Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell ( Kitap Özetleri )

+ Yorum Gönder
Kültür-Sanat ve Ücretsiz E-Kitaplar Bölümünden Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell ( Kitap Özetleri ) ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator
    Reklam

    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell ( Kitap Özetleri )

    Reklam



    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell ( Kitap Özetleri )

    Forum Alev
    Kitap Adı-Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
    Kitapın Yazarı-George Orwell
    Kitap Türü-Roman
    Çeviren-Nuran Akgören
    Kitap Hakkında Bilgi

    Bin Dokuz Yuz Seksen Dort george orwell.jpg
    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Anti-Ütopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.
    Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır. Fakat ABD ve Birleşik Krallık'taki yayımcısı, ki roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur, pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört`e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir. Roman ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır.
    Romanın anti-ütopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti'nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek, Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. 20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış anlamında da çok başarılı olmuştur.
    Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebiBin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır.. Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir. Türkiye'de
    Bu roman aynı zamanda 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır.
    KİTAP ÖZETİ
    Geçidin sonunda bir yerlerden, zafer kahvesininkine benzemeyen gerçek bir kahve kokusu ortalığa yayılmaktaydı.
    Winston elinde olmaksızın durakladı. Bir iki saniye için yeniden çocukluğunun yarı unutulmuş dünyasına dönmüştü. Birden bir kapı çarptı ve sanki bir sesmiş gibi kahve kokusu ansızın kesiliverdi.
    Birkaç kilometre yol yürümüştü, varisi ağrıyordu. Son üç hafta boyunca Derken Merkezinde geçirmiş olduğu ikinci akşamdı bu. Pek akıllıca bir davranış değildi yaptığı, çünkü merkeze olan devamlılığınız titizlikle denetlenirdi. Temel ilke, bir Parti üyesinin hiçbir boş vakti kalmamasıydı, yatakta olmadığı zamanlarda yalnız kalmamalıydı. Çalışmadığı, yemek yemediği ve uyumadığı zamanlarda genel bir uğraşa katılmalıydı; yalnızlıktan hoşlanmadığınızı belirten en ufak bir şey yapmak, kendi başına bir yürüyüşe bile çıkmak, tehlikeli olabilirdi. Yenikonuşta bunun için de bir sözcük vardı: Özyaşam, bireysellik ve ayrıksılık anlamına geliyordu. Bu akşam, Bakanlıktan ayrıldıktan sonra, nisan havasının yumuşaklığı onu kışkırtmıştı. Gökyüzü o yıl görmediği derecede maviydi. Merkezde uzun yorucu bir akşam; can sıkıcı oyunlar, konuşmalar, cinle uyarılan zorlama söyleşiler, birden katlanılmaz görünmüştü gözüne. Otobüs durağına yaklaştığı sırada, ani bir kararla dönmüş, Londra’nın önce güneyindeki, sonra doğusundaki, sonra kuzeyindeki labirentlere dalmış, bilinmedik caddelerde kaybolmuş, hangi yöne gittiğine aldırmaksızın yürümüştü.

    ‘Eğer bir umut varsa’ diye yazmıştı, günlüğünü ‘proleterlerdedir’. Gizemli bir gerçeğin ve apaçık saçmalığın anlatımı olan bu cümle sürekli kafasındaydı. Bir zamanlar St. Pancras İstasyonunun bulunduğu kesimin doğusunda ve kuzeyinde uzanan soluk, boz renkli bir gecekondu semtinde bulunuyordu. İki yanda, sıçan deliklerine benzer kapıların doğrudan kaldırıma açıldığı küçük, iki katlı evlerin sıralandığı arnavutkaldırımı döşeli bir sokakta yürümekteydi. Yer yer kirli su birikintileri vardı. karanlık kapı ağızlarında ve yanlarındaki aralıklarda insanlar kaynaşıyordu: Dudakları kabaca boyanmış gelişkin kızlar, onları kovalayan delikanlılar, on yıl sonra kızların nasıl olacaklarının göstergesi olan şişman, paytak paytak yürüyen kadınlar, ayaklarını sürüyerek ilerleyen, iki büklüm, yaşlı yaratıklar, kirli su birikintilerinde oynayan, annelerinin bağırmalarıyla kaçışan, sallapati yalınayak çocuklar… Sokağa bakan pencerelerin belki dörtte biri kırıktı ve mukavvalarla kaplanmıştı. İnsanların çoğunun Winston’a aldırdığı yoktu; bazıları çekingen bir merakla süzüyordu onu. Bir kapının önünde kırmızı kollarını önlüklerinin üstünde kavuşturmuş, iri gövdeli iki kadın konuşmaktaydı. Winston onlara doğru yaklaşırken kulağına bazı sözler çalındı:
    “Evet’ dedim ona, ‘söylemesi kolay, ama sen benim yerimde olsan, sen de benim yaptığımı yapardın! Eleştirmesi kolay,’ dedim. ‘Gelgelelim, benim başımdaki dertler sende olsaydı,’ dedim.” Ötekisi “Haaa…’ dedi, ‘öyle kardeş. Pek doğru, pek doğru!’”
    cırtlak sesleri ansızın kesiliverdi. Winston yanlarından geçerken kadınlar onu düşman bakışlarla süzdüler. Daha doğrusu düşmanlık değildi bakışlarındaki, alışılmamış bir hayvan geçerken insanın duyacağı, bir anlık tedirginlikti. Partinin mavi tulumlarına, böyle bir sokakta pek sık rastlanmazdı. Belirli bir işiniz olmadıkça, bu tür yerlerde görülmek pek akıllıca bir davranış değildi. Eğer nöbetçilere rastgelirseniz, sizi durdurabilirlerdi. ‘Kağıtlarınızı görebilir miyiz, yoldaş? Burada ne yapıyorsunuz? İşten ne zaman çıktını? Evinize hep bu yoldan mı gidersiniz?’ gibi bir yığın soru. Eve dolambaçlı yoldan gidilemeyecek diye bir kural yoktu, ama bu davranış, Düşünce Polisinin şimşeklerini üzerinize çekmeye yeterdi.
    Birden sokak karıştı. Her yandan uyarı sesleri geliyordu. İnsanlar, tavşanlar gibi kapı ağızlarından içeri kaçıyorlardı. Winston’ın biraz önünde genç bir kadın, kapıdan fırlayarak sokakta su birikintisi içinde oynamakta olan çocuğu kaptı, önlüğüne sardı ve yine içeri kaçtı. Bu sırada akordeona benzer siyah giysiler içerisindeki bir adam yan sokaklardan birinden çıkıp Winston’a doğru koştu, heyecanla gökyüzünü göstererek bağırdı: “Gemi! Dikkat ahbap. Tam tepemizde! Çabuk yat!”
    ‘Gemi’, nedendir bilinmez, proleterlerin roketlere verdiği addı. Winston, hemen kendini yere attı. Proleterler bu tür uyarılarda bulundukları zaman, çoğunlukla haklı olurlardı. Roketler sesten hızlı gittikleri halde, bir roketin gelmekte olduğunu bir tür içgüdüyle birkaç saniye önceden sezebiliyorlardı. Winston ellerini başının üzerinde kavuşturdu. Asfaltı sarsan bir gürültü duyuldu, sırtına hafif bir şeyler yağdı. Ayağa kalktığında, bunların yakınındaki pencereden düşmüş olan cam kırıkları olduğunu gördü.
    Yürümeyi sürdürdü. Bomba caddenin iki yüz metre ötesindeki bir dizi evi yerle bir etmişti. Siyah bir duman bulut havanın içinde bir kalabalık oluşturmaya başlamıştı bile. İleride, üzerinde kırmızı bir leke bulunan küçük bir sıva yığını kaldırımı örtmekteydi. İyice yaklaştığı zaman, lekenin bileğinden kopmuş bir el olduğunu fark etti. Kanlı bilek dışında, el, alçıdan dökülmüş gibi bembeyazdı.
    Eli tekmeyle hendeğe yuvarladı ve sonra kalabalığa karışmamak için, sağdaki bir yan sokağa saptı. Üç dört dakika içinde, bombanın etkilediği alandan çıkmıştı. Öbür caddelerdeki sefil kalabalık sanki hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşantısını sürdürmekteydi. Saat sekiz sularıydı ve proleterlerin içki dükkanları (onlara meyhane diyorlardı) şimdiden tıklım tıklım dolmuştu. Sürekli açılıp kapanan pis kapılardan dışarı bir sidik, talaş ve ekşi bira kokusu yayılmaktaydı. Bir bina çıkıntısının oluşturduğu köşede, üç adam birbirine sokulmuştu. Ortadakinin elindeki katlanmış bir gazeteyi ötekiler onun omuzlarının üzerinden inceliyorlardı. İyice yaklaşıp yüzlerindeki anlatımı görmeden bile, Winston, davranışlarından, ne derece dalmış olduklarını anlamıştı. Çok ciddi bir haber okudukları belliydi. Aralarında birkaç adım kalmıştı ki düğme dağıldı. İki saat tartışmaya başladılar. Winston bir ara, dövüşeceklerini sandı.
    “Çeneni kapatıp biraz dinle beni. Sana söyleyip duruyorum, on dört aydır sonu yedi ile biten hiçbir numara kazanamadı.”




  2. 2
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator

    --->: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell ( Kitap Özetleri )

    Reklam



    “Yedi kazandı. Sana o kahrolası sayıyı bile söyleyebilirim. Dört sıfır yediyle bitiyordu. Şubat ayıydı, şubat ayının ikinci haftası.”
    “Şubat senin anandır. Sana hepsi bende yazılı diyorum. Sana söylüyorum, hiçbir numara…”
    “Sesinizi kesin artık,” dedi üçüncü adam.
    Piyangodan söz ediyorlardı. Winston otuz metre ilerledikten sonra dönüp baktı. Tartışmaları sürüyordu, yüzleri coşkudan kızarmıştı. Piyango, her hafta dağıttığı muhteşem ikramiyelerle, proleterlerin ciddi ilgisini çeken tek sosyal olaydı. Milyonlarca proleter için, piyango, tek olmasa bile, temel yaşam nedeniydi. O söz konusu oludu zaman, okuyup yazmasını bile zor beceren insanlar, zor hesaplar yapabiliyor, inanılmaz bir bellek gücü gösterebiliyorlardı. Yalnız piyangoda kazanmayı sağlama yolları göstererek, tahminler satarak geçimlerini sağlayan bir yığın adam vardı. Bolluk Bakanlığının hazırladığı bu piyangoyla Winston’ın hiçbir ilgisi yoktu, ama Partideki herkes gibi o da, ikramiyelerin genellikle düşsel olduğunun bilincindeydi. Büyük ikramiyeleri kazananlar düşsel kişilerdi, ancak küçük tutardakiler gerçek kişilere ödeniyordu. Okyanusyanın bölgeler arasındaki iletişim aksaklıkları nedeniyle bunu gerçekleştirmek hiç de zor değildi.
    Ama umut varsa proleterlerdeydi. Buna dayanmak zorundaydı. Sözcüklere döküldüğünde akla yatkındı, ama sokakta yanınızdan geçen insanlara bakınca bunun ancak bir inanç sorunu olduğunu anlıyordunuz. Döndüğü sokak, yokuş aşağı iniyordu. Bu çevreden daha önce geçtiği ve ileride büyük bir caddeyle karşılaşacağı duygusuna kapıldı. İleride bir yerlerden bağırış sesleri geliyordu. Sokak keskin bir dönemeç çizdi, birkaç satıcının pörsümüş sebzeler sattığı çukur bir aralığa inen bir merdivenle son buldu. Winston o zaman nerede bulunduğunu kavradı. Bu aralık, gerçekten de anacaddeye çıkıyordu, ilk dönemeçten sonra, beş dakika bile yürümeden, şimdi günlük olarak kullandığı defteri almış olduğu ıvır zıvır dükkânına geliniyordu. Kalem ucunu ve mürekkebi aldığı kırtasiyeci de hemen yakınındaydı.
    Merdivenin başında biraz durakladı. Tam karşıda tozla kaplı camları buzlanmış gibi duran pis bir meyhane vardı. Beyaz bıyıkları çalı gibi dimdik, çok yaşlı, ama çevik bir adam kapıyı iterek içeri girdi. Winston, durmuş bakarken, birden en az sekseninde olan bu adamın Devrim sırasında ortayaşlı olması gerektiğini düşündü. O ve onun gibiler, yitmiş, eski kapitalist dünyayla olan son bağlardı. Partinin kendi içinde de, görüşleri Devrimden önce gelişmiş kişiler kalmamıştı. Eski kuşaklar ellili ve altmışlı yılların büyük temizliklerinde ortadan kaldırılmışlar, hayatta kalabilenler de, düşünce dünyalarına bir sünger çekmek zorunda bırakılmışlardı. Şimdi yaşamakta olanlar arasından, yüzyılın başlarındaki koşullar hakkında doğru bilgi verebilecek tek kişi varsa o da ancak proleterler arasından olabilirdi. Birden tarih kitabından günlüğüne geçirdiği bölümü hatırladı ve içini çılgınca bir istek kapladı. Meyhaneye girerek o yaşlı adamla söyleşecek, onu sorgulayacaktı. Ona, ‘Bana çocukluk hayatından söz et. O zamanlar hayat nasıldı? Durum şimdikinden de iyi miydi yoksa kötü müydü? diye soracaktı.
    Acele etmemeliydi, yoksa korkmaya başlayabilirdi. Merdivenlerden indi, dar sokağı geçti. Delilikti bu yaptığı aslında. Her zamanki gibi, proleterlerle konuşulmayacağı, onların meyhanelerine girilmeyeceği konusunda bir yasa yoktu, ama bu davranış gözden kaçmayacak denli olağandışıydı. Eğer nöbetçiler kendisini görürse, fenalık geçirdiğini söyleyebilirdi, ama kendisine inanmayacakları kesindi. Kapıyı itti, yüzüne iğrenç bir ekşi bira kokusu çarptı. O girer girmez seslerin şiddeti yarıya indi. Herkesin, mavi tulumunu süzdüğünün farkındaydı. Odanın öbür ucunda sürmekte olan ‘ok’ oyununa belki otuz saniye kadar ara verildi. İzlediği yaşlı adam, iri kıyım, şişko, kolları kütük gibi olan genç barmenle tartışmaktaydı. Birkaç kişi de, bardakları ellerinde toplanmışlar, bu sahneyi izliyorlardı.
    “Sana adam gibi sorduk, değil mi?” dedi yaşlı adam omuzlarını dikleştirerek, “Bana bir payntlık bardağın olmadığını söylüyorsun, öyle mi?”
    Barmen tezgâha dayanarak öne doğru eğildi ve “Paynt da ne demekmiş?” dedi.
    “Vay cahil! Bir de kendini barmen zannediyor. Payntın ne demek olduğunu bile bilmiyor! Paynt bir çeyreğin yarısıdır ve bir galonda dört çeyrek vardır. Sana A, B, C’yi de öğretmem gerekecek.”
    “Hiç duymadım böyle bir şey,” dedi barmen kısaca, “Litre, litredir. Burada verdiğimiz bardaklar işte önündeki rafta duruyorlar.”
    “Ben paynt isterim,” diye tutturdu yaşlı adam. “İsteseydin bana bir payntlık bir bira çekiverirdin. Ben gençken bu aptal litreler kullanılmazdı.”
    “Sen gençken, bizler ağaçların tepelerinde yaşıyorduk.” dedi barmen öbür müşterilere bakarak.
    Kopan kahkahalarla, Winston’ın yarattığı rahatsızlık kaybolmuş gibiydi. Yaşlı adamın beyaz yüzü kıpkırmızı kesildi. Kendi kendine söylenerek geri döndü ve Winston’a çarptı. Winston, hafifçe kolundan yakaladı.
    “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordu.
    “Siz bir centilmensiniz,” dedi öteki, omuzlarını yeniden dikleştirerek. Winston’ın mavi tulumunu fark etmemiş görünüyordu. “Bir paynt!” diye öfkeyle bağırdı barmene doğru. “Bir paynt bira!”
    Barmen tezgâhın altında bir kovada yıkadığı iki bardağa yarımşar litre koyu kahverengi bira doldurdu. Bira proleter meyhanelerindeki tek içkiydi. Proleterlerin cin içmemeleri gerekiyordu, ama cin bulmak onlar için sorun değildi. Ok oyunu eski coşkusuyla sürmeye, barda oturan bir küme adam piyango hakkında konuşmaya başladı. Winston’ın varlığı bir an için unutulmuştu. Pencerenin altında, kimse duymadan yaşlı adamla söyleşebileceği bir masa vardı. tehlikeli bir yerdi, ama hiç olmazsa içeride tele ekran yoktu, içeri girmeden önce buna dikkat etmişti zaten.
    “İsteseydi bana bir paynt çekebilirdi,” dedi yaşlı adam masaya yerleşirken! “Yarım litre yetmiyor bana. Bir litre de çok fazla geliyor, böbreklerime dokunuyor, fiyat farkı da cabası.”
    “Gençliğinizden bu yana her şey çok değişmiş olmalı,” dedi, Winston adamı konuşturmak için.
    İhtiyar adam solgun mavi gözleri ok tablasından bara, bardan tuvalete çevrildi, sanki değişiklik olması gereken yer o meyhaneymiş gibi…
    “Biralar daha iyiydi,” dedi sonunda. “Üstelik daha ucuzdu! Ben gençken beyaz biranın bir payntı dört peniydi. Ama savaştan önceydi elbet bu dediklerim.”
    “Hangi savaştan önce?” diye sordu Winston.








  3. 3
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator
    “Büyük savaştan,” dedi adam belli belirsiz. Bardağını kaldırdı, tekrar omuzlarını dikleştirdi, “Sağlığına!” dedi.
    Zayıf gırtlağı insanı şaşırtan bir hızla aşağı yukarı hareket etti ve bira bitiverdi. Winston bara giderek, iki yarımşar litrelikle geri döndü. Yaşlı adam tam litreliğe karşı önyargısını unutmuşa benziyordu.
    Winston, “Benden çok yaşlısınız,” dedi. “Ben daha doğmadan, siz yaşını başını almış bir adamdınız herhalde. Devrimden önceki günleri hatırlıyor olmalısınız. Benim yaşımdakiler bu konuda hiçbir şey bilmiyorlarÖğrendiklerimizin tümü kitaplardan, ama kitaplarda yazılı olanlar doğru olmayabilir. Bu konuda düşüncenizi öğrenmek isterdim. O zamanlar baskı, adaletsizlik ve yoksulluk varmış. Her şey düşünebileceğimizden de kötüymüş. Burada Londra’da insanların büyük bölümü doğumlarından ölümlerine dek yetersiz besin alıyorlarmış. Yarısından çoğunun ayağında ayakkabı bile yokmuş. Dokuz yaşında okuldan ayrılır, günde on iki saatten çok çalışır, bir odada on kişi uyurlarmış. Bu arada azınlıkta olan ve kapitalist denilen varlıklı ve güçlü bir avuç insan varmış. Tüm mal mülk onların elindeymiş. Otuz hizmetçisi olan koskocaman evlerde yaşarlar, otomobillerle ya da dört atlı faytonlarla gezerler, şampanya içer, silindir şapka giyerlermiş.”
    Yaşlı adam birden canlandı.
    “Silindir şapkalar!” dedi. “Bunu söylemeniz çok ilginç. Aynı şeyi dün ben de düşünmüştüm, neden bilmem. Artık o şapkaları görmez olduk. İyice ortadan kalktılar. Son kez bir silindir şapkayı baldızımın cenazesin de kullanmıştım. Kesin bir tarih veremem, ama elli yıl önce olmalı. Elbette kiralamıştım, anlarsın ya!”
    “Önemli olan şapkalar değil,” dedi Winston sabırla. “Asıl önemli olan, kapitalistler, onlar ve onların gölgesinde yaşayan hukukçular ve din adamları; yeryüzünün sahipleri onlarmış. Herşey onların yararına işlermiş. Sizler, sıradan insanlar, işçiler, onların kölesiymişsiniz. Size istediklerini yapabilirlermiş. Canları isterse kızlarınızla yatabilirlermiş. Sizi dokuz kuyruklu kırbaç denilen nesneyle dövebilirlermiş. Onlar geçerken şapkanızı çıkarmak zorundaymışsınız. Her kapitalist yanında uşaklarıyla dolaşırmış…” “Uşak!” dedi, “uzun zamandır duymadığım bir sözcük. Uşaklar beni eski dönemlere götürüyor. Eskiden birtakım sersemlerin söylevlerini dinlemek için Hyde Parka giderdim. Protestanlar, Katolikler, Yahudiler, Hintliler, hepsi vardı. adını hatırlayamadığım bir herif konuşurdu. Hepsinin hakkından gelirdi. ‘Uşaklar!’ derdi. ‘Burjuva uşakları! Varlıklı kesimin dalkavukları! Parazitler! Sırtlanlar! Evet onlara sırtlanlar derdi. İşçi partisinden söz ediyordu elbette.”
    Winston apayrı şeylerden konuştuklarını fark etmişti.
    “Benim öğrenmek istediğim şu,” dedi. “O zamanlar daha çok özgürlüğünüz olduğunu söyleyebilir misiniz? Eskiden, varlıklılar, baştaki insanlar…”
    İhtiyar, “Lordlar Kamarası,” diye karıştı.
    “Peki, nasıl isterseniz, Lordlar Kamarası olsun. Siz yoksul, onlarsa varlıklı oldukları için size ikinci sınıf yaratıklarmışsınız gibi davranabilirler miydi? Gerçekten onlara ‘efendim’ diye seslenmek ve geçerlerken şapkanızı çıkarmak zorunda mıydınız?”
    Yaşlı adam derin düşüncelere dalmıştı. Karşılık vermeden önce birasının dörtte birini içti.
    “Evet,” dedi, “şapkanızı çıkararak selâm vermeniz onları hoşnut kılardı. Onlara saygınızı gösterirdi bu. Buna karşı olduğum halde ben de kaç kez yapmışımdır. Zorunluydu insan…”
    “Olağan mıydı -yine tarih kitaplarından aktarıyorum- bu adamların ve uşaklarının sizleri yaya kaldırımından itmeleri olağan mıydı?”
    “İçlerinden biri bir kez itmişti beni,” dedi yaşlı adam. “Sanki dünmüş gibi belleğimde. Oxford-Cambridge kürek yarışı caddesindeydi, -geceleri kürek yarışlarına giderlerdi-, Shaftesburry Avenue’da birisiyle çarpışmıştım. Çok şıktı, beyaz kolalı gömlek, silindir şapka, siyah palto giymişti. Kaldırımda zikzaklar çizerek yürüyordu. Ben kazana çarpıverdim. ‘Önüne baksana,’ dedi. ‘Kaldırımı satın mı aldığını sanıyorsun?’ dedim. ‘Dayılanma, boynunu kırarım,’ dedi. Ben de, ‘Sen sarhoşsun, şimdi seni polise vereyim de gör,’ dedim. Şimdi inanmazsın, ama elini göğsüme dayayıp hızla itmez mi? Az daha geçen otobüsün altında kalıyordum. O zamanlar gençtim, ona bir tane indirecektim ama…”
    Winston’ın içine bir umutsuzluk çöktü. Yaşlı adamın belleği bir sürü ipe sapa gelmez ayrıntılarla doluydu. Ağzından bir tek şey alamadan gün boyunca onu sorguya çekebilirdiniz. Parti tarih kayıtları belki bir anlamda doğruydu. Bir kez daha denedi.
    “Belki ne demek istediğimi anlamadınız,” dedi. “Söylemek istediğim şu: Uzun süredir yaşamaktasınız, ömrünüzün yarısını devrim olmadan önce geçirdiniz. 1925’te bir yetişkindiniz. Hazırladığınız kadarıyla, 1925 yılında yaşantınızın şimdikinden iyi mi yoksa kötü mü olduğunu söyleyebilir misiniz? Eğer seçebilseydiniz, o zaman mı, yoksa şimdi mi yaşamak isterdiniz?”
    İhtiyar adam dalgın dalgın ok tablasına bakıyordu. Birasını öncekinden daha yavaş bitirdi. Konuşmaya başladığında daha hoşgörülü ve felsefi bir havadaydı, sanki bira kendisini olgunlaştırmıştı.
    “Ne söylememi beklediğinizi bilmiyorum,” dedi. “Keşke genç olsaydım dememi bekliyorsunuz. Çoğu kişi, onlara sorarsınız genç olmak istediklerini söylerler. Gençken sağlığınız, kuvvetiniz yerindedir. Yaşlandıkça her şey bozulur. Ayaklarım beni mahvediyor, böbreklerim berbat halde. Her gece sekiz on kere kaldırıyor beni. Ama yaşlılığın da yararları var. Kaygılanacak bir şeyiniz olmuyor; yaş ilerleyince. Kadınlarla işiniz bitiyor, bu büyük bir olay. İnanır mısınız, otuz yıldır kadın yüzü görmedim ben. Ne de görmek istedim.”
    Winston sırtını pencereye dayamış oturuyordu. Konuşmayı sürdürmenin bir yararı yoktu. Tam bira almaya giderken, yaşlı adam ayağa kalktı ve ayaklarını sürüyerek odanın sonundaki pis kokulu tuvalete doğru yollandı. Fazladan içtiği yarım litre işini bitirmişti anlaşılan. Winston bir iki dakika kadar boş bardağa bakarak oturdu, ayaklarını kendisini yeniden sokağa sürüklediğini anlayamadı bile. ‘En çok yirmi yıl sonra,’ diye geçirdi içinden, basit, ama çok önemli bir soru olan ‘Devrimden önceki yaşantı şimdikinden daha mı iyiydi?’ sorusu sonsuza dek yanıtsız kalmaya mahkûm olacaktı. Aslında bu sorunun şimdi bile bir yanıtı yoktu; eskilerden kalan birkaç kişi, bir dönemi öbürüyle kıyaslayamadığına göre… Milyonlarca gereksiz ayrıntıyı hatırlıyorlardı: Bir iş arkadaşıyla ettikleri kavga, kayıp bir bisiklet pompasını arama, ölüp gitmiş bir kızkardeşin yüzündeki anlatım, yetmiş yıl önce rüzgârlı bir sabah kalkan toz bulutları. Oysa, ancak küçük olayları görebiliyorlardı, büyüklerini görmekten yoksundular. Bellekler işe yaramaz olduğu ve kayıtlar yalanlandığı zaman, Partinin yaşama düzeyini yükselttiği konusundaki savlarını kabul etmek gerekiyordu, çünkü bunları karşılaştırabilecek bir ölçü kalmamıştı ve olmayacaktı da.
    O anda, daldığı düşünceden sıyrıldı. Durup çevresine bir göz attı. Birkaç dükkânın, evlerin arasına serpiştirilmiş olduğu dar bir sokaktaydı. Başının üzerinde, bir zamanlar yaldızlı olan, ama şimdi kararmış üç madeni top asılıydı. Burayı tanıyor gibiydi! Elbette! Burası günlük defterini almış olduğu ıvır zıvır dükkânıydı.








  4. 4
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator
    Ürperdi. Daha baştan, defteri satın almak bir yanılgıydı Bir daha bu dükkânın yakınından geçmeyeceğine yemin etmişti. Ama dalınca, ayakları onu kendiliğinden buraya getirmişti. Günlüğüne başlamakla, intihar demek olabilecek bu tür güdülere karşı kendisini korumayı ummuştu. O sırada, saatin yirmi bire yaklaşmasına karşın, dükkânın hâlâ açık olduğu dikkatini çekti. Kaldırımlarda durmaktansa dükkâna girmenin daha az göze batacağı kanısıyla içeri girdi Sorguya çekilirse, tıraş bıçağı aradığını söylerdi
    Dükkâncı, pek temiz olmayan, ama hoş bir koku saçan gaz lâmbasını yeni yakmıştı. Zayıf, iki büklüm, altmış yaşlarında bir adamdı, burnu uzun, gözleri kalın gözlüklerinin arkasında küçücük, saçı bembeyaz, buna karşılık kaşları gür ve siyahtı. Gözlükleri, yumuşak aceleci davranışları ve sırtındaki eski siyah kadife ceket, kendisine bir edebiyatçı, bir müzisyenmiş gibi belirsiz bir entelektüel hava veriyordu. Sesi kısılmış gibi yumuşacıktı, dili, proleterlerin çoğunluğuna oranla daha az bozuktu
    “Sizi kaldırımda dururken, tandım,” dedi “Siz genç bayanın anı defterini alan bay değil misiniz? Kâğıdı çok iyiydi, kaymak kâğıt denirdi onlara. Elli yıldır bu tür kâğıt yapılmıyor diyebilirim.” Gözlüklerinin üstünden Winston’ı süzdü. “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı? Yoksa yalnız bir göz atmak mı istediniz?”
    “Geçiyordum,” dedi Winston, yavaşça, “uğrayayım dedim, özel bir isteğim yok.”
    Öteki, “Böyle olması daha iyi,” dedi. “Sizi hoşnut edebilecek bir şey yok elimde.” Özür dilemek ister gibi yumuşak avuçlarını açtı. “Gördüğünüz gibi, dükkân boş gibi. Aramızda kalsın, ama antika ticareti diye bir şey kalmadı. Ne almak isteyen var, ne de elimizde mal. Mobilya, porselen, kristal eşya, hepsi kırılmış dökülmüş durumda Madeni eşyaların çoğu da eritildi zaten. Bir pirinç şamdan görmeyeli çok uzun zaman geçti.”
    Aslında, ufak tefek dükkân, rahatsızlık verecek kadar doluydu, ama en ufak değeri olan, tek bir eşya bile yoktu aralarında. Duvarlar boyunca, sayısız tozlu resim çerçevesiyle dolu olduğundan içeri adım atacak yer yoktu. Vitrine tepsiler içinde civatalar, somunlar, demir eşyalar, kırık çakılar, işlemeye niyeti bile olmayan parlak saatler ve başka bir yığın ıvır zıvır sıralanmıştı. Yalnız köşedeki küçük bir masada sergilenen eşyalar cilâlanmış enfiye kutuları, broşlar ve buna benzer ufak tefek şeyler arasında ilginç bir şey çıkma olasılığı vardı. Winston masaya doğru yönelirken, lâmba ışığında hafifçe parıldayan yuvarlak, cilâlı bir şey çarptı gözüne. Durdu, eline aldı. Bir yanı yuvarlak, bir yanı düz, yarım küre biçiminde ağır bir cam parçasıydı bu. Camın renginde ve biçiminde garip bir yumuşaklık vardı, sanki bir yağmur damlası gibi Tam ortasında, içinde, kavisli yüzeyin büyüttüğü, bir güle ya da denizyıldızına benzer garip, pembe, kıvrımlı bir nesne vardı.
    Winston büyülenmişti sanki. “Bu nedir?” diye sordu
    “Mercandır o,” dedi yaşlı adam. “Hint Okyanusundan gelmiş olmalı. Camın ortasına yerleştirirlerdi. Yapılalı en azından yüz yıl olmuştur, görünüşüne bakılırsa belki de daha fazla”
    “Güzel bir şey,” dedi Winston
    “Güzeldir,” dedi öteki, değerini bilerek, “Ama bunu değerlendirebilecek pek az insan var günümüzde. “Öksürdü, “Eğer satın almak isteseydiniz size dört dolar amal olurdu. Eskiden olsa böyle bir şey en azından sekiz sterlin ederdi, sekiz sterlin de, şimdi ne karda olduğunu bilemeyeceğim, ama epey paraydı. Ama bugün, bu tür ince antika işleme, tek tük kalmış olmasına karşın kim değer veriyor ki artık?”
    Winston hemen dört doları verip sahip olmayı çok istediği bu cam küreyi cebine indirdi. Bunun güzelliğinden çok, farklı bir döneme ait olması etkilemişti onu. Yumuşak, yağmur damlasına benzeyen bu cam parçası şimdiye kadar gördüklerine hiç benzemiyordu. Çok ağır olmasına karşın, neyse ki cebinde şişkinlik yapmıyordu, başını derde bile sokabilirdi Eski, hatta biraz güzel olan her şey kuşku uyandırırdı. Yaşlı adam dört doları aldıktan sonra gözden kaçmayacak kadar neşelenmişti. Winston onun iki ya da üç doları bile kabul edeceğini düşündü
    “Belki görmek istersiniz, bir oda daha var yukarıda,” dedi
    “İçinde pek fazla bir şey yok, bir iki parça bir şey. Yukarı çıkacaksak bir lâmba alayım”
    İkinci bir lâmba yaktı ve öne düştü. Dik ve aşınmış merdivenlerden çıkıp dar bir holden geçerek, sokağa değil de taş döşeli bir avluya ve bir bacalar ormanına bakan bir odaya geldiler. Winston, eşyaların, sanki oda hâlâ kullanılıyormuş gibi yerleştirilmiş olduğunu fark etti Yerde bir yolluk, duvarlarda birkaç resim, şöminenin yanında tik tak edip duruyordu. Eski model bir saat, şöminenin yanında tik tak edip duruyordu. Pencerenin altında, odanın hemen hemen dörtte birini kaplayan, üzerinde şiltesi bile olan kocaman bir karyola vardı
    Yaşlı adam özür diler bir tavırla, “Karım ölene kadar burada yaşadık,” dedi. “Şimdi mobilyaları tek tek satıyorum. Örneğin şu, güzel maun bir karyoladır, daha doğrusu içindeki tahtakuruları temizlenirse, güzel bir karyola olur. Ama korkarım bu size hantal gelir”
    Bütün odayı aydınlatması için, lâmbayı başının üzerinde tutuyordu ve sıcak, kısık ışık altında oda şaşılacak derecede çekici görünüyordu Tehlikeyi göze alırsa, odayı haftada birkaç dolara kolayca kiralayabilirdi Bu, olanaksız, çılgınca bir düşünceydi, aklından geçer geçmez unutulması gereken bir şey, ama böyle bir odada, şöminenin yanında, ateşte çaydanlık, ayakları ızgaranın üzerinde, bir koltukta oturmak ne kadar keyifli olurdu. Yapayalnız, güvenli, ne bir gözetleyen, ne bir izleyen olurdu sizi, yalnızca çaydanlığın fokurdaması ve saatin dostça tıkırdaması. Sanki bütün bunları daha önce yaşamış gibi hissetti kendisini
    “Tele ekran yok!” diye mırıldanmaktan kendini alamadı.”
    “Evet, o tür şeylerden bulundurmayı hiç düşünmedim. Çok pahalı. Nedense hiç de gereksinim duymadım. Bakın şu köşedeki ne güzel bir masadır. Yalnız kanatlarından yararlanmak isterseniz eğer, yeni rezeler takmanız gerekecek”
    Başka köşede bir kitaplık vardı ve Winston oraya yanaşmıştı bile. İçinde, değersiz bir yığın kitaptan başka bir şey yoktu. Her yerde olduğu gibi, yoksul kesimlerde de, kitapların aranması ve yok edilmesi titizlikle yapılmıştı. Koca Okyanusya’da 1960 yılından önce basılmış bir kitaba rastlamak olanaksızdı. Yaşlı adam, elinde lâmba şöminenin öbür yanına asılmış, gül ağacından çerçevesi olan bir resmin önünde duruyordu
    “Eğer eski baskılar ilginizi çekiyorsa,” diye başladı kibarca.


    Winston resmi incelemek için oraya yöneldi. Dörtköşe pencereleri ve ön yüzünde küçük bir kulesi olan yumurta biçimli bir yapının çelik kakmasıydı, resim. Çevresindeki parmaklıklar, arkasında da heykele benzer bir şey vardı. Winston bir süre resmi inceledi. Heykeli hatırlamıyordu, ama yine de resim bir şeyler çağrıştırıyordu ona.
    “Çerçeve duvara vidalıdır,” dedi yaşlı adam, “ama dilerseniz çıkarabilirim.”
    “Bu yapıyı tanıyorum,” dedi Winston, sonunda. “Şimdi bir yıkıntı durumunda. Adalet sarayının bulunduğu caddenin ortasında duruyor.”
    “Doğru, adliyenin dışında. Birkaç yıl önce, bombalanmıştı. Bir zamanlar kiliseydi. Adı St. Clemens Danes’di.” Sanki saçma bir şey söylediğinin farkındaymış gibi, gülerek ekledi: “Portakal der, limon der St. Clement’in çanları.”
    “O da nedir?” diye sordu Winston.
    “Şey… Portakal der, limon der. St. Clement’in çanları, diye ben küçücük bir çocukken söylenen bir tekerleme. Devamını hatırlamıyorum, ama sonu şöyleydi: ‘Seni yatağına götürmeye bir mum geliyor, başını kesmeye bir cellât geliyor.’ Bir çeşit danstı bu. Kolları kaldırır altından geçerdik ve kolları aşağıya indirerek, geçenleri yakalardık. Kilise adlarını sayardık, elbette belli başlı olanlarını.”
    Winston kiliselerin hangi çağa ait olduklarını hatırlamaya çalıştı. Londra’daki yapıların hangi çağa ait olduklarını kestirmek zordu. Büyük ve etkileyici olan ve görünüşte oldukça yeni olan tüm yapıların, devrimden sonra yapıldıkları ileri sürülürdü, daha eski bir tarihe ait yapılırsa ortaçağ denilen bir döneme bağlanırdı. Kapitalizmin egemen olduğu dönemlerdeyse, bir değeri olan hiçbir şey yapılmadığı söylenirdi. Nasıl kitaplardan tarih öğrenilemiyorsa, mimari yapılardan da öğrenilemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, caddelerin adları, geçmişe ışık tutabilecek ne varsa, hepsinin adları değiştirilmişti.
    “Bunun bir kilise olduğunu bilmiyordum,” dedi.
    “Aslında bunlardan çok var,” dedi, yaşlı adam, “şimdi başka amaçlar için kullanılıyor olsalar da. Dur bakayım, devamı nasıldı? Tamam! Buldum! ‘Portakal der, limon der, St. Clement’in çanları, bana üç farthing borcun var der, St. Martin’in çanları,’ diye devam ediyordu, yanılmıyorsam. Bir farthing, küçük bakır bir paraydı, cente benzerdi.”
    “St. Martin neredeydi?” diye sordu Winston.



  5. 5
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator
    St. Martin mi? Hâlâ ayakta duruyor. Zafer alanındaki resim galerisinin yanında, önünde üçgen bir girişi, büyük sütunları ve geniş merdiveni olan yapı.”
    Winston bu yeri çok iyi biliyordu. Propaganda serileri, roket, kale ve yüzen kale modelleri, düşman hunharlıklarını gösteren balmumu tablolar için kullanılan bir müzeydi.
    “Çayırlık içindeki St. Martin derlerdi ona,” diye ekledi yaşlı adam. “Gerçi oralarda hiçbir çayırlık olduğunu hatırlamıyorum ya.”
    Winston resmi satın almadı. Böyle bir şeyle yakalanırsa açıklaması güç olurdu, çerçevesinden çıkarılmadıkça da eve götürülmesi olanaksızdı. Ama orada biraz daha durarak yaşlı adamla çene çaldı. Ve adamın, dükkân vitrininde yazılı olduğu gibi Weeks değil de, Charrington olduğunu öğrendi. Bay Charrington, anlattığı kadarıyla bu dükkânı işletiyordu. Bunca zamandır, camın üstünde yazılı adı değiştirmeye niyet etmiş, ama bir türlü olmamış. Winston konuşurken, bir yandan da tekerlemenin belleğinde kalan iki satırını yineleyip duruyordu. ‘Portakal der, limon der St. Martin’in çanları.’ Garipti, ama bunları söylerken çanların sesini duyuyormuş gibi oluyordu, yitik bir Londra’nın çanları, unutulmuş ve gizlenmiş, bir yerlerde duruyordu, hâlâ. Bir hayalet kilise çanından ötekine doğru, çaldıklarını duyuyormuş gibiydi. Oysa ömrü boyunca tek bir çan sesi duymamıştı.
    Bay Charrington’dan kurtulup merdivenlerden yalnız indi, dışarı çıkmadan önce caddeyi kolaçan ettiğini yaşlı adamın görmesini istememişti. Daha şimdiden, uygun bir süre sonra, örneğin bir ay sonra dükkânı yeniden ziyaret etmeyi kararlaştırmıştı bile. Belki de merkezde bir gece kaytarmaktan tehlikeli değildi bu. Asıl yanılgısı, günlüğü aldıktan sonra, dükkâncının güvenilir olup olmadığını öğrenmeden oraya yeniden gitmek olmuştu. Yine de…
    Evet, oraya yeniden gidecekti. İşe yaramaz daha başka güzel şeyler olacaktı. St. Clement’in resmini alacaktı, çerçevesinden çıkaracak ve tulumunun ceketi altında gizleyerek eve götürecekti. Tekerlemenin kalan bölümünü Bay Charrington’ın belleğinden söküp çıkaracaktı. Hatta, yukarı kattaki odayı kiralamak gibi çılgınca bir düşünce, yeniden geçti aklından. Belki beş saniye kadar bir süre için, coşkusu onu dikkatsizleştirdi ve dışarıya göz atmak için, coşkusu onu dikkatsizleştirdi ve dışarıya göz atmaksızın çıktı. Hatta tekerleme için uydurduğu bir ezgiyi mırıldanmaya bile başlamıştı:

    Birden buz kesdi. On metre öteden, mavi tulumlar içinde birisi ona doğru geliyordu. Bu, Roman Dairesindeki kızdı, şu siyah saçlı kız. Çevre karanlıktı, ama tanımakta güçlük çekmedi. Kız doğrudan yüzüne baktı ve sonra görmemiş gibi yoluna devam etti.
    Birkaç saniye kadar Winston kıpırdayamayacak kadar felce uğramıştı. Sonra sağa döndü ve yanlış yöne gittiğini fark etmeksizin yavaş yavaş yürümeye başladı. Ne olursa olsun bir sorusuna yanıt bulmuştu. Kızın kendisini gözetlediği kesindi. Kendisini buraya dek izlemiş olmalıydı, çünkü Parti üyelerinin oturduğu kesimden kilometrelerce uzaktaki ıssız, ne olduğu belirsiz semtte karşılaşmaları bir rastlantı olamazdı. Gerçekten bir Düşünce Polisi mi, yoksa işgüzar bir amatör casus mu olduğu önemli değildi. Onun meyhaneye girdiğini de görmüş olmalıydı.
    Yürümek için kendisini zorluyordu. Her adım atışta, cebindeki ağır cam küre baldırına çarpıyordu; cebinden çıkarıp atmayı düşündü. En kötüsü kanındaki sancıydı. Birkaç dakika içinde eğer tuvalete gitmezse ölecekmiş gibi bir duygu kapladı içini. Ama buralarda genel tuvaletler bulunmazdı ki. Sonunda geride uyuşuk bir sızı bırakarak geçti kasılması.
    Yürüdüğü, çıkmaz bir sokaktı. Winston durdu, birkaç saniye, ne yapacağını bilmeden, orada bekledi, sonra geri dönerek geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Kızla karşılaşalı henüz üç dakika olmuştu, eğer koşarsa ona yetişebilirdi. Onu ıssız bir köşeye kadar izler sonra kafasını bir taşla parçalardı. Ya da cebindeki ağır cam parçasını kullanırdı bu iş için. Ama hemen bu düşünceden vazgeçti, çünkü herhangi bir fiziksel çaba göstermek düşüncesini bile katlanılmaz buluyordu. Koşacak, bir şey vuracak durumda değildi. Üstelik kız genç ve atikti, kendini rahatça savunabilirdi. Hızla Dernek Merkezine gidip kapanıncaya kadar orada kalarak, tüm gece boyunca orada olduğunu ileri sürmeyi düşündü. Ama bu olanaksızdı. Öldürücü bir uyuşukluğun pençesindeydi. Tek istediği, bir an önce eve varıp şöyle bir oturmak, kendisini toparlamaktı.
    Eve döndüğünde, saat yirmi ikiydi. Girişteki lâmbalar yirmi üç otuzda söndürüldü. Mutfağa giderek neredeyse bir kap dolusu cini midesine indirdi. Sonra masasına gitti, oturdu ve çekmeceden günlüğünü çıkardı. Ama kapağını açmadı bile. Tele ekranda, gıcırtı sesli bir kadının söylediği yurtsever bir marş duyuluyordu. Defterin ebruli kapağına bakarken, bu sesi bilincinden dışarı atabilmek için boş yere uğraşıyordu.
    Her zaman gece gelirlerdi sizi almaya. Tutuklanmadan önce en doğrusu kendinizi öldürmekti. Kuşkusuz pek çok insan böyle yapmıştı. Ortadan yitmelerin çoğunluğu intiharlar sonucuydu. Ateşli silâhları, ani etkili kuvvetli zehirleri elde etmek olanaksız olduğundan intihar etmek için korkunç bir cesaret gerekiyordu. Korkunun ve acının biyolojik yararsızlığını düşündü. Fazladan çaba göstermek zorunda kaldığınızda, bedeniniz hareketsiz kalıveriyordu. Yeteri derecede hızlı davranmış olsaydı, kızı susturabilirdi. Ama tehlikenin büyüklüğü, eylem gücünü yitirmesine yol açmıştı. Korkulu anlarda, insan düşmana karşı değil, kendine karşı bir savaşım veriyordu gerçekte. Şimdi bile, cin içmiş olmasına karşın, midesindeki uyuşuk ağrı, yerinde düşünebilmesini engelliyordu. Savaş alanında, işkence odasında, batan bir gemide, uğruna savaşılanlar unutulur, çünkü bedeniniz tüm dünyanızı dolduracak kadar büyümüştür; korkudan felce uğramış ya da acıyla feryat ediyor olmanız bile hayat, açlığa soğuğa, uykusuzluğa, ekşiyen bir mideye ya da ağrıyan bir dişe karşı verilen savaşımdan başka bir şey değildir artık.
    Günlüğünü açtı. Bir şeyler yazmalıydı. Ekrandaki kadın yeni bir şarkıya başlamıştı; sesi kırık cam parçaları gibi dolmaktaydı beynine. O’Brien’ı düşünmeye çalıştı, günlüğünü O’Brien’a yazıyordu, ama bunun yerine, Düşünce Polisi kendisini alıp götürdükten sonra olacakları düşünmeye başladı. Onu hemen öldürürlerse bir sorun yoktu. Ölmek kaçınılmaz bir sondu. Ama ölümden önce (kimse bunlardan söz etmezdi, ama herkes bilirdi), bir yığın itiraf evresinden geçmeniz gerekirdi; yerlerde sürünüp size acımaları için yalvarmalar, kırılan kemiklerin çatırtısı, dökülmüş dişler, üzerinde kanlar pıhtılaşmış saçlar. Sonuç değişmeyecek olduktan sonra, tüm bunlara katlanmanın ne gereği vardı? Neden hayatınızdan birkaç günü ya da haftayı kesip atmanız olası değildi? Kimse yakalanmaktan kurtulamazdı, suçlarını itiraf etmekten de. Eğer bir kez düşünce suçu işlemişseniz, belirli bir tarihte öleceğiniz kesindi. O halde neden hiçbir şeyi değiştirmeden bu korku içinize yerleşiyordu?
    O’Brien’ın imgesini kafasında canlandırabilmek için biraz daha çaba gösterdi. ‘Karanlığın var olmadığı yer, gelecekti. Asla göremeyeceğimiz, ama bir gün geleceğini bildiğimiz ve hiç değilse düşsel olarak içinde yaşadığımız bir gün. Tele ekrandaki kulak tırmalayan ses, düşüncelerini sürdürmesini engelledi. Bir sigara aldı ağzına. Tütünün yarısı diline döküldü, ağzı tükürükle atılması güç bir tozla doldu. O’Brien’ınkini silerek Büyük Biraderin görüntüsünü getirdi gözünün önüne. Birkaç gün önce yapmış olduğu gibi, cebinden bir teklik çıkararak baktı. Bu yüz sakin, koruyucu bir anlatımla kendisine dikmişti gözlerini; bu esmer bıyıkların gerisinde ne tür bir gülümseme gizlenmişti? Ağırlık veren o sözler canlandı yeniden kafasında:

    SAVAŞ BARIŞTIR
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
    BİLGİSİZLİK KUVVETTİR


  6. 6
    Ziyaretçi
    Sonu çok saçma ve yaşamını hiç beğenmedim düşünce suçlusu ne ya düşünmek en büyük hakkımızdır kimse özele hayata karışmazzz

+ Yorum Gönder
george orwell 1984 özet,  1984 george orwell özet,  1984 kitap özeti,  1984 george orwell kitap özeti,  1984 özet
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 8 kişi