Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

Anketimiz: Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

Katılımcı sayısı
40. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor
  • Haindi

    17 42.50%
  • Hain Değil

    23 57.50%
+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 Sonuncu8Sonuncu9
Sohbet Forumları ve Yudumla Anket Bölümü Bölümünden Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    |YaBaNCı|
    Özel Üye
    Reklam

    Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

    Reklam



    Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

    Forum Alev
    Son zamanlarda vahdettin hakkında bir çok spekülasyonlar yapıldı. Hainmiydi değilmiydi diye. Peki siz ne düşünüyorsunuz?




  2. 2
    sahildeniz
    Üye

    --->: Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

    Reklam



    bence haindiiii.......







  3. 3
    jackef
    Üye
    Arkadaslarimm Bencelerel Iş Olmuyor..tarih Kitaplarina Bakmani Tavsiye Edrerimm..gerçi Bazi Birkaç çarpikk Zihniyet öyle Yaziyor Da..neysee Ii Gecelerr..







  4. 4
    angel_45
    Üye
    vahdettin hain değildi vatan kurtulduysa bunun içinde onunda emeği vardı..

  5. 5
    warchieft.emrah
    Yeni Üye
    hain değildiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii.:)

  6. 6
    |YaBaNCı|
    Özel Üye
    jackef'in dediği gibi tarih kitaplarınıza bakmanızı tavsiye ederim. Vahdettin haindi! Atatürk'ün önünde bir engel vardı. Oda vahdettindi. İtilaf devletleri ile ilişki kurmuştu. Dağdaki eşkiya bile kurtuluş mücadelesine inerken onun Atatürk'e karşılığı tahammül edilemezdi. Kurtuluş mücadelesinin başlamaması için dini bile alet etmiş, bu mücadeleye katılanları öldürmenin farz olduğu fetvalarını çıkartmıştır. Size ''Sodom ve gomora'' kitabını okumanızı tavsiye ederim. Orda herşey tüm çıplaklığıyla dile getirilmiş...

  7. 7
    angel_45
    Üye
    linki okumanızı tavsiye ediyorum..herşey açık ve net olarak yazmaktadır..bunun üzerine tartışılacak bişey kalmıyor sanırım..börtecine' yede çok teşekkür ederim..
    http://www.yudumla.com/mustafa_kemal_vahdettin_tartismasinda_son_nokta_is te_o_telgraf-t122041.html

  8. 8
    alicanavar
    Özel Üye
    Alıntı |YaBaNCı| Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    jackef'in dediği gibi tarih kitaplarınıza bakmanızı tavsiye ederim. Vahdettin haindi! Atatürk'ün önünde bir engel vardı. Oda vahdettindi. İtilaf devletleri ile ilişki kurmuştu. Dağdaki eşkiya bile kurtuluş mücadelesine inerken onun Atatürk'e karşılığı tahammül edilemezdi. Kurtuluş mücadelesinin başlamaması için dini bile alet etmiş, bu mücadeleye katılanları öldürmenin farz olduğu fetvalarını çıkartmıştır. Size ''Sodom ve gomora'' kitabını okumanızı tavsiye ederim. Orda herşey tüm çıplaklığıyla dile getirilmiş...


    Eğer Vahdettin Samsun'a Atatürk'ü gödermeseydi kurtuluş mücadelesi bu boyutlara belkide ulaşmayacaktı.Vahdettin kurtuluş mücadelesinin İstanbul'dan değil Anadolu'dan başlarsa daha etkili olacağını anlamış ve ancak Mustafa Kemal'in bu işi başarcağını tahmin etmiş ve onu vazifelendirerek Samsun'a yollamıştır.
    Daha sonraki dönemlerde kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması için devlet yönetiminde iki başlılığa son vermek Anadolu hükümetinin tek söz sahibi olmasını sağlamak için Türkiye'den ayrılmıştır. Ve yokluklar içerisinde yaşamıştır ve ölmüştür. İsteseydi şimdi saraylarda sergilenen mücevherleri ve değerli eşyaları beraberinde götürmeye kalksaydı kendisini kim engelleyecekti? Tabii ki hiç kimse.
    Onun için tarihimizi bize düşman etmek isteyenler elbette Vahdettini de karalamaktan çekinmeyecektir. Samimi olmak lazım tarih kitablarını okumak lazım bir kişinin yazdığı kitabı değil.......

  9. 9
    Börtecine
    Emekli
    Vahdettin hain değildi aykırı bir düşüncede olan kardeşimle sonunda kadar Somut deliller göstermek şartıyla saygı çerçevesinde münazara yapabilirim..

  10. 10
    |YaBaNCı|
    Özel Üye
    Alıntı alicanavar Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Eğer Vahdettin Samsun'a Atatürk'ü gödermeseydi kurtuluş mücadelesi bu boyutlara belkide ulaşmayacaktı.Vahdettin kurtuluş mücadelesinin İstanbul'dan değil Anadolu'dan başlarsa daha etkili olacağını anlamış ve ancak Mustafa Kemal'in bu işi başarcağını tahmin etmiş ve onu vazifelendirerek Samsun'a yollamıştır.
    Daha sonraki dönemlerde kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması için devlet yönetiminde iki başlılığa son vermek Anadolu hükümetinin tek söz sahibi olmasını sağlamak için Türkiye'den ayrılmıştır. Ve yokluklar içerisinde yaşamıştır ve ölmüştür. İsteseydi şimdi saraylarda sergilenen mücevherleri ve değerli eşyaları beraberinde götürmeye kalksaydı kendisini kim engelleyecekti? Tabii ki hiç kimse.
    Onun için tarihimizi bize düşman etmek isteyenler elbette Vahdettini de karalamaktan çekinmeyecektir. Samimi olmak lazım tarih kitablarını okumak lazım bir kişinin yazdığı kitabı değil.......
    ATATÜRK'Ün karşısında bir hain vardı. Oda vahdettindi. Atatürk'ü Samsun'a itilaf devletlerinin baskısıyla göndermiştir. Nedeni isyanları bastırmaktı.

  11. 11
    alicanavar
    Özel Üye

    --->: Padişah Vahdettin Hain mi? Değil mi?

    Reklam



    Alıntı |YaBaNCı| Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ATATÜRK'Ün karşısında bir hain vardı. Oda vahdettindi. Atatürk'ü Samsun'a itilaf devletlerinin baskısıyla göndermiştir. Nedeni isyanları bastırmaktı.
    Sevgili kardeşim bazen en iyi cevabı belgeler verir derler ya işte buna en iyi cevabı bu belge veriyor. Elbette inanmak yada inanmamak senin elinde ama bunu çürütmek için farklı bir belge sunmak gerekir yoksa sadece hayır haindi demek yeterli olmaz.

    Mustafa Kemal-Vahdettin tartışmasında son nokta:
    İşte o telgraf!
    Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor.
    Savunduğumuz tez belli: Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya gidişinde Sultan Vahdettin’in belirleyici bir rol oynadığı ve yalnız ilk düğmeye basan adam olmakla yetinmeyip yıllar içinde de desteğinin devam ettiği.
    İnanıyorum ki, 1919-1920’lerin ortamını anlamanın yolu, doğrudan doğruya o günlerin orijinal metinlerine eğilmekten geçiyor. Şunun bunun hatıratından gizli notlar veya filanca kişi Fevzi Çakmak’ın eşinden duymuştu vs. gibi sağ kulağı sol elle gösterme teknikleriyle değil, bizzat resmi belge ve yayınlardan yararlanmak ve sağlamlığı herkesçe teslim edilen metinleri yeniden okumak gerekiyor bunun için de. Bu amaçla 24 Nisan 1920 tarihli TBMM tutanaklarındaki konuşmalar ile Sivas Kongresi sırasında Başkan Mustafa Kemal’in bizzat çıkardığı ve yazılar kaleme aldığı “İrâde-i Millîye” gazetesine başvuracağım. Kaynaklar resmî, konuşan ve yazan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu veya kurucuları. Bundan daha ‘kesin’ hangi belge olabilir? Öyleyse buyurun beraber bakalım o günlere.
    14 Eylül 1919’da Sivas’ta çıkmaya başlayan ve 254. sayıya kadar yayınına devam etmiş olan “İrâde-i Milliye” gazetesi, daha sonra Ankara’da çıkacak olan “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesinin de öncüsü olmuştur. Milli Mücadele’nin ilk gazetesi olması hasebiyle apayrı bir dikkatle incelenmesi gereken bu gazetenin henüz tam bir koleksiyonunun dahi yapılamamış olması, İnkılap tarihimizin hep eksikli yazılmasının nedenlerinden biridir. Bildiğim kadarıyla birisi Alman, diğeri de amatör bir televizyoncu olmak üzere 3 kişi tarafından araştırılan bu önemli gazete hakkında doğru dürüst bir çalışma yapılmamış olması bilim camiamız açısından çok acıdır.
    İhmal, evet. Bu devletin Milli Kütüphanesi bu derece hayatî önemi haiz bir gazetenin koleksiyonunu barındırmayacak da, neyi barındıracak Allah aşkına, söyler misiniz? Türk Tarih Kurumu, şu kadar İnkılap tarihçilerimiz, Atatürkçü düşünce derneklerimiz 86 yıl sonra dahi Milli Mücadele basınımızın bu öncü gazetesi hakkında neden bir duvar gibi suskundurlar? Ben biraz kasıtlı bir ihmal olduğunu düşünüyorum. Milli Mücadele’nin ilk yıllarındaki, resmi teze aykırı düşen kimi can sıkıcı ayrıntıların dikkatlerden saklanması içindir bu ihmal. Başka bir şey için değil.
    İşte size bu gazeteden seçtiğim birkaç cümle (sayı: 4, 28 Eylül 1919). İmza: Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi.
    “Padişahımız [Vahdettin] Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek cereyan-ı mevcudu lütfen teşvik etmekte ve hatta iştirak-i hümayunlarıyla da takviye buyurmaktadırlar.”
    Allah Allah, kafamız çorba kazanına dönmüş de bizim mi haberimiz yok! Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor. Oysa bize, o zaman yayınladığı bir beyanname ile Milli hareketi destekleyen padişahın “vatan haini” olduğu öğretiliyor(du). “İrâde-i Milliye”lere baktığınızda orada “hain” olarak padişahı değil, Damat Ferit Paşa’yı görürsünüz. Demek ki hainlik de şartlara göre değişebiliyormuş!
    Size bir telgraftan söz edeceğim. Bu telgraf, Sivas kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Vahdettin’e çekilmiş ve TBMM’nin açılışının ertesi günü, yani 24 Nisan 1920’de Meclis kürsüsünden bizzat Başkan Mustafa Kemal tarafından okunmuştur. Telgraf Vahdettin’e, “Büyük milletin ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Allah kötülüklerden korusun” hitabıyla başlamakta ve 6,5 asırlık şan ve şerefi büyük hanedanının yüce tarihini kurtarmaktan söz etmektedir! Ne var ki, bunlar şimdi aktaracaklarımın yanında hiç kalır. Asıl, telgrafın bir cümlesi var ki, Necip Fazıl’dan beri bir sürü insanı meşgul etmiş ve etmektedir. Nedir bu “şah” cümle?
    Mustafa Kemal Meclis’te diyor ki: “Dil-hâh-ı milkdârilerinden mülhem azim ve iman ile vazife-i âcizânemde müdavim bulunuyorum.” (TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, 1940.) Bu cümlenin anlamı kelimesi kelimesine şudur: “Mülkün sahibinin (padişahın) arzularından ilham aldığım azim ve imanla aciz görevime devam ediyorum.” Peki nereden gelmiş bu ilham? Onu da yukarıda kendisi açıklıyor zaten: “İstanbul’dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «Görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin, nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «İnşaallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz.”
    İşte Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilham veren sözleri. Kim söylüyor? Mustafa Kemal Paşa. Nerede? TBMM’de. Ne zaman? 23 Nisan’ın hemen ertesi günü. Gizli oturumda mı söylüyor? Hayır, açık oturumda. O zaman? Demek ki, en azından 1919-1920 aralığında işler başka türlü görünmekteydi.
    “İrade-i Milliye”den sırf malumat olsun diye bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Meclisin huzurunda okunmasından 8 ay önce “İrade-i Milliye”nin ilk sayısında yayınlanan bu telgrafın metninde yukarıdaki cümlede bir tek kelime farklıdır ve bu kelime, yukarıdaki tabloyu, yani Vahdettin’in Milli Mücadele’yi başlatmaktaki kararlılığını en berrak şekilde ortaya koymaktadır. Gazetede çıkan metin şöyledir: “İlkâ-i milk-dârilerinden mülhem azm-i iman ile vazife-i âcizanemde müdâvim bulunurum.” Dikkat edileceği gibi ilk kelime olan “dilhâh” (gönül isteği) kelimesi yerinde “ilkâ” kelimesini görüyoruz. Peki “ilkâ” nedir?
    Şemseddin Sami’nin “Kamus”una bakalım mı: “Ko(y)ma, bırakma, atma. Kayığı denize ilkâ etmek. Ateş, nifak ilkâ etmek. Çoğulu: İlkâât: Muzır sözlerle zihin çevirme, iğfal, ifsad: Bir takım ilkââta kapıldılar: İlkâât-ı bedhahâne.” Yani Mustafa Kemal bu telgrafta Vahdettin’den ilham almakla kalmıyor, neredeyse bir kayığın denize indirilmesi gibi, kızaktan indirilerek Anadolu’ya gönderiliyor. Bunu da bizzat Mustafa Kemal, kendi gazetesi olan “İrade-i Milliye”de yayınlattığı telgrafta yazıyor.
    Telgraftaki bu kelimenin TBMM Zabıtları’nda nasıl değiştirildiğini ben de merak ediyorum. Varsa bir bilen, çıkıp söylesin.
    Mustafa ARMAĞAN
    TURKUAZ

  12. 12
    |YaBaNCı|
    Özel Üye
    Alıntı alicanavar Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sevgili kardeşim bazen en iyi cevabı belgeler verir derler ya işte buna en iyi cevabı bu belge veriyor. Elbette inanmak yada inanmamak senin elinde ama bunu çürütmek için farklı bir belge sunmak gerekir yoksa sadece hayır haindi demek yeterli olmaz.

    Mustafa Kemal-Vahdettin tartışmasında son nokta:
    İşte o telgraf!
    Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor.
    Savunduğumuz tez belli: Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya gidişinde Sultan Vahdettin’in belirleyici bir rol oynadığı ve yalnız ilk düğmeye basan adam olmakla yetinmeyip yıllar içinde de desteğinin devam ettiği.
    İnanıyorum ki, 1919-1920’lerin ortamını anlamanın yolu, doğrudan doğruya o günlerin orijinal metinlerine eğilmekten geçiyor. Şunun bunun hatıratından gizli notlar veya filanca kişi Fevzi Çakmak’ın eşinden duymuştu vs. gibi sağ kulağı sol elle gösterme teknikleriyle değil, bizzat resmi belge ve yayınlardan yararlanmak ve sağlamlığı herkesçe teslim edilen metinleri yeniden okumak gerekiyor bunun için de. Bu amaçla 24 Nisan 1920 tarihli TBMM tutanaklarındaki konuşmalar ile Sivas Kongresi sırasında Başkan Mustafa Kemal’in bizzat çıkardığı ve yazılar kaleme aldığı “İrâde-i Millîye” gazetesine başvuracağım. Kaynaklar resmî, konuşan ve yazan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu veya kurucuları. Bundan daha ‘kesin’ hangi belge olabilir? Öyleyse buyurun beraber bakalım o günlere.
    14 Eylül 1919’da Sivas’ta çıkmaya başlayan ve 254. sayıya kadar yayınına devam etmiş olan “İrâde-i Milliye” gazetesi, daha sonra Ankara’da çıkacak olan “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesinin de öncüsü olmuştur. Milli Mücadele’nin ilk gazetesi olması hasebiyle apayrı bir dikkatle incelenmesi gereken bu gazetenin henüz tam bir koleksiyonunun dahi yapılamamış olması, İnkılap tarihimizin hep eksikli yazılmasının nedenlerinden biridir. Bildiğim kadarıyla birisi Alman, diğeri de amatör bir televizyoncu olmak üzere 3 kişi tarafından araştırılan bu önemli gazete hakkında doğru dürüst bir çalışma yapılmamış olması bilim camiamız açısından çok acıdır.
    İhmal, evet. Bu devletin Milli Kütüphanesi bu derece hayatî önemi haiz bir gazetenin koleksiyonunu barındırmayacak da, neyi barındıracak Allah aşkına, söyler misiniz? Türk Tarih Kurumu, şu kadar İnkılap tarihçilerimiz, Atatürkçü düşünce derneklerimiz 86 yıl sonra dahi Milli Mücadele basınımızın bu öncü gazetesi hakkında neden bir duvar gibi suskundurlar? Ben biraz kasıtlı bir ihmal olduğunu düşünüyorum. Milli Mücadele’nin ilk yıllarındaki, resmi teze aykırı düşen kimi can sıkıcı ayrıntıların dikkatlerden saklanması içindir bu ihmal. Başka bir şey için değil.
    İşte size bu gazeteden seçtiğim birkaç cümle (sayı: 4, 28 Eylül 1919). İmza: Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi.
    “Padişahımız [Vahdettin] Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek cereyan-ı mevcudu lütfen teşvik etmekte ve hatta iştirak-i hümayunlarıyla da takviye buyurmaktadırlar.”
    Allah Allah, kafamız çorba kazanına dönmüş de bizim mi haberimiz yok! Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor. Oysa bize, o zaman yayınladığı bir beyanname ile Milli hareketi destekleyen padişahın “vatan haini” olduğu öğretiliyor(du). “İrâde-i Milliye”lere baktığınızda orada “hain” olarak padişahı değil, Damat Ferit Paşa’yı görürsünüz. Demek ki hainlik de şartlara göre değişebiliyormuş!
    Size bir telgraftan söz edeceğim. Bu telgraf, Sivas kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Vahdettin’e çekilmiş ve TBMM’nin açılışının ertesi günü, yani 24 Nisan 1920’de Meclis kürsüsünden bizzat Başkan Mustafa Kemal tarafından okunmuştur. Telgraf Vahdettin’e, “Büyük milletin ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Allah kötülüklerden korusun” hitabıyla başlamakta ve 6,5 asırlık şan ve şerefi büyük hanedanının yüce tarihini kurtarmaktan söz etmektedir! Ne var ki, bunlar şimdi aktaracaklarımın yanında hiç kalır. Asıl, telgrafın bir cümlesi var ki, Necip Fazıl’dan beri bir sürü insanı meşgul etmiş ve etmektedir. Nedir bu “şah” cümle?
    Mustafa Kemal Meclis’te diyor ki: “Dil-hâh-ı milkdârilerinden mülhem azim ve iman ile vazife-i âcizânemde müdavim bulunuyorum.” (TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, 1940.) Bu cümlenin anlamı kelimesi kelimesine şudur: “Mülkün sahibinin (padişahın) arzularından ilham aldığım azim ve imanla aciz görevime devam ediyorum.” Peki nereden gelmiş bu ilham? Onu da yukarıda kendisi açıklıyor zaten: “İstanbul’dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «Görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin, nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «İnşaallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz.”
    İşte Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilham veren sözleri. Kim söylüyor? Mustafa Kemal Paşa. Nerede? TBMM’de. Ne zaman? 23 Nisan’ın hemen ertesi günü. Gizli oturumda mı söylüyor? Hayır, açık oturumda. O zaman? Demek ki, en azından 1919-1920 aralığında işler başka türlü görünmekteydi.
    “İrade-i Milliye”den sırf malumat olsun diye bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Meclisin huzurunda okunmasından 8 ay önce “İrade-i Milliye”nin ilk sayısında yayınlanan bu telgrafın metninde yukarıdaki cümlede bir tek kelime farklıdır ve bu kelime, yukarıdaki tabloyu, yani Vahdettin’in Milli Mücadele’yi başlatmaktaki kararlılığını en berrak şekilde ortaya koymaktadır. Gazetede çıkan metin şöyledir: “İlkâ-i milk-dârilerinden mülhem azm-i iman ile vazife-i âcizanemde müdâvim bulunurum.” Dikkat edileceği gibi ilk kelime olan “dilhâh” (gönül isteği) kelimesi yerinde “ilkâ” kelimesini görüyoruz. Peki “ilkâ” nedir?
    Şemseddin Sami’nin “Kamus”una bakalım mı: “Ko(y)ma, bırakma, atma. Kayığı denize ilkâ etmek. Ateş, nifak ilkâ etmek. Çoğulu: İlkâât: Muzır sözlerle zihin çevirme, iğfal, ifsad: Bir takım ilkââta kapıldılar: İlkâât-ı bedhahâne.” Yani Mustafa Kemal bu telgrafta Vahdettin’den ilham almakla kalmıyor, neredeyse bir kayığın denize indirilmesi gibi, kızaktan indirilerek Anadolu’ya gönderiliyor. Bunu da bizzat Mustafa Kemal, kendi gazetesi olan “İrade-i Milliye”de yayınlattığı telgrafta yazıyor.
    Telgraftaki bu kelimenin TBMM Zabıtları’nda nasıl değiştirildiğini ben de merak ediyorum. Varsa bir bilen, çıkıp söylesin.
    Mustafa ARMAĞAN
    TURKUAZ
    Peki Vatan mücadelesini bırakıp İngilizlere sığınması olayına ne diceksiniz?

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 Sonuncu8Sonuncu9
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi