Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ?

+ Yorum Gönder
Kültür-Sanat ve Türkçe ve Türkçe Kullanımı Bölümünden Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    RAAJAA
    Emekli
    Reklam

    Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ?

    Reklam



    Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ?

    Forum Alev
    Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ?

    Bakalım nereye kadar gidecek Tükçemiz..Evet Arkadaşlar Tükçemize Sahip Çıkmalıyız..Yoksa İleride Sahip çıkabileceğimiz Bir Türkçemiz olmayacak..!!!


    Turkcemize Sahip cikalim.jpg



    KARAMANOĞLU MEHMET BEY'İ ARIYORUM



    Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum

    Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
    Bir ferman yayınlamıştı;

    'Bu günden sonra, divanda, dergahta, bargahta, mecliste,
    meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaya' diye,

    Hatırlayanınız var mı?
    Dolanın yurdun dört bir yanını,
    Çarşıyı, pazarı, köyü, şehiri,
    Fermana uyanınız var mı?

    Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim,
    Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
    Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

    Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
    Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
    Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?

    Dükkanın store, bakkalın market, torbasının poşet,
    Mağazanın süper, hiper, gros market,
    Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?

    İlan tahtasının bilboard, sayı tabelasının skorboard,
    Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
    Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?

    Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
    Beldelerin girişinde welcome,
    Çıkışında goodbye okuyanınız var mı?

    Korumanın, muhafızın body guard,
    Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
    İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?

    Sekinin, alanın platform, merkezin center,
    Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
    Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?

    İş hanımızı plaza, bedestenimizi galeria,
    Sergi yerlerimizi center room, show room,
    Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?

    Yol üstü lokantamızın fast food,
    Yemek çeşitlerimizin menü,
    Hesabını adisyon diye ödeyeniniz var mı?

    İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
    Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
    Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?

    Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
    Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
    Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmaya sponsorluk diyeniniz var mı?

    Mesireyi, kır gezisini picnic,
    Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
    Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı okey diye konuşanınız var mı?

    Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
    Yaşa, varol sevinçleri oley oley,
    Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?

    Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
    Cafe shop levhasının altında,
    Acının da acısı kahve içeniniz var mı?

    Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
    Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
    Özün el diline özendiğine içiniz yananınız var mı?

    Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk,
    Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
    Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?

    Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
    Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
    Bir ferman yayınlamıştı...
    Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?
    ***********************************************
    Şöyle konuşuyor Batılı benliğimiz:


    Müslüman kalabilirsin ya da başka bir dinde; ama beni yakalamak için değişmelisin dostum. Dilini değiştirmelisin önce. Yüksek ortamlarda benim dilimi kullanmalısın. Benim dilimi ikinci dil ya da yabancı dil olarak öğrenmen yetmez. Kendi dilin yabancı kalmalı, hatta neredeyse etnik bir dil; benim dilim ise yüksek ortamlarda anadil olmalı. Nedir bu yüksek ortamlar? En başta yüksekokullar.


    Sonra liseler, ortaokullar, ilkokullar, hatta anaokulları. Kendi dilinle konuşmak sende aşağılık duygusu yaratmalı.

    Örneğin marketing (pazarlamanın yüksek olanı) alanında benim sözcüklerimle cümleler kurmalısın. Kendi dilinle ifade etmeye çalış bak, ne kadar da bayağı kalıyor. Global dünyanın bir parçası olarak kendini hissetmek istiyorsan, benim yaptığımı iyi yapmalısın.
    Gazetelerinin, televizyonlarının! isimleri bile benim dilimde olacak (Eskiden beri olanlar kalsın). Edirne'den Sibirya'ya kadar bütün Türkler, gökteki yıldıza "yıldız" der, ya da "cıldız". Biliyorum binlerce yıldır bu böyleydi. Ama artık "star" demelisin. Unut artık "yıldız"ı. Senin yıldızın geçmişte değil, Doğu'da hiç değil, bizim tarafta.

    Zaten bu konuları da sana ben öğretmiyor muyum? Hangi ülkede Orta Asya ile ilgili daha çok araştırma yapılıyor sanıyorsun; sende mi bende mi? Bırak sözcükleri, harfleri bile istediğim gibi okuyacaksın. Kendi harfini benim okuduğum gibi söyle. "Entivi" de mesela. Diğer türlü söylemeyi dene, bak, sende gördün; ne kadar da bayağı, köylü, doğulu bir "sound" değil mi?

    Hem sen değil misin modern olmak isteyen? Kendini ve kültürünü, dilini, geleneklerini, geçmişini aşağıda hissetmezsen (açıkça değil tabii, içinde, sadece içinde) bu morfozu gerçekleştiremezsin dostum.

    "Paşa"ya "Pasha"," Leyla"ya da "Laila" diyeceksin ve yazacaksın. Biraz oryantalist ;ama "daha Batılı gözüyle bir Doğulu şıklık!" Sen bakma "köşk" sözcüğüne, biz artık ona "kiosk" diyoruz, sen de öyle söyle. Hah şöyle! Ne diyoruz, concept yaratmalıyız.

    Yaratıcı ol, kendine "creative" de; Fabrikayı Ümraniye'de kur, markanı İtalyanca'dan al. Yoksa malını satamazsın. Türk olduğu anlaşılırsa ya da Türk gibi gözükürse kimse evine sokmaz. Sen ona, Türk olmayan bir isim bul en iyisi. Kimse de sana kızamaz. "Trend"
    böyle. Tavuk bile satamazsın. Neden Mudurnu "Chicken" oldu sanıyorsun? İnsanlar tavuk değil "chicken" yemek istiyor. Ne zamandır radyolar; "Good morning Türkiye" diye sesleniyor. Bizi uyandırmak için olsa gerek.


    Özcan Yüksek
    Atlas dergisi - Şubat 2002


    "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki; bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır."

    M.K. Atatürk

    *************************************



    Saygı ve Sevgilerimle ... ;)




  2. 2
    RAAJAA
    Emekli

    --->: Türkçemize Sahip Çıkalım. Nereye Gidiyor Bu Türkçemiz ?

    Reklam



    Türkçe = Zeka

    "Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." M. Kemâl Atatürk

    Türkçe = Zeka

    Türkçe, son yıllarda dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan dillerden bir tanesidir. Türkçenin gramer yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metodu ile değil, mantık yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçenin mükemmelliği konusunda hayrete düşürmektedir.

    Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor.

    Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz.

    Bu çocuklarının annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor.

    İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor.

    Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde.

    Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü, kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor.

    Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar.

    Ne kadar farkındayız bilmem ama Türkçeyi kullanan kişiler olarak çocuklarımız doğuştan şanslı, dilimizin kurallarını daha iyi öğrenerek, uydurukça vb. bir takım şahısların kendi keyfî yönlendirmelerine kapılmayarak; kazanılmış müşterek anlaşma vasıtamız olan kelimeleri feda etmeyerek; okuyarak bilgi ve kültürümüzü genişleterek doğuştan gelen bu avantajları kat be kat artırmak bizim elimizde.

    Çocuklarımız gayret ve fedakârlığın her türlüsüne değmez mi?..


    Dr. Nazlı Rana GÜREL
    *******************************
    Türkçe'ye Nasıl Fransız Kaldık?

    Benin, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas.

    Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.

    Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta.

    Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca.

    Kısaca “Frankofon” olma özelliği saydığımız bu ülkelerde yaşayan insanlar kendi öz dillerine “Fransız” kalmış durumdalar.

    Peki ya biz?

    Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce isim…

    Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi yarı Türkçe isimler…

    CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçeden bozma yabancı isimler…

    Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ‘shi’ eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen isimler…
    Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere artık hiç de yabancı değiliz.

    Yabancılaşma, artık hiç yadırganmaz durumda. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. Yabancılaşmanın veya gönüllü işgal altına girmenin temelinde yatan gerekçe veya gerekçeler hakkında epey madde sıralayabiliriz. Bizdeki yabancı hayranlığından, hayatın hemen her aşamasında yağmur misali karşımıza çıkmasına kadar yüzlerce sebep bulabiliriz.

    Bu sebeplerin en önde gelenlerinden birisi, toplum olarak, bir şekildeki kullanımlarda çok istekli oluşumuz olsa gerek. Duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk birkaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyoruz. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısır döngü devam edip gidiyor. Şimdi bu kısır döngünün başladığı tarihlere doğru kısa bir seyahat yapalım.


    kaynak:zaferdergisi
    ************************************************** ******








  3. 3
    RAAJAA
    Emekli
    Türkçe'ye Nasıl Fransız Kaldık?

    İlânât

    1838 yılında İngilizlerle yapılan Ticaret Sözleşmesi gereği, Osmanlı pazarlarına İngiliz malları hızla girmeye başladı. Kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan ticaret sözleşmeleri ile kumaşından işlenmiş derisine, mobilyasından züccaciyesine, hatta askerler ve devlet memurları için özel olarak üretilen kıyafetlere varıncaya kadar ürünler Osmanlı insanının önüne sunuldu.

    Adı geçen sözleşmeyle, Osmanlı toplumunu büyük bir pazar olarak gören Avrupalı tüccarlar, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da bir tüketim toplumu oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Bunun için Avrupa patentli ne varsa, gerekli-gereksiz demeden Osmanlı pazarlarına bu ürünleri taşımaya başladılar.

    Avrupalı tüccarların kullandıkları en etkili yöntem o dönemlerde yayınlanan gazetelere reklâm vermek idi. O dönemin karşılığıyla “ilânât,” yani reklâmlar yoluyla kendi ürünlerini, üstelik kendi verdikleri isimlerle Osmanlı insanına çok geçmeden kabul ettirdiler. Piyano, çikolata, sigorta, mıknatıs, lokanta, vida, fanila, kablo, vapur, tiyatro, balkon gibi bize artık hiç yabancı gelmeyen kelimeler günlük hayatta sık sık kullanılmaya başladı. Hatta o günün insanlarınca bilinen “Medicamants Nouveoux” (Yeni İlâçlar) gibi ifadeler hiç çekinilmeden reklâmlarda kullanılıyordu.

    Batılı tüccarların kendi ürünlerini tanıtmak ve markalarını zihinlerde yerleştirmek için o dönemde kullandıkları bir başka ilginç yöntem de mektupların kullanılmasıydı. Osmanlı topraklarındaki ticaretle uğraşan meslektaşlarına veya yakın dostlarına gönderdikleri mektupların üst kısımlarına, sattıkları ürünün ismi veya markasını da yapıştırıyorlardı.
    Gazetelerden mektuplara kadar hemen her alanda Osmanlı sınırları içinde hızla yayılan yabancı ürünler ve markalar, yeni bir tabela kültürünü de ortaya çıkarmıştı.

    Vitrin camlarında, dükkânların tabelalarında gerek Arap harfleriyle, gerekse Latin harfleriyle yazılan isimler bambaşka bir dili günlük hayata yerleştirmeye başlamıştı. 19 Temmuz 1918 tarihini taşıyan ve İstanbul’da yayınlanan Yeni Mecmua isimli derginin, “Zavallı Türkçe” başlıklı başyazısında bu yeni dil şiddetle eleştiriliyordu. Yazı, belki o dönemin sadece Beyoğlu semtinde yaşananları aktarıyordu. Ama bugün ülkemizin kasabalarına, hatta köylerine varıncaya kadar gözlemlenen tabloyu aynen aktarıyor gibi. Bazı ifadeleri aktaralım:

    “Bizim memlekette en az bilinen, sarfu nahvi her gün hırpalanan bir lisan varsa Türkçe’dir. Bunu mübalâğa mı zannediyorsunuz? O halde biraz etrafınıza göz gezdiriniz. Mağazaların yekpare iri camları üstündeki yazılı satırlara, duvarlara yapıştırılmış sarı, mor, pembe kâğıtlı ilânların kocaman harflerine… Beyoğlu’ndaki kibar moda mağazalarının ucuzluk ilânlarına bakınız.”

    Reklâmlar yoluyla yeni teknolojiler ve yeni ürünlerle birlikte, Osmanlı toplumuna yeni anlayışlar, yeni alışkanlıklar, kısacası yeni yaşama biçimleri de gelmişti. Gelen bir şey daha vardı: Yeni bir dil.

    Batılı tüccarlar ürünlerine olan güveni sağlayabilmek için, insanımızda o dönemlerde filizlenmeye başlayan Batı hayranlığını çok iyi kullandılar. Duvar kâğıtları, çatal-kaşık, dikiş makinesi, züccaciye, giyim-kuşam, yeni teknolojik ürünler reklâmlar aracılığıyla ballandıra ballandıra anlatılırken, bu ürünleri kullanmanın çok önemli bir saygınlık kaynağı olduğu vurgulanıyordu. Bir ürün tanıtılırken hangi ülkede üretildiği de mutlaka söylenenler arasındaydı.

    İngiliz veya Alman malı olduğu, Fransa’dan veya Amerika’dan getirildiği belirtilmeden geçilmiyordu. Artık insanlar aldıkları bir ürünü yakınlarına büyük bir gurur içinde, “Frengistan malı,” “nev icad,” “yeni icad,” “Avrupa işi” ve “dünyaca ünlü” gibi ifadelerle anlatmaya başlamışlardı. Ve artık görülen her bir yeni ürün “Vay be, adamlar ne güzel yapmışlar!” sözleriyle yâdedilir oldu.

    Neler değişti?

    Bir zamanlar yabancı isim ve markaları gazetelerde, duvar afişlerinde, dükkânların tabela ve vitrinlerinde gören insanımız, 1950 yılından itibaren radyonun yaygınlaşmasıyla daha fazla markayla tanışma fırsatı buldu. Tanıştığı her yabancı marka insanımızın Batı hayranlığını daha da arttırdı.

    Bu hayranlığa paralel olarak, lüzumlu–lüzumsuz ayırdetmeksizin daha fazla Batılı ürün piyasalara sürüldü. 1970’li yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşan televizyon yayını yine aynı yönde hizmet etti. 24 Ocak 1980 tarihi, hem reklâmcılık açısından, hem de yabancı markaların daha da yaygınlaşması açısından çok önemli dönüm noktalarından birisi oldu. Bu tarihte alınan ekonomik kararlar çerçevesinde, ülke içinde yabancı yatırımların gerçekleşmesine yönelik önemli imkânlar sunuluyordu. Kısa zamanda pek çok yabancı firma Türkiye’de yatırım yaptı.

    İç piyasada daha fazla yer etmek isteyen bu firmalar basın yoluyla yoğun bir reklâm faaliyetine giriştiler. Bu yarış 1990’lı yıllarda hızla çoğalan özel televizyon kanallarıyla iyice kızıştı. Bu reklâm yarışına paralel olarak insanlardaki yabancı markalara olan hayranlığı, bu hayranlık da cadde ve sokaklardaki yabancı isimli dükkân, mağaza, market, kasap, saatçi, kırtasiyeci, ayakkabıcı ve daha pek çok satış yerini hızla arttırdı.

    Türkçeye Fransız kaldık

    Artık 2000’li yıllardayız. Yabancı marka hayranlığının ve kullanımının sonu ne zaman gelecek diye merak etme fırsatı dahi bulamadan, bu kez devreye internet girdi. Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere hiç de yabancı değiliz.

    kaynak:ZaferDergisi

    ************************************************** ***************************

    Türkçesi Varken!


    Türkçesi varken yabancı olan kelimenin kullanılmasına günümüzde oldukça sık rastlanıyor ve bu oldukça hızlı bir şekilde de yayılıyor. Peki, neden Türkçesi varken yabancı olan kelimeyi kullanıyoruz?

    Yabancı dillere özenme; Osmanlı zamanında Farsçaya-Arapçaya, kısa bir süre önce Fransızcaya ve son 45–50 yıllık zaman diliminde ise İngilizceye kaymıştır. Bunun sebebi olarak bilim dilinin İngilizce olması gösteriliyor. Fakat olaya dikkatli baktığımız zaman bilim dilinin İngilizce olmadığı, aksine İngilizce gibi bir dilin bilim için hiç uygun olmadığını görüyoruz.

    Farklı yöntemlerle kendi dilimizdeki kelimeleri unutmamız ve yerine yabancı kelimeleri kullanmamız sağlandı. Fakat artık yabancı kelime kullanmak toplum içinde bir fark olmaktan çıktı hatta artık bizler tarafından ayıplanır duruma geldi. Günümüzde “ organisation un Türkçesi ne?” dediğimiz zaman karşılık olarak organizasyon. Ya da “ ‘ambulance’ ne demek?” dediğimiz zaman ambulans cevabını alıyoruz. Dilimize yapışmış o kadar saçma sapan kelimeler var ki! Artık bunları dilimizden kazıyıp atmanın zamanı gelmiştir.

    Anlaşılıyor ki şu anda Oktay SİNANOĞLU hocamızın dediği gibi büyük bir uyanış vardır. Aşağıda günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız ve kullanılmasının artık ayıp olarak gördüğümüz sözcüklere karşılık küçük bir sözlük hazırladım. Umarım dilimize yapışan saçma kelimelerin, dilimizden kazınmasında faydası olur.


    Devamı Altta : ===>>>









  4. 4
    RAAJAA
    Emekli
    Türkçesi Varken !

    Ambulans: Cankurtaran
    Trend: Gidiş, Gidişat
    Erozyon: Toprak Aşınması
    Kabine: Bakanlar Kurulu
    Medya: Yayın-Basın
    Dizayn: Tasarım
    Fast Food: Tez Yemek
    Servis: Hizmet
    Filtre: Süzgeç
    Mobil: Gezgin
    Termik: Isıl
    Radikal: Aşırı
    Brifing: Bilgilendirme
    Miting: Toplantı
    Politika: Siyaset
    Market: Bakkal, Çarşı, Pazar
    Star: Yıldız
    Süper: Ülken, Üstün, Koca
    Şanslı: Bahtlı, Bahtı Açık
    Sosyal: Toplumsal
    Sprey: Püskürteç
    Deterjan: Arıtmaç
    Fuel Oil: Yakıt Yağ
    Petrol: Neft
    Shopping Center: Alışveriş Merkezi

    Stant: Tezgâh, Sergi
    Bariyer: Engebe
    Operatör Dr: Cerrah
    Dekor: Süs
    Üniversite: Evrenkent
    Kampus: Yerleşke
    Sponsor: Destekçi
    Antik: Eski
    Aktif: Etkin, Faal
    Pasif: Edilgen
    Galeri: Sergi
    Spesiyal: Özel
    Terör: Tedhiş
    Terörist: Tedhişçi
    Transfer: Aktarma
    Defans: Savunma
    Korner: Köşe
    Enternasyonal: Uluslar Arası
    Detay: Ayrıntı
    Pozisyon: Durum, Konum
    Reyting: Sıralama
    Air Lines: Hava Yolu
    Final: Son, Son Sınav
    Vize: Ara Sınav
    Lider: Önder
    Alternatif: Seçenek
    Legal: Yasal
    Organize: Düzenlemek
    Organizasyon: Örgüt, Topluluk
    Deklarasyon: Beyanname
    Ekonomi: İktisat
    Prestij: İtibar
    Doküman: Belge
    Komisyon: Encümen
    Komisyoncu: Aracı
    Ambargo: Yaptırım
    Sektör: Kesim
    İzolasyon: Yalıtım
    Agresif: Saldırgan
    Operasyon: İşlem, Ameliye
    Format: Biçim
    Kompozisyon: Hitabet, Tahrir
    Egzersiz: Alıştırma
    Favori: As
    Favori(yüzdeki): Duluk
    Alarm: Uyarı
    Otomatik: Öziş
    Biyoloji: Dirilbilim
    Sinema: Beyazperde


    Metin Arıtürk
    Selçuk Evrenkenti - İnşaat Mühendisliği



+ Yorum Gönder
bu türkçeyle nereye,  türkçemize sahip çıkalım
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi