Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

+ Yorum Gönder
Şiir Bölümü ve Ünlü Şairlerden Şiirler Bölümünden Necip Fazıl Kısakürek Hayatı ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    Reklam

    Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

    Reklam



    Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

    Forum Alev
    26 Mayıs 1905'te İstanbul'da doğdu. Çocukluğu, büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız Kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aski gibi isimler vardı. Necip Fazıl hocalarından en çok İbrahim Aski'nin etkisinde kalmıştır. Tasavvufla ilk tanışması da hocası İbrahim Aski'nin verdiği kitaplarla olmuştur.

    Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile gönderildiği Fransa'da, Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okudu. Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde ders verdi(1939-43). Sonraki yıllarında edebiyata yönelerek fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

    Necip Fazıl, annesinin arzusuyla şair olmak istedi (bunu düşündüğünde henüz 12 yaşındaydı) ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua, Anadolu, Varlık ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirmeyi başardı. Daha sonra Paris'e gitti ve dönüşünde yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitaplarıyla edebiyat dünyasında patlama yaptı. Necip Fazıl bu eserleriyle genç yaşta şöhreti yakalayarak, çağdaşı şairlerin önüne çıkmayı başardı. Edebiyat çevrelerinde hayranlık aynı zamanda heyecan uyandırdı. 1932'de Ben ve Ötesi adlı şiir kitabını çıkardığında henüz otuz yaşına basmamıştı.

    Necip Fazıl için 1934 yılı hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü hayat felsefesinin değişmesine neden olan ve Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile bu dönemde tanıştı. Ve bu kişiden bir daha kopmadı. Necip Fazıl'ın, üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar (Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak).

    Necip Fazıl aralıklarla gidip uzun sürelerle kaldığı Ankara'ya üçüncü gidişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936'da haftalık Ağaç dergisini çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Sekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç dergisi, yeni kapanan Yakup Kadri'nin Kadro dergisi yazarları Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev gibi yazarların savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düsüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemiştir. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisi daha sonra İstanbul'a nakledilmiş ancak fazla okur bulamadığından haftalık Ağaç dergisi 17'nci sayıda kapanmıştır.

    Necip Fazıl, 1943 yılında dinsel ve siyasal kimliği ön plana çıkan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkardı. 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkarılan Büyük Doğu'da iktidarlara cephe alan Kısakürek, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelik oldu, hapse girdi ve dergi birçok kez kapatıldı. Sultan Abdülhamit taraftarı olan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri oldu. Ağaç dergisinde olduğu gibi, Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi, Sait Faik gibi yazarların imzası dergi sayfalarında görülmektedir. Ancak, Büyük Doğu, dinsel bir kavga organı durumuna gelince bu yazarların bir kısmı ayrılmıştır. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu toplatılınca Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı devam eden Borazan adlı siyasal mizah dergisini çıkarmıştır. Sık sık kapatılan veya toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı dönemlerde günlük fıkra ve çesitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babialide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gibi gazetelerde yayımlayan Necip Fazıl, Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi takma isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde konferanslar verdi.

    Necip Fazıl, Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışması Birincilik Ödülü'nü almış, doğumunun 75. yıldönümünde Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" ödülünü (1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını almıştır.

    Necip Fazıl Kısakürek yazılarını yazmaya devam ederken uzun süren bir hastalık dönemi geçirdi ve sonra 25 Mayıs 1983'te Erenköy'deki evinde öldü. Fatih'te düzenlenen cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki (Piyer Loti'deki) kabristana defnedildi.







    ESERLERİ
    Şiir:





    Örümcek Ağı (1925) , Kaldırımlar (1928) , Ben ve Ötesi (1932) , Sonsuzluk Kervanı (1955) , Çile (1962) , Şiirlerim (1969) , Esselâm (1973) , Çile (1974) , Bu Yağmur.


    Oyun:
    Tohum (1935) , Bir Adam Yaratmak (1938) , Künye (1940) , Sabır Taşı (1940) , Para (1942) , Nami Diğer Parmaksız Salih (1949) , Reis Bey (1964) , Ahşap Konak (1964) , Siyah Pelerinli Adam (1964) , Ulu Hakan Abdülhamit (1965) , Yunus Emre (1969) .


    Roman:
    Aynadaki Yalan (1980) , Kafa Kağıdı (1984-Milliyet Gazetesinde Tevrika) .


    Öykü:
    Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1932) , Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1964) , Hikâyelerim (1970) .


    Anı:
    Cinnet Mustatili (1955) , Hac (1973) , O ve Ben (1974) , Bâbıâli (1975) .



  2. 2
    _BLacK_WhiTe_
    Üye

    --->: Necip Fazıl Kısakürek

    Reklam



    AŞK VE KORKU

    Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde,
    Allah'tan nasıl korkmaz, insan Onu sever de...



    AYDINLIK

    Uyan yârim, uyan, söndü yıldızlar,
    Gün, karşı tepeden doğmak üzredir.
    Her sabah güneşi seyreden kızlar,
    Mahmur gözlerini oğmak üzredir.

    Uyan yârim, sesler geldi derinden,
    Karanlık oynadı, koptu yerinden;
    İlk ışık, kapının eşiklerinden,
    Şimdi bir gölgeyi koğmak üzredir.

    Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık,
    Baygın gözlerimi aldı aydınlık,
    İçimde tıkandı, kaldı aydınlık,
    Bu aydınlık beni boğmak üzredir.



    AYNALAR

    Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
    İste yakalandık, kelepçelendik!
    Çıktınız umulmaz anda karsıma,
    Başımın tokmağı indi başıma.

    Suratımda her suç bir ayrı imza,
    Benmişim kendime en büyük ceza!
    Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
    Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

    Nur topu günlerin kanına girdim.
    Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
    Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
    Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

    Günah, gunah, hasad yerinde demet;
    Merhamet, sucumdan aşkın merhamet!
    Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:
    Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

    Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
    Bakamam, aynada, aynada vicdan;
    Beni beklemeyin, o bir hevesti;
    Gelemem, aynalar yolumu kesti.







  3. 3
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    AYRILIK VAKTİ

    Akşamı getiren sesleri dinle
    Dinle de gönlümü alıver gitsin
    Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
    Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

    Güneşle köye in, beni bırak da
    Küçüle, küçüle kaybol ırakta
    Şu yolu dönerken arkana bak da
    Köşede bir lahza kalıver gitsin

    Ümidim yılların seline düştü
    Saçının en titrek teline düştü
    Kuru yaprak gibi eline düştü
    İstersen rüzgara salıver gitsin




    BEKLENEN

    Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze ölüyü mezar.
    Ne de şeytan, bir günahı,
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti istemem gelmeni,
    Yokluğunda buldum seni;
    Bırak vehmimde gölgeni,
    Gelme, artık neye yarar?



    BEKLEYEN

    Sen, kaçan ürkek ceylânsın dağda,
    Ben, peşine düşmüş bir canavarım!
    İstersen dünyayı çağır imdada;
    Sen varsın dünyada, bir de ben varım!

    Seni korkutacak geçtiğin yollar,
    Arkandan gelecek hep ayak sesim.
    Sarıp vücudunu belirsiz kollar,
    Enseni yakacak ateş nefesim.

    Kimsesiz odanda kış geceleri,
    İçin ürperdiği demler beni an!
    De ki: Odur sarsan pencereleri,
    De ki: Rüzgâr değil, odur haykıran!

    Göğsümden havaya kattığım zehir,
    Solduracak bir gül gibi ömrünü,
    Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir,
    Bana kalacaksın yine son günü.

    Ölürsün... Kapanır yollar geriye;
    Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
    Varılmaz hayale işaret diye,
    Toprağında bir taş olur, beklerim...







  4. 4
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    BENDEDİR

    Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
    Kime ne, aşılmaz duvar bendedir,
    Süslenmiş gemiler geçse açıktan,
    Sanırım gittiği diyar bendedir.

    Yaram var, havanlar dövemez merhem;
    Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.
    Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;
    Yollar ki, Allah'a çıkar, bendedir.



    BU YAĞMUR

    Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
    Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
    Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
    Aynalar yüzümü tanımaz olur.

    Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik,
    Tenimde acısız yatan bir bıçak.
    Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
    Dayandıkça çisil çisil yağacak.

    Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
    Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
    Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
    Sulardan, seslerden ve gecelerden...



    CANIM İSTANBUL

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.

    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüzgar onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...

    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...

    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...

    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..

    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle Istanbul'da bul!

    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.

    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...

    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir "Katibim" i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.

    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...

    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,

    İstanbul,
    İstanbul...

  5. 5
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    ÇİLE..

    Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
    Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı

    Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

    Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikat, al sana rüya!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çare diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünya etti hediye

    Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
    Makâni bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kainat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşya uzakta?
    Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

    Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selam sana haşmetli azap;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci gök, esrarını aç!
    Annemin duası, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku, katillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Teselli pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesafelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
    Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

    Lugat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mimarının seçtiği arsa;
    Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

    Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

    Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde mavera dede.
    Yandı sırça saray, ilahi yapı,
    Binbir avizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    Içiçe mimari, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

    Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şairlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

    Öteler öteler, gayemin malı;
    Mesafe ekinim, zaman madenim.
    Gökte saman yolu benim olmalı;
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...




    ÇOCUK

    Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
    Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

    Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
    Karıncaya göz atsa 'niçin,nasıl?' ve hayret...

    Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
    Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.

    Allah diyor ki:'Geçti gazabımı rahmetim!'
    Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

    Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
    Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!

    İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
    Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...




    DAĞLARDA ŞARKI SÖYLE

    Al eline bir değnek,
    Tırman dağlara, söyle!
    Şehir farksız olsun tek,
    Mukavvadan bir köyle.

    Uzasan, göğe ersen,
    Cücesin şehirde sen;
    Bir dev olmak istersen,
    Dağlarda şarkı söyle!

  6. 6
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    DAYAN KALBİM

    Seni dağladılar, değil mi kalbim,
    Her yanın, içi su dolu kabarcık.
    Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
    Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

    Sensin gökten gelen oklara hedef;
    Oyası ateşle işlenen gergef.
    Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
    Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!



    DESTAN

    Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
    Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

    Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
    Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

    Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet;
    Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

    Durum diye bir laf var, buyurun size durum;
    Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

    Bir şey koptu benden, şey, Herşeyi tutan bir şey.
    Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey,

    Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
    Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

    Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
    Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

    Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
    Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

    Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu:
    Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

    Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
    Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

    Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
    Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

    Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
    Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

    Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
    Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

    Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
    Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

    Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilac;
    Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç.

    Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
    Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

    Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
    Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

    Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
    Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

    Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
    Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!





    DÖNEMEÇ

    Bir gündü, hava ılık
    Ve cadde kalabalık

    Bir kadın sapıverdi önümden dönemece;
    Yalnız bir endam gördüm , arkasından, ipince.
    Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim,
    Çarpıldım sendeledim.

    Bir gündü mevsim bayat
    Ve esmekte hayat.....
    Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam;
    Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam.
    Ve tabutta , incecik, o kadın var, anladım;
    Bir köşede ağladım.....

  7. 7
    ziley
    Üye
    BEKLENEN

    Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze ölüyü mezar.
    Ne de şeytan, bir günahı,
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti istemem gelmeni,
    Yokluğunda buldum seni;
    Bırak vehmimde gölgeni,
    Gelme, artık neye yarar?


    Necip Fazıl KISAKÜREK

    bu şiir benden bebişime.
    paylaşm için teşekkürler

  8. 8
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    FEZA PİLOTU

    Yirminci yüzyılın ablak yüzlü pilotu
    Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu ?

    Bir odun parçasına at diye binen çocuk
    Başında çelik kulaf, sırtında plastik gocuk.

    Uzakları yenmiş Fatih edasındasın|
    Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın...

    Allah'a dil çıkarır gibi küstah bir yarış...
    Farkında değilsin ki, Ay Dünya'ya bir karış.

    Fezada milyarlarca ışık, yol, mesafe;
    Seninki, saniyelik zafer, ilmi hurafe.

    Kavanozda, kendini deryada sanan balık;
    Ne acı vahşet, mağrur ilimdeki kalabalık;

    Fezada 'Allah diye bir şey yok' iddiası
    Gel gör, kaç füzeye denk, bir mü'minin duası;

    Rafa kaldırmak için ruhlarını dürdüler;
    Güneş diye kalpteki güneşi söndürdüler.

    Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza;
    Kalptedir, olumsuzluk kefili kutsi imza.

    Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;
    Bizdedir ve bizdedir Arş'a giden astronot,

    Ve mekandan arınmış ve zamandan ilerde,
    Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde.

    Bizimkiler ışığa gem vururda binerler;
    Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler..



    GECEYE ŞİİR

    Kalbim bir çiçektir,gündüzler ölgün;
    Gelin,gelin,onu açın geceler!
    Beni yadedermiş gibi,bütün gün
    Ötün kulağımda,çın,çın,geceler!

    Geceler çekmeyin benim için hüzün,
    Gelin siz,ruhumu tenimden süzün;
    Bırakın naşımı yerde gündüzün,
    Gölgemi alın da kaçın geceler!



    GECEYE ŞİİR -1

    Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün;
    Gelin, gelin, onu açın geceler!
    Beni yâdedermiş gibi, bütün gün
    Ötün kulağımda, çın, çın, geceler!

    Geceler çekmeyin benimçin hüzün,
    Gelin siz, ruhumu tenimden süzün;
    Bırakın nâşımı yerde gündüzün,
    Gölgemi alın da kaçın geceler!


    GÖLGELER

    Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere;
    Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere...




    GURBET

    Dağda dolaşırken yakma kandili,
    Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
    Ne söylemez, akan suların dili,
    Sessizlik içinde çağlama gurbet!
    Titrek parmağınla tutup tığını.
    Alnıma işleme kırışığını
    Duvarda, emerek mum ışığını,
    Bir veremli rengi bağlama gurbet
    Gül büyütenlere mahsus hevesle,
    Renk dertlerimi gözümde besle!
    Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
    İçimde dövünüp ağlama gurbet!..



    HATRINA DÜŞECEĞİM

    Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
    Hatırına düşeceğim belki
    Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
    Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
    Sonra sıcak yatağında uzun uzun
    Ağlayacaksın Ağlayacak.!

    Boğazında bir şeyler düğümlenecek
    Ah yanımda olsaydı diyeceksin
    Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak
    İliklerine işleyecek bensizlik
    Kahrolacaksın...!

    Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
    Ufku seyredeceksin saatlerce
    Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü
    Sonra hayalim gelecek karşına
    Bir Şiirimi mırıldanacaksın
    Hıçkıracaksın..!

    Gönlünden atamadığın gibi kafandan da
    Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece
    İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
    Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
    Anlayacaksın..!

    Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
    Kafan gibi kaleminde işlemeyecek
    Unutmak isteyeceksin her şeyi
    Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
    Kıvranacaksın.!

    HEP BU AYAK SESLERİ

    Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri,
    Dolaşıyor dışarda, gün batışından beri,
    Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,
    Bir eski çıban gibi işliyor içerime,
    Ey şimdi kara haber gibi bana yaklaşan,
    Sonra saadet olup yanımdan uzaklaşan,
    Sesler, ayak sesleri kesilmez çıtırdılar!
    Bana gelen müjdeyi galiba caydırdılar,
    Böyle adım atarlar, ayrılanlar eşinden,
    Böyle yürür, gidenler, bir tabutun peşinden,
    Kimsesiz gecelerim, bu kesik sesle doldu,
    Artık, atan kalbimde bir ayak sesi oldu
    Bir gün, sönük göğsüme düştüğü vakit başım
    Benden ayrılıyormuş gibi bir can yoldaşım,
    Gittikçe uzaklaşan bu sesi duya duya,
    Yavaşça dalacağım, o kalkılmaz uykuya




    HER NEFESTEN

    göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,
    affet senden habersiz aldığım her nefesten...




    KADIN

    Kalıp değil bir fikir...
    Elmas sorguçlu fakir;
    Açıkta sırrı bakir;
    Kadın...

    Çölde kaçan bir serap;
    Yönü kementli mihrap...
    Madeni som ıstırap;
    Kadın...

    Dipsiz hasrete tuzak;
    En yakınken en uzak....
    Tadı zehrinde erzak;
    Kadın...

    Bir işaret, bir misal;
    Ayrılık remzi visal...
    Allah'a yol bir timsal;
    Kadın...

  9. 9
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    KALDIRIMLAR

    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
    Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
    Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
    Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

    Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
    İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..






    KARACAAHMET

    Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
    Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!

    Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
    Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?

    Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
    Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...

    Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
    Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.

    Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
    Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.

    Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
    Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.

    Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
    Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,

    Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
    Ölümde yekpare an, ne kesiklik, ne bölüm...

    Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
    Bu mu dersin, taşlarda donmuş sukuta sebep?

    Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;
    Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,

    Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
    Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.

    Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
    Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.

    Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,
    Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.

    Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
    Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!



    KURTULUŞ BESTESİ

    Aç kapıyı haber var,
    Ötenin ötesinden.
    Dudaklarda şarkılar,
    Kurtuluş bestesinden.

    Biz geldik, bilen bilsin.
    Gönül gönül girilsin.
    İnsanlar devşirilsin,
    Sonsuzluk destesinden.


    MUHASEBE ..

    Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri!
    Sadece beyni zonklayanlardan biri!

    Bakmayın tozduğuma meşhur Babialide!
    Bulmuşum rahatımı ben bir tesellide.

    Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!
    Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası?

    Evet, kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık;
    Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık.

    Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;
    Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.

    Üstün çile, dev gibi geldi çattı birden! Tos!!
    Sen cüce sanatkarlık, sana büsbütün paydos!

    Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
    Ve cemiyet, cemiyet, yok edilen güruhiyle...

    Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!
    Genç adam, al silahı; iman tılsımlı kılınç!

    İşte bütün meselem, her meselenın başı,
    Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!

    Tırnağı en yırtıcı hayvanın pencesinden,
    Daha keskin eliyle, başını ensesinden,

    Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
    Yerleştirse başını, iki diz kapağına;

    Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
    Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!

    Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen,
    İçimde homurtular, inanma diye gülen...

    İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
    Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?

    Üç katlı ahşap evin her katı ayrı alem!
    Üst kat: Elinde tespih, ağlıyor babaannem,

    Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve aşıkları,
    Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları;

    Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
    Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!

    Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
    Koku iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş...

    Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!
    Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!

    Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;
    Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.

    Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?
    Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde!

    Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak!
    Bir saman kağıdından, bütün iş kopya almak;

    Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.
    Mavalları bastırdı devrim isimli masal.

    Yeni çirkine mahkum, eskisi güzellerin;
    Allah kuluna hakim, kulları heykellerin!

    Buluştururlar bizi, elbet bir gün hesapta;
    Lafını çok dinledik, şimdi iş inkilapta!

    Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
    Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!

    Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!
    Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?





    OLMAZ MI?

    Yön yön sarılmışım ne yana baksam;
    Sarılan olur da saran olmaz mı?
    Kim bu yüzü çizen sanatkar ressam;
    Geçip de aynaya,soran olmaz mı?

    Bir parçacığım ben,bütüne hasret;
    Zaman döne dursun,o güne hasret;
    Ruhumsa zamanın üstüne hasret;
    Ebediyet boyu bir an... Olmaz mı?




    OTEL ODALARINDA

    Bir merhamettir yanan, daracık odaların
    İsli lambalarında, isli lambalarında.

    Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
    Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

    Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
    Kırık masalarında, kırık masalarında.

    Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,
    İzbe sofalarında, izbe sofalarında.

    Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı,
    Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

    Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği
    Tavan aralarında, tavan aralarında.

    Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
    Otel odalarında, otel odalarında.


    PERDELER

    Perdeler, hep perdeler...
    Her yerde, her yerdeler.
    Pencerede, kapıda,
    Geçitte, kemerdeler...
    Perdeler, hep perdeler...

    Ya benim sevdiklerim,
    Şimdi nemde, nemdeler?
    Onu bomboş perdenin;
    İçerde, içerdeler!
    Perdeler, hep perdeler...

    Gönülde asil perde;
    Onu hangi göz deler?
    Surat maske altında,
    Sis altında beldeler.
    Perdeler, hep perdeler...

    Perdeye doğru akın;
    Atlılar, piyadeler.
    Yollar, yönler dolaşık;
    Değişik ifadeler.
    Perdeler, hep perdelere.

    Bir tohumda bin gömlek.
    Giyim fideler.
    Kalbiler dilini yutmuş;
    Bangır bangır mideler.
    Perdeler, hep perdeler...

    Son noktada son perde;
    Çevrilmiş seccadeler.
    Orada işte işte,
    Ölümden azadeler!
    Perdeler, hep perdeler...




    SAÇLARIN

    Saçların omuzlarından aksın
    Mermer üzerinden geçen su gibi
    İçinde ezgin bir his duyacaksın
    Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi

    Saç tel tel örtüler hep tül tül düşer
    Gözünün değdiği yere gül düşer
    Sonunda sana da bir gönül düşer
    Gönlümün şimdiki duygusu gibi

    Dillerde dökülüp sayılır saçın
    Sıcak nefeslerle bayılır saçın
    Bir tütsüdür kalbe yayılır saçın
    Kararan gözlerin buğusu gibi




    SAKARYA TÜRKÜSÜ

    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
    Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

    Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
    Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

    Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
    Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

    Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
    Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

    Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

    Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

    Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

    Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
    Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

    TAKVİMDEKİ DENİZ

    Hasreti denizlerin,
    Denizler kadar derin.
    Ve o kadar bucaksız.
    Ta karşımda yapraksız
    Kullanılmış bir takvim.
    Üzerinde bir resim;
    Azgın, sonsuz birdeniz.
    Kaygısız, düşüncesiz,
    Çalkanıyor boşlukta
    Resimdeyse bir nokta;
    Yana yatmış bir gemi,
    Kaybettiği alemi
    Arıyor deryalarda.
    Bu resim rüyalarda
    Gibi aklımı çeldi,
    Bana sahici geldi.
    Geçtim kendi kendimden,
    Yüzüme o resimden,
    Köpükler vurdu sandım.
    Duymuş gibi tıkandım,
    Ciğerimde bir yosun.
    Artık beni kim tutsun.
    Denizler oldu tasam,
    Yakar onu bulmazsam
    Beni bu hasret dedim
    Varırım elbet dedim.
    Bir ömür geze geze
    Takvimdeki denize.
    Ne var bana ne oldu
    Odama nasıl doldu
    Birden bire bu meltem
    Ve dalgalandı perdem
    Havalandı kağıtlar.
    Odamda kıyamet var.
    Ah yolculuk yolculuk
    Ne kadar baygın soluk
    O gün bizde betbeniz
    Ve ne titrek kalbimiz.
    Ve eşyamız ne küskün.
    Yola çıktığımız gün
    Bir sıraya dizilmiş
    Gözyaşlarını silmiş,
    Bakarlar sinsi sinsi
    Niçin o anda hepsi
    Bir kuş gibi hafifler
    Arkandan geleyim der
    Niçin o güne kadar
    Dilsiz duran ne kadar
    Eşya varsa dirilir
    Yolumuza serpilir
    Ufak böcükler gibi
    Gezer onların kalbi
    Üstünde döşemenin
    Gizli bir didişmenin
    Saati çalar o an
    Birden bakar ki insan
    Herşey karmakarışık.
    Ayırmak olmaz artık
    Bir kalbi bir taraktan
    Ve kalb ağlayaraktan
    Çekilir geri geri
    Terkeder bu mahşeri.
    Bu mahşerin içinden
    O gün ben de geçtim ben,
    Nem varsa evim, anam,
    Çocukluğum, hatııram,
    Ve ne sevdalar serde
    Bıraktım gerilerde
    Kaçar gibi yangından.
    Rüzgarların ardından
    Baktım da süzgün süzgün
    Kurşun yükünü gönlün
    Tüy gibi hafiflettim.
    Denize hicret ettim.





    TAM OTUZ YIL

    Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum;
    Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...




    UTANSIN

    Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
    Hedefe varmayan mızrak utansın!

    Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
    Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

    Eski çınar şimdi noel ağacı;
    Dallarda iğreti yaprak utansın!

    Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
    Onu sürdürmeyen çırak utansın!

    Ölümden ilerde varış dediğin,
    Geride ne varsa bırak utansın!

    Ey binbir tanede solmayan tek renk;
    Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

  10. 10
    _BLacK_WhiTe_
    Üye
    UYAN YARİM

    Uyan yarim, uyan, söndü yıldızlar,
    Gün, karşı tepeden doğmak üzredir.
    Her sabah güneşi seyreden kızlar,
    Mahmur gözlerini oğmak üzredir.

    Uyan yarim, sesler geldi derinden,
    Karanlık oynadı, koptu yerinden;
    İlk ışık, kapının eşiklerinden,
    Şimdi bir gölgeyi koğmak üzredir.

    Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık,
    Baygın gözlerimi aldı aydınlık,
    İçimde tıkandı, kaldı ayrılık,
    Bu aydınlık beni boğmak üzredir.




    YAR O Kİ

    Falan, dağın ardında;
    Seslen, seslen, işitmez
    Filan toprak altında;
    Göz yaşları diriltmez

    Neye vardın, vardın da?
    Ufuk varmakla bitmez.
    Bir şey göster kadında,
    Tılsımını eskitmez

    Yar o ki, hep yadında;
    Eskimez ve eskitmez.
    Muradı muradında,
    Seni bırakıp gitmez



    YOLCULUK

    Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
    İçimde bu azgın davet ne demek?
    Oraya, nerdeyse güneşin sonu,
    Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

    Altımdan kaydırdı bir el minderi;
    Herkes yatağında, ben ayaktayım.
    Bir gece, rüyada gördüğüm yeri,
    Gözlerim yumulu, aramaktayım.

    Beni çağırmakta yabancı dostlar;
    Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız.
    Eski evde, şimdi bir başka ev var:
    Avlusu karanlık, suları tadsız.

    Her akşam, aynı yer, aynı saatte,
    Güneşten eşyama düşen bir çubuk;
    Yangın varmış gibi yukarı katta,
    Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

    Başım, artık onu taşımak ne zor!
    Başım, günden güne kayıtsız bana.
    Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
    Acı rüzgarların çektiği yana...

    ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP

    Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de geri adam,boynunda yafta...

    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

    Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

    Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
    Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

    Bir alem ki, gökler boru içinde.
    Akıl almazların zoru içinde
    Üstüste sorular soru içinde.

    Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
    Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı,asıldı
    Kaydını düştüler,mühür basıldı.
    Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

    Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
    Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş kim eder azat?

    Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
    Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

    Insanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik,mintanlarla et.

    Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccademin yönünde şefkat

    Beni kimsecikler okşamaz madem
    Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

    Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim,senelik paydan!
    Zindanda dakika farksız aydan

    Karıştır çayını zaman erisin
    Kopuk kopuk,duman duman erisin!

    Peykeler,duvara mihli peykeler
    Duvarda,başlardan yağlı lekeler
    Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...

    Duvar,katil duvar yolumu biçtin
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

    Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    Tek nokta seçemez dünyada nazar
    Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

    Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

    Ses demir,su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden,kader bu,emir...

    Garip pencerecik,küçük daracık;
    Dünyaya kapalı,Allah'a açık

    Dua,dua eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

    Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
    İplik ki incecik,örer boşluğu

    Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
    Karanlığında nur,yeniden doğuş....
    Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

    Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

    Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
    Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir


    AKIL

    Akıl akıl olsaydı adı gönül olurdu

    Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu..







    AKŞAM



    Güneş çekildi demin,

    Doğdu bir renk akşamı.

    Bu, bütün günlerimin,

    İçime denk akşamı.



    Akşamı duya duya,

    Sular yattı uykuya;

    Kızıllık çöktü suya,

    Sandım bir cenk akşamı...







    ANNECİĞİM



    Ak saçlı başını alıp eline,

    Kara hülyalara dal anneciğim!

    O titrek kalbini bahtın yeline,

    Bir ince tüy gibi sal anneciğim!



    Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,

    Gecenin ardında yine gece var;

    Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,

    Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!



    Gözlerinde aksi bir derin hiçin,

    Kanadın yayılmış, çırpınmak için;

    Bu kış yolculuk var, diyorsa için,

    Beni de beraber al anneciğim!...


    ANNEME

    Anne girdin düşüme.
    Yorganın olsun duam;
    Mezarında üşüme.

    Anlamam, anlatamam.
    Düşen düştü peşime,
    Artık vadeler tamam...



    ANNEME MEKTUP

    Ben bu gurbete ile düştüm düşeli,
    Her gün biraz daha süzülmekteyim.
    Her gece, içinde mermer döşeli,
    Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
    Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
    Geceyi koynuma aldığım zaman,
    Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
    Yeniden yollara düzülmekteyim.
    Son günüm yaklaştı görünesiye,
    Kalmadı bir adım yol ileriye;
    Yüzünü görmeden ölürsem diye,
    Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.



    AŞK VE KORKU

    Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde,
    Allah'tan nasıl korkmaz, insan Onu sever de...

  11. 11
    ßyn_Kalpsiz
    Usta Üye

    --->: Necip Fazıl Kısakürek

    Reklam



    Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde,

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi