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor...

    Sandal 50�60 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı fırladık...Limni�de sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım...�

    �Türkler�i esir alma, öldür�

    Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:

    �Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.

    Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler�den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.�

    Dehşet Dolu Satırlar...

    Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:

    �Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.�nin emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Bir çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana...

    �Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah bölüğünü darmadağın etmişler. Hattaki askerler de arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar. Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin açılmasının hemen ardından �Allah Allah� sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkler�i komuta eden Alman subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.

    �Ertesi gün o Almanın canını alıverdik� dedi X. Kulaklarıma inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşakbaşlı iyi bir adamdı... Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür gibiydi. Eğer bizim Tommy�lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa, Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı içindeydi. Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.�

    ...Ve Esirleri Yaktılar

    Resmi Savaş Muhabiri Bean�in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

    �Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...

    Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...�

    Avustralyalı gazeteci Charles Bean�in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean�in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü �Aynı iş dün de yapılmıştı� diyor.

    Çanakkale Mahşeri

    1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Alman�ın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Bean�in güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma olayının Yüzbaşı Weistock�un emriyle yapıldığını bildiriyor. Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını söylüyor.

    Madalyonun Öbür Yüzü

    Bean�in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

    �4 Mayıs: Türkler, Kabatepe�de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye�yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00�te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...

    11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları ile Kahire�de çekilmiş kanlı�canlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine... Türkler�den şu cevabı aldık;

    �Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?..�

    Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi...

    Üç hafta önce Türkler�in üç gün süren bir Bayramı vardı. Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk bir Fransızca ile �Afiyetle için kahraman düşmanımız� yazıyordu. Başka paketin üzerinde de �Sevgili düşmanımız bize süt gönderin.� Konserve et gönderdik. Bir taşla sopanın üstüne yazdıkları cevapta �Konserve et istemeyiz� dediler. Bunun üzerine biraz reçel, iyi bisküvi fırlattık. Bütün bunlar saat 08.30 ila 09.15 arasında olup bitti. Sonunda Türkler �Tamam� �Fini� diye bağırdılar. Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı. Üçüncü günün sabahında �artık bu işe son verin� şeklinde bir emir geldi...�








  4. 4
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Çanakkale�den Gizlice Kaçış

    Savaş muhabiri Bean gelişleriyle birlikte kaçışlarını da anlatıyor Çanakkale Günlüğü�nde.

    �16 Aralık: Anzak Koyu olağanüstü ıssız, kumsal tamamen boş. Evraklarımızı yaktık. Türkleri ilgilendirecek pek az şey kalacak arkada... Askerlerimizin çoğu buradan ayrılacakları için üzgün değil. Yalnızca silah arkadaşlarını burada gömülü bırakacaklarına üzülüyorlar.

    17 Aralık: Dün 5. Bölük mühendislerini kazma�kürek ve borularını yakarken gördüm. Kendi elimle imal ettiğim mobilyayı yine kendi elimle yok ettim. Sığınağımdan çıkarken de su geçirmez çarşafıma bir bıçak attım...

    23 Aralık: Tüm mevzilerimizi çırılçıplak bir şekilde Türklere bırakmamız bu gece de boş mevzilerde tüm ışıkların yanık bırakılması, hat boyunca Türk tüfeklerinin, sabah bombalayıp ardından da çoktan terkettiğimiz siperlere hücum etmesi ve gece boyunca olup bitenleri gerilim içinde gözleyerek bekleyişimiz...Bütün bunlar hiç de fena bir savaş hikayesi değil aslında...�

    Çanakkale Geçilmez

    Çanakkale ne denizden ne de karadan geçilebildi. İstilacılar 6 Aralık�ta Anafartalar, Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini boşaltarak savaşa son verme kararı aldılar. Boşaltma işlemi yani kaçış ise, Anafartalar ve Arıburnu cephesinden 19�20 Aralık 1915, Seddülbahir cephesinden ise 8�9 Ocak 1916 gecesi oldu.

    Çanakkale Muharebelerinin Osmanlı Devleti�nin zaferi ile neticelenmesi Bulgaristan�ı Almanya ve Osmanlı Devleti yanında savaşa girmeye itti. Rusya�nın itilaf devletleri ile ilişki kuramaması dolayısıyla ülkedeki finansal bunalım iç huzursuzluğu artırarak Bolşevik ihtilalinin başarı ile sonuçlanmasına sebep oldu. İtalya, Romanya ve Yunanistan ise, İtilaf devletlerine katıldılar ve I. Dünya Harbi tahminlerin aksine 3 sene daha devam etti.

    Çanakkale'de Mehmetçiğe Kimyasal Silah

    Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümü kutlanıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

    20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

    Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.

    Mehmetçik Gaz Karşısında Çaresiz

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor. Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.

    2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.

    Domdom Kurşunu...

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

    10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.
    Belgeler şimdi sergide, sonra kitapta

    Çanakkale Savaşları hakkında Genelkurmay Başkanlığı'nın yayımladığı birkaç çalışma dışında belgelere dayalı, ilmi, ciddi ve kapsamlı bir kitabın yazılmamış olması büyük bir eksiklik. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu alandaki eksikliği gidermek için savaşların 90. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde iki ciltten oluşan "Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri" kitabının ilk cildini kısa bir süre sonra piyasaya sürecek. Kronolojik olarak 10 Ağustos 1914 ile 31 Ağustos 1915 tarihleri arasındaki olayları anlatan belgelerden oluşan ilk kitap muhteva bakımından oldukça geniş. İkinci cildiyle birlikte bu kitap bir yıl içinde tamamlanacak.

    İkinci cilt ise 1 Eylül 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasını kapsayacak. Arşiv bünyesinde kurulan ve beş uzmanın çalıştığı Çanakkale Masası'nın ortaya koyduğu belge ve fotoğraflar da kitaptan önce bir sergide kamuoyuna sunulacak. Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile 18 Mart Üniversitesi tarafından 14-25 Mart tarihleri arasında ortaklaşa düzenlenecek sergide 50 arşiv belgesiyle çeşitli fotoğraflar yer alacak.


  5. 5
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Savaşların Meçhul Çocuk Askerleri

    sehit cocuklar.jpg


    Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, ''meçhul çocuk askerler'' olarak Türk tarihinde yerini aldı.
    Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı, Konya ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nuri Köstüklü, yaptığı açıklamada, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi.
    Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı.
    Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:
    ''Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali, arzuhalci Ali Efendi'nin oğlu İsmail gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

    TEK BACAĞI İLE MİLLİ MÜCADELEDE YER ALDI

    tek bacakli cocuk.jpg

    Bu çocuklardan küçük Mehmet ve İsmail, 1920 yılının Ağustos ayında şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.''
    Köstüklü, bir diğer kahraman Tarsuslu küçük Mehmet'in de mücadelede önemli görevler üstlendiğini belirterek , ''Bu çocuk, Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuvayi Milliye'ye yemek taşır ve postacılık yapardı. Birgün yine vazifesini yaparken kurşun yağmuruna yakalandı. Ağır yaralanan Mehmet, Konya'da tedavi gördü'' dedi.


    KAHRAMANLIKLARI TÜRKÜ OLDU

    Adanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan ve sorumluluk içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü, şöyle devam etti:
    ''12 Haziran 1920'de Fransız ve Ermenilerden oluşan bir grubun Türklere yönelik katliamında, direniş gösteren Türk çocuklarından 10 yaşındaki Mehmet, aldığı kurşun ve süngü yaralarına rağmen hayatta kalmayı başardı, ancak bir bacağını kaybetti. Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yaktı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!...''
    Köstüklü, Kahramanmaraş savunması sırasında düşmanın önünü kesmesi için kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali, milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10-11 yaşlarında Osmaniyeli Niyazi Aykan da Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

    12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

    Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, bu küçük yaşına rağmen elinde silahı asker kıyafetiyle Türk ordusuyla birlikte çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, ''Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak alayla birlikte tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti'' dedi.
    Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini bildirdi.
    Vatanın kurtulması için Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, ''Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine su, ekmek ve mermi götürdü. Bugün kahramanlık destanları yazarak gazi ya da şehit olan bu çocukların birçoğu bilinmemektedir'' dedi.

    Çanakkale Efsaneleri

    Kahramanlıkların tarih kitaplarına yazıldığı, ardında binlerce dramatik hikayelerin anlatıldığı Çanakkale Savaşları, 91 yıl sonra bile bazı bilinmeyenleriyle anılıyor.
    Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul'a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, binlerce askerle Gelibolu Yarımadası'na ayak atmış, vatan topraklarını işgal etmişti.
    Her karış toprağında kanlı savaşların yaşandığı, anaların oğullarının başına kına yakarak savaşa gönderdiği bölgede, İngiltere'den gelen 4. Norfolk Taburu'nun Anzak Koyu'nda, bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu söylentileri, 91 yıldır hala konuşuluyor.
    Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşa katılan İngiliz Kraliyet Ordusu'na ait 4. Norfolk Taburu'nun, 12 Ağustos 1915 tarihinde Anzak Koyu mevkiindeki 60. Tepede büyük bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu iddia edilmiş, bu olay savaştan sonra çeşitli tarih kitaplarında yerini almıştı.
    Yeni Zelanda Kıtası'nın 1. Sahra Birliği'ne bağlı 3. Bölükte savaşa katılan F. Reichardt, R.Nevnes ve J.L. Newman adlı üç asker, bu olaydan 50 yıl sonra olayın görgü tanığı olduklarını iddia etmiş, güneyden esen 70 kilometre hızındaki rüzgara rağmen, yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeki bulut kültesinin yer değiştirmeden 60. Tepe üzerinde durduğunu ve İngiliz askerlerinin bu kütlenin içinde kaybolduğunu anlatmışlardı.
    Bu olay, kimilerine göre gerçek, kimilerine göre rivayetten başka bir şey değildi. Ancak, bu tür olaylar, tek bir gerçeği değiştirememişti; o da, ''Türk'ün vatan ve millet sevgisi uğruna verdiği binlerce candı...''

    TARİH ARAŞTIRMACISINA GÖRE...

    Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ahmet Kaşıkçı, yaptığı açıklamada, uzun yıllardır anlatılan ''bulut'' olayının, aslında kaybedilmiş savaş için uydurulan bir kılıf olduğunu söyledi.
    Gelibolu Yarımadası'na, son derece donanımlı silahlarıyla gelen İngiliz ve Anzaklar'ın, savaşta ilk başlarda çok iddialı olduklarını, ancak Yeni Zelandalılar'ın yaşadıkları yenilgi üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, noter huzurunda anlattıkları ''bulut'' olayının, dünya tarihinde inanılmaz bir zafer olarak yerini alan Çanakkale Zaferi'ni küçümsemek amacıyla uydurulduğunu öne süren Kaşıkçı, şunları kaydetti:
    ''Binlerce insanın, gencecik yaşta hayatını kaybettiği bu savaşta askerler, savaş psikolojisiyle bu tür olaylar anlatabilir. Ancak ne olursa olsun Çanakkale Savaşı'nda yaşananları bu şekilde anlatmak, askerimize yapılan bir hakarettir. Çoğu zaman da buna benzer anlatımlarla, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşın başka güçlerin desteğiyle kazanıldığı ima edilmeye çalışılıyor. Elbette ki bizim askerimiz inançlıydı. Savaşın kazanılmasında, göğüslerindeki vatan ve iman sevgisi doruğa çıkmıştı. Bu inanç, Mehmetçik'e düşmanla göğüs göğüse yapılan muharebelerde güç vermişti.''


  6. 6
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Çanakkale�de Şehit Mektupları

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu�nun Bir Şehid Mezadı adlı hazin bir hikayesi vardır. Kurtuluş Savaşı�nda şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada konup satıldığını, topu topu bir küçücük bavula sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan anlatır bu hikaye. Siz Anadolu�daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
    Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır. O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür. Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, �vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık� vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir. Çanakkale Mahşeri�nden okuyalım:
    �Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, �Saya geldi! Saya geldi!� diye birbirlerine bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi�ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
    -Sai gelmiş. İzmir�in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.
    Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
    Mehmet oğlu Kara Ali!?..
    Değişik yerlerden sesler yükseldi:
    -Cennet-i A�lâ�da!..
    -Mertebesine erdi!..
    Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:
    -Alsancak�tan Hayati oğlu Salim!
    Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:
    -Ver! Buradayım!..
    Yanındaki asker, Salim�in sırtına hafif bir yumruk vurdu:
    -Kimden geliyor?!..
    -Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
    Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:
    -Kadir oğlu Hüseyin!..
    Değişik yerlerden cevap geldi:
    -Şehit!..
    -Şehit!..
    Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:
    -Hasan oğlu Rafet!..
    -?!..
    Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
    -Hasan oğlu Rafet!?..
    Tanıyanı kalmamıştı. Sai�nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai�nin sesini hâlâ duyuyorlardı:
    -Musa oğlu Muharrem!..�(1)
    Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..
    *
    Çanakkale anılınca kaybolup gitmesine gönlümüzün razı olmadığı bir de şiir var sırada. Binbaşı Mustafa Kemal�in de yer aldığı savaşa adanmış bir gazel bu. Sultan Reşad�ın yazdığı bir gazel. Heyecanla okuyalım:
    Savlet etmişdi Çanakkale�ye bahr ü berden
    Ehl-i İslâm�ın iki hasm-ı kavîsi birden
    Lakin imdâd-ı İlahî yetişip ordumuza
    Oldu her bir neferi kal�a-i pûlâd-beden
    Asker evladlarımın pîşgeh-i azminde
    Aczini eyledi idrâk nihayet düşmen
    Kadr-ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firar
    Kalb-i İslâm�a nüfûz eylemeğe gelmiş iken
    Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle dua
    Mülk-i İslâm�ı Huda eyleye dâim me�men
    (...Müslümanlara karşı iki kuvvetli düşman birlik olup Çanakkale�ye karadan ve denizden hücum etmişlerdi...)
    (...Şükür ki Allah�ın yardımı yetişip ordumuzun her bir neferi çelik bedenli bir kale kesiliverdiler...)
    (...Nihayet düşmanlar asker evlatlarımın azimleri önünde diz çöküp aciz kaldıklarını anladılar da...)
    (...İslam�ın kalbine hançer saplamaya gelmişlerken, itibar ve şereflerini ayak altına atıp kaçtılar.)
    (Ey Reşad!.. Var, şükür secdelerine kapanıp ellerini duaya kaldır ve şu yakarıyı tekrarla: �Allah, bu İslam yurduna daima emniyet versin!� )
    (1) Bk. Mehmed Niyazi (Özdemir), Çanakkale Mahşeri, 19. Bs. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, s. 389-390

    Kanlısırt�taki Mitralyöz


    Bir bölük kumandanının hatırat defterinden;
    Kanlısırt�taki düşmanın ileri siperlerinden birinde tek bir mitralyözü vardı ki, fırkanın bütün cephesini taciz edip duruyordu. Daha ikmâl edilememiş siperlerden bazıları bu mitralyözün ateşi altında idi. Ara sıra acı haberler alıyorduk: Üçüncü bölüğün emir eri sipere gelirken vurulmuş. Dördüncü mangadan bir nefer şehit olmuş... Yüzbaşı yaralanmış, artık bu mitralyöz bizim için meşum olmaya başlamıştı.

    Hatta bombalardan, torpillerden daha meşum! Çünkü bu silahların az çok mizacını biliyorduk. Mesela büyük torpil makinesi haftada iki gün bizim cephemizi ziyaret ediyordu. Bombalar daha ziyade akşamdan sonraki ziyaretçilerimiz meyânına dahildi. Velhasıl dâimi bir ülfet neticesi olarak harbin kendisine mahsus itiyatlarını öğrenmiş, ruhumuzda bir huzur ve sükûn tesis edebilmiştik. İşte Kanlısırt�taki melun mitralyöz bizim bu kıymetli asayişimizi ihlâl ediyordu. Gece toplanmış konuşuyorduk. Devamlı yaptığımız musahabe bu uğursuz nokta üstünde deveran ediyordu:

    - Eey... Bu mitralyoz tahrip edilemeyecek mi?

    - Siperler yakındır, topçu ateş edemez.

    - Bir hücum yapsak!

    - Kumandan müdâfaada kalmayı tercih ediyor.

    - Sen ne dersin ha Mustafa Çavuş, can sıkmaya başlamadı mı bu mitralyöz? O, cevap vermedi. Derin derin düşünüyordu; fakat doğrusu ya en babayiğidimiz de kendisi idi. Bahis değişmek üzere iken Mustafa Çavuş bir heykel gibi karşımıza dikildi: �Ben bunu gidip getiririm!� dedi.

    �Satmıyorlarmış galiba!..� diye lâtife ettik. Arkadaşımızın bu sözü ciddi söylediğine kânî değildik. Fakat o hiç tavrını bozmadı. Gülümsedik bile. Yalnız kendini siperin üstüne fırlattı. O zaman anladık ki hakikaten mitralyözü almak için gidiyor. Kendisini en çok seven iki hemşehrisi arkasından koştu. Biraz sonra bu üç asker, diğer bütün gecelerden daha korkunç, daha siyah bir gecenin enginlerine doğru kayıp gitmişlerdi.

    Hepimiz asabiyetten, heyecandan sararmıştık. Avuçlarımızdaki tüfekleri sıkıyorduk. Şu dakika hücuma kalkmak için öyle dayanılmaz bir arzu duyuyorduk ki... Hey yâ Rabbi eğer gidenler gelmeyecek olurlarsa!.. Bu sefer orada kalsak bile ey Kanlısırt�taki düşman mitralyözü artık sen yerinden oynamıştın!


  7. 7
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Türk Anası Ne Düşünüyor?

    �... Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki: Hüseyin... Dayın Şıbka�da, baban Dömeke�de ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale�de yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıbka�ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.�

    (Oğlu Asker Hüseyin'i teşyî' ederken [uğurlarken])

    Sonbaharın aysız gecelerinden biriydi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava toprakla bu bulutlar arasında sıkışmış, ağırlaşmış göğüs darlığı çeken insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü boğucu bir tazyik altına almıştı. Karanlık o kadar yoğun idi ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karanlığa nispetle adeta gündüz sayılabilirdi. Yağmur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, şimşekler, gökleri yere indirecek gibi yıkıyor, parçalıyor, güya cenge koşan askerleri top ve bomba bombardımanlarına alıştırmak istiyormuş gibi kulakların zarını patlatacak derecede kesilmeksizin devam ediyor, yıldırımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı ve ateşli hatlar çizerek tesadüf ettiği tabii ve sınaî her tabyayı tahrib ve ihrakta olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabiatın kıyametten bir numûne olan bu dehşetli hengamesi arasında beşerin kudret ve azmine delil olacak bir askeri faaliyet, bütün intizamıyla, bütün sakinliği ve ihtişamıyla devam ediyor; harekâtına zerre kadar halel getirmeden bir dakikasını bile kaçırmıyordu.

    Bilecik İstasyonu�nda bir askerî tren harekete âmâde idi, lokomotif istim hazinelerinde fazla geleni keskin bir hışırtıyla semâya savuruyordu, otuz iki vagon birbirine yapışmış, şanlı yolcularını taklid edercesine dizilmişti.

    İkinci kampana çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikinci kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında epeyce zaman geçtiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin ân-ı hareketini ihtar eden kondüktörlerin �Tamam, tamam� nidaları askerî bir trenin harekete hazır olduğunu itham edemez. O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usule, başka bir �tamam�a tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, vazifelerini ikmâle uğraşıyorlardı.
    Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlanmış duruyordu. Abdulkadir Kemal bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti, evvela nöbetçidir diye hükmetti. Hakikatte bu bir evlâd-ı vatan bekleyen şefkatli bir anneydi.

    Yanına yaklaştığı vakit, vücudu manevi kederlerin büktüğü bellerin rükû şeklini andırır bir şekilde biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekcik sırtında bağlı bir torba vardı. Karaltı, kendisinin sessiz lisanına ve inleyen kalbine tercüman olan mukaddes bir maksadla canlı bir abide gibi orada kakılmış kalmış bir Türk anasıydı. Yıldırımların salıverdiği kuvvetli projektörlerin aydınlığı sararmış, çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına akçıl saçlarına yapışmıştı. Şimşek çaktığı her kısa zaman aralığında gözleri vagona yöneliyordu.

    Abdulkadir yaklaştı:

    - Valide burada ne duruyorsun? Sualiyle aşağıdaki konuşma başladı:

    - Şimendiferde asker oğlum var; onu geçirmeye, selametlemeye geldim.

    - Oğlun kimdir, nerelidir?

    - Söğüt�ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana yatağından Mahmud oğlu Hüseyin...

    - Çağırayım mı, görmek istiyor musun?

    - Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet olmazsa, sana duâ ederim.

    Abdulkadir vagona koştu. Bir künye okudu. Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses:

    - Efendim. Benim Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Akgünlü�den.

    - Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

    Delikanlı vagondan atladı. Şimşeğin ışığı altında seçilebilen levendine bir vücud, filiz gibi bir boy, Hüseyin Polat, müheykel gibi hazır ol vaziyetinde sağ el selam ve ihtiram mevkiinde Abdulkadir�in karşısında emre âmâde idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki:

    - Hüseyin... Dayın Şıbka�da, baban Dömeke�de ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale�de yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şibka�ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.� dedi.

    Hüseyin bu sözleri kalbinin en derin ahd ve vefa yerine gömdüğünü îma eden bir saygı ile dinlemişti. Anasını ve Abdulkadir�i selamladı, gitti. Abdulkadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu:

    - Valide demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit oldular öyle mi?

    - Yalnız bizim soy değil, oğul. Elli yıldır köylü, mezarlığa delikanlı gömemedi. Din dursun da; ko biz hep ölelim.

    - Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?

    - Köyümüz bütün erkek dolu.

    Bizi beğenemediniz mi, hiçbir işimiz geri kalmadı. Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın dedi. Abdulkadir bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iki iftihar damlası salıverdi ve bir îman ve kanaatle şu sözleri söyleyerek ayrıldı:

    Milleti doğuran da ana, yaşatan da. Türk anası hâlâ oradaydı, trenin hareketini bekliyordu.

    Çanakkale Kahramanları

    Bir zabitin müşahedâtından;
    Aylardan beri devam eden siper hayatı, aylardan beri kulaklarımızı dolduran top ve humbara tarrakaları artık bizim için bir itiyad hükmüne girmişti. Düşman mermileri devam eden uğultularla tepelerimizden aştıkça biz gülüyor ve eğleniyorduk. Bütün düşüncelerimiz düşmana fazla telefât verdirmek için tedbirler, çareler aramaktı. Düşmana ekseriya hile ile ansızın baskınlar icra ediyorduk. Bir gün yüzyirmi yedinci alaydan Mülâzım-ı sâni Çerkeşli İsmail Efendi düşman siperlerine kadar ilerlemiş, tepelediği bir düşman neferinden elbisesini almış, palaskasını kuşanmış, siperler içinde dolaşarak düşmanın kuvvetine, ahvâl ve meziyetine dair malumat almak cesaretini göstermişti. İsmail Efendi�nin bu emsalsiz soğukkanlılığı fikir sukuneti ve daha doğrusu hayatı hafife alma hususundaki gayreti bütün silah arkadaşlarının takdirini celb eylemişti.

    Çanakkale�de yaşananlar �hurafe� değil destandır

    Ailem�de geçen yıl Çanakkale ile ilgili hazırladığımız dosyada, niçin her yıl 18 Mart günleri Türkiye�nin dört bir yanında mevlid merasimleri yapılmadığını sormuştuk. Edirne�den Ardahan�a, Hakkari�den Muğla�ya kadar Çanakkale�de her aileden en az bir şehit varken bu insanların bu tarihe �Sevgililer Günü� ya da �Cadılar Bayramı� kadar önem vermemesindeki garipliği sorgulamıştık. Aradan geçen zamanda ne resmi ne de sivil cenahta olumlu bir gelişme yaşanmadı. Sadece Çanakkale�de şehit olanlar için değil, İstiklal Harbi şehit ve gazilerimizle birlikte niçin Filistin�de, Yemen�de, Galiçya�da, ve özellikle Kafkaslarda ölen kahraman ecdadımız için her camide aynı saatlerde hatimler indirip, sevabını onların muazzez ruhlarına neden hediye etmeyi düşünmüyoruz diye sormuştuk. Diyanet İşleri Başkanlığı�mıza ve sivil toplum kuruluşlarına bu noktada büyük görevler düştüğünü hatırlatmıştık. Ancak geçen yaz ilginç bir polemik yaşandı. Şehitlikleri ziyaret eden insanlar rencide edildi. Aralarında tesettürlü hanımların da bulunduğu insanımızın dedelerinin kabrini ziyaret edip Kur�an okumaları �Şehitliğe irtica/hurafe turizmi� gibi garip başlıklarla yansıtıldı. Geçtiğimiz yıl, �Her yıl 25 Nisan günü dünyanın öbür ucundan gelerek Şafak Duası yapan Anzaklar�ın torunları kadar olamaz mıyız?� diyorduk. Demek ki, artık oralara gitmek için de en az şehit dedelerimiz kadar �cesur� olmamız gerekecek...

    Çanakkale�den Çıkartılacak Dersler

    18 Mart�ta kutlanan zafer Deniz Savaşları�nda elde edilen ve tarihin o güne kadar görmediği muhteşem bir zaferdir. Dönemin �süper� devletleri Çanakkale önünde pes ederek geri çekilmiştir.

    �Çanakkale Geçilmez� destanı sırasında eli silah tutan bütün vatan evlatları görev almıştır. Kürdü, Çerkezi, Lazı, Arnavut�u, Arap�ı, Boşnak�ı, Gürcü�sü ile toplam 250 bine yakın askerimiz İslam�ın son ve asil bayrağını düşürmemek için şehit düşmüş, geride ise on binlerce gazi kalmıştır.
    İnanç, vatan sevgisi, dayanışma, birlik ve beraberlik duyguları, zamanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı koymada en önemli faktörler olmuştur.
    Bugün de aynı ruh ve inanca milletçe ihtiyacımız var. Çanakkale�de şahlanan ruh, milletimizin mayasını oluşturan ruhtur. Yeni nesilleri bu duygularla yetiştirmeli, dedelerinin emanetini torunlarına aktarabilmeliyiz.


  8. 8
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Millet Oluşumuz Çanakkale�deki Ruhta Gizli

    Çanakkale Savaşları�nın ve elde edilen muhteşem zaferin tarihimizde çok özel bir yeri ve önemi vardır. Bu zafer, kahraman askerlerimizin, dünyaya parmak ısırtan bir îman ve kahramanlık destanıdır. Müslüman milletimizin, iman ve azminin, metanet ve gücünün açık bir göstergesidir. Hep söylendiği gibi düşmanlarımız Çanakkale�den �askeri� olarak geçememiştir. Ancak, onlar öğrendiler ki, içeriden yıkmak daha kolay. Bugün bizi biz yapan ve Çanakkale�de şahlanan değerler her geçen gün erozyona uğruyor. Özellikle tüm İslamî değerlerle birlikte, vatan sevgisi, namus ve ahlak gibi hassasiyetler öylesine zayıfladı ki, artık genç kitle içinde �bunlar can vermeye değmez� duygusu yerleştirilmeye çalışılıyor. Bazı ilahiyatçılarımız planlı yollarla �nasıl oruç tutulmaz�, �nasıl namaz kılınmaz�, �niçin örtü takılmaz�, �nasıl kurban kesilmez� fetvalarıyla geniş kitlelerin zihinlerini bulandırıyor. Aynı isimler, �hıdırellez, aşure günü� gibi toplumsal birlik günlerini hurafe deyip küçümserken, büyük reklamlarla lanse edilen ve her biri bir dini gün ya da bizdeki kandile denk gelen Aziz Valentin Günü (Sevgililer Günü), Noel/Christmas ve Hallowen Day (Cadılar Bayramı) kutlamayı normal görebiliyor. Bunun özellikle ana sınıflarından itibaren ne kadar etkili olduğu ise ayrı bir konu. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu�nun bu süreçle ilgili değerlendirmesi şöyleydi: �Bu bayramların ve bunlarla ilgili olarak yapılan adet ve törenlerin Müslümanlarca benimsenip uygulanması dinsel ve kültürel bir yozlaşma olarak görülmeli; böylesi bir tutumun, kendi değerlerimizden uzaklaşma ve başkalaşma sürecini hızlandırdığı gözden uzak tutulmamalıdır.� Mustafa Aydın

    Harp Mecmuası, Bir Dönemin Tarihini Anlatıyor

    �Harp Mecmuası�, Kaynak Kitaplığı tarafından Çanakkale Savaşları�nın 90. yılı münasebetiyle aslına uygun bir biçimde yayınlandı. Eseri yayına hazırlayan Ali Fuat Bilkan ve Ömer Çakır, eserde yer alan ve günümüz okuyucusu açısından fazla önem taşımayan bazı siyasî ve özellikle de harp tekniğine ait yazıları çalışmanın dışında bıraktıklarını söylüyorlar. 360 sayfalık eserde çoğu ilk kez yayınlanan beş yüzden fazla fotoğraf yer almaktadır.

    Harp Mecmuası�nın ilk sayısı, dönemin Harbiye Nezareti tarafından 1915 yılının Kasım ayında yayınlandı. Dergi, Servet-i Fünun Dergisi�nin sahibi Ahmed İhsan�ın matbaasında basıldı. On beş günde yayınlanacağı duyurusuna rağmen, genellikle ayda bir, hatta bazen de birkaç ay arayla yayınlanan bu mecmua, 1918 yılının Haziran ayına kadar sürmüştür. Mecmuanın son sayısı 27. sayıdır. Ancak bu son sayıda derginin artık çıkmayacağı konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
    Bu dergi, Harbiye Nezareti�nin bir �harp edebiyatı� oluşturma ve bu çerçevede yazılacak eserleri değerlendirme gayesiyle (dönemin aynı amaçla yayınlanan Türk Yurdu, Yeni Mecmua dergileri gibi) yayınlanmıştır. Bu kampanyanın amacı, şair ve yazarlar tarafından askerlerimizin cephelerde gösterdikleri yiğitlik, kahramanlık ve fedakârlığın edebî eserler vasıtasıyla ifade edilmesini sağlamaktır.

    Nitekim Ziya Gökalp, bu mecmuada yayımlanan bir şiirinde şâirlere şöyle seslenir:

    O, orada senin için kanını
    Seve seve döker iken ey şâir
    Sen ne için ona birkaç anını
    Vakfederek yazmıyorsun bir şiir

    Böylece askerlerimizin yurdun dört bir yanında gösterdiği olağanüstü fedakârlıklar, yiğitlik destanları ve başarılar gelecek nesillere belgeler ve fotograflarla nakledilecektir. Bu mecmuada yayımlanan yazı, şiir ve fotoğraflarla, bir yandan savaşın gidişatı ve cephelerin durumu hakkında halka bilgi verilirken, bir yandan da hissî bir atmosfer oluşturularak herkesin yurt savunmasına koşması ve fedakârca mücadele etmesi yönünde bir millî heyecan ve ruh oluşturulmuştur.

    Dönemin önde gelen yazar ve şairlerinden Ziya Gökalp, Abdülhâk Hamîd, Ahmed Refik, Süleyman Nazif, Falih Rıfkı (Atay), Midhat Cemal (Kuntay), Mehmet Emin (Yurdakul), Cenap Şehabettin gibi edebiyatçıların cephelerde gezdirilerek böylesi bir millî coşkuyla yazdığı eserlerin de süslediği bu mecmua, o zor günlerin canlı tanıklarını içermektedir.

    Asker mektupları, şehitlik anıları, annelerin fedakârlıkları ve yüzlerce kahramanlık destanının yer aldığı bu çalışmada her Türk, bir yakınının izini de bulabilecektir. Dergi sayılarındaki �Yaşayan Ölüler� ve �Mübarek Şehitler� listesinde, Osmanlı coğrafyasının hemen her köşesinden cepheye koşan yiğitlerin fotoğrafları, şehadet tarihleri ve şehitlik destanları da yer almaktadır.

    Savaşın Dehşeti Anzak Günlüklerine de Yansıdı

    1. Dünya Savaşı�nın en kanlı deniz ve kara çarpışmalarının yaşandığı Çanakkale�de, savaşan taraflardan yaklaşık 250 bine yakın insan hayatını kaybetti.

    Savaş tarihine istatistiki bir bilgi olarak giren bu rakam, aynı zamanda Çanakkale Yarımadası�nda sona eren binlerce kişisel yaşam öyküsünü de sembolize ediyor. O dönemde Türklere karşı savaşanların tuttuğu günlükler, savaştan yıllarca sonra bile hem savaşın hem de insanlığın doğasına yönelik bildik renkleri yansıtmaya devam ediyor. İşte söz konusu günlüklerden birkaç satır:

    William George Malone (Yeni Zelandalı subay); 25 Nisan 1915: �Sabah 06.10�da Gaba Tepesi�ne çıkartma yapacağız. 6 mil uzağımızdaki Queen Elizabeth�in 15 inch�lik topları ise 29. İngiliz birliğinin çıkartma yaptığı Seddülbahir tepelerindeki Türk birliklerini bombalıyor. Dürbünümden kıyıda cehennemi andıran bir savaş yaşandığını görüyorum. Majestic, Triumph Queen, Inflexible ve diğerleri aralıksız Türk mevzilerini dövüyor. Saat 16.30�da birliklerim karaya ayak bastı. Türkler bizi ağır bir topçu ateşi ile karşıladı. Her yerde şarapneller uçuyor.� (Malone, 18 Ağustos�ta Conkbayırı muharebelerinde öldü.)


    George Bollinger (Yeni Zelandalı er); 25 Nisan Sabah 06.00: �Son sürat Gelibolu�nun güney kıyılarına yaklaştık. Ana savaş gemilerimizden birkaç mil uzaktayız. Kıyıda tam bir kıyamet kopuyor. Sanırım binlerce Türk ölüyor. Acaba tarih bu kadar büyük bir bombardımana şahit olmuş mudur? Bom, bom, bom... Hiç susmuyorlar! Bu 15 inch�lik toplara kim karşı koyabilir ki?� 27 Nisan sabah 10: �Düşman ateşi altında tepeye çıkmaya çalışıyoruz. Arkadaşlarım daha bir el bile ateş edemeden patır patır düşüyor. Neredeyse yüzer yüzer ölüyoruz!�

    İngiliz Çavuş James Milne�in eşine yazdığı mektuptan: �Kıymetli karıcığım, daha önce sana hiç böylesi şartlarda yazmamıştım. Bunu postalamayacağım, cebimde olacak. Eğer vurulursam arkadaşlarım sana iletecekler. Birazdan tepeyi Türklerden almak için saldıracağız. Ölürsem yeryüzünde hatırladığım son görüntü olan yüzün hafızamda, ismin dudaklarımda ona gideceğim. Çocuklarımıza iyi bak ve babalarına nasıl öldüklerini anlat lütfen. Daha fazla yazamayacağım... Seni seviyorum. Tanrı seni korusun... Jim�

    �Çanakkale�de tam bir istihbarat çuvallaması oldu�

    Jay Winter (Cambridge Üniversitesi): Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, İngilizler ve bunların Fransız destekçilerinin niyeti, Türkleri savaş dışı bırakmaktı. 1. Dünya Savaşı�nda bir istihbarat çuvallaması olduysa bu, Çanakkale�de olmuştur. Gelibolu�yu fethetmek, hayaldi. Komutanların, yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını anlamalarına kadar geçen sürede, imkansızı başarmaya çalışan 200 bin adam heba oldu.

    Trevor Wilson (Adelaide Üniversitesi): Çanakkale Operasyonu�nun daha başından başarı şansı yoktu. Coğrafik yapısı açısından dar kıyıları ve uçurumlarıyla Gelibolu, tüm ordular açısından bir �savunmacının hayali� olarak kabul edilebilirdi. Türkler bu avantajı iyi kullandı.


  9. 9
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    FOTOĞRAFLAR

    muttefik-bombardimaninda-patlamayan-bir-top-mermisi.jpg
    Müttefik bombardımanında patlamayan bir top mermisi.



    canakkalede savasan komutanlar.jpg
    Çanakkale'de savaşan komutanlar: (sağdan
    itibaren) Hulusi ve Nazmi Bey, Ayaktakiler; Esat Paşa, M.Kemal Bey,Arkadakiler; Kur.Alb.Kannengiesser, (solda) Bozyakalı Wilmer, Kur. Bşk. Fahrettin(Org.Altay), (kalpaklı)Kur. Kemal (Ohri), (yüzününyarısı görünen) Grup Kur. Bşk. İzzettin (Çalışlar)

    gozetlemede-bulunan-bir-turk-topcu-bataryasi.jpg
    Gözetlemede bulunan bir Türk topçu bataryası.


  10. 10
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Siperlerindeki Turk askerleri fotograf cektiriyor.JPG

    Siperlerindeki Türk askerleri fotoğraf çektiriyor

    3 Kolordu ve Tuggeneral Esat Pasa.jpg

    3. Kolordu ve Kuzey Grubunun komutanı Tuğgeneral Esat Paşa Gelibolu Yarımadası'ndaki karargahında

    ingiliz kesif ucaklari iskenderiye Limanindan gemilere yukleniyor.jpg

    İngiliz keşif uçakları İskenderiye Limanı'ndan gemilere yükleniyor.


  11. 11
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye

    --->: Çanakkale özel arşivi

    Reklam



    Batirilan ingiliz zirhlisi irresistible.jpg
    Batırılan İngiliz zırhlısı Irresistible

    Seddulbahirdeki Turk topcu bataryasi.JPG
    Seddülbahir'deki Türk topçu bataryası



    canakkalede ele gecirilen ingiliz E-15 denizaltisi.jpg
    Çanakkale'de ele geçirilen İngiliz E-15 denizaltısı.

    Turk birlikleri tarafindan kullanilan 9.4 inclik Krupp topu.jpg
    Türk birlikleri tarafından kullanılan 9.4 inçlik Krupp topu

    Ariburnunda siperlerde bekleyen Turk askerleri.jpg
    Arıburnu'nda siperlerde bekleyen Türk askerleri


+ Yorum Gönder
çanakkale savaşları sırasında türk askerinin gösterdiği kahramanlık ama fakat ancak veya,  canakkale savaslari sirasinda turk askerlerinin gosterdigi ama fakat ancak veya ile kahramanliklari,  çanakkale çephesi
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi